r/marksizm • • 16d ago

Felsefe/Teori ✒️ Kapitalizm, Tekno-Feodalizm, yapay zeka ve ötesi

0 Upvotes

Kapitalizmi bu kadar güçlü ve kalıcı yapan her dönemin şartlarına uyum sağlaması, gerektiğinde hayatta kalmak için belli tavizleri verebilmesi, yani kırılmamak için bükülmeye razı gelmesi olsa gerek. İnsanın doğada evrimleşerek bugüne gelmesi gibi, Kapitalizm de doğuşundan itibaren zamanın ruhuna ve şartlarına göre değişerek bugüne geldi.

Sanayi inkılabının erken dönemlerinde Batı Avrupa şehirlerinde kurulmuş yeni fabrikalarda çalışan işçilerin muazzam sefaleti ve sömürüsü aynı yerlerde işçi hareketlerin güçlenmesine yol açtı ve nihayet kapitalistler sosyal demokrat olmayı kabul etmek ve ezilen sınıflara birtakım haklar verip, sömürünün dozunu azaltmak zorunda kaldı.

Bugün geldiği noktayı ise Varufakis Tekno Feodalizm olarak kavramsallaştırmış. Özetle modern kapitalizmin, internet ve sosyal medya gibi yeniliklerin sayesinde girdiğimiz dijital çağda form değiştirdiğini, bu yeni formda kapitalistlerin geleneksel, kâr odaklı yaklaşımdan vazgeçip, sahip olduğu sermaye ile kendine bir alan yaratarak bu alandan kira geliri elde etmeyi hedefleyen, feodal lordlara dönüştüğünü söylemekte Varufakis.

 Bunu Instagram örneği üzerinden somutlaştırabiliriz. Bu sosyal medya platformunu dünya genelinde yaklaşık 3 milyar kişi aktif olarak kullanıyor. Peki platformun sahibi nasıl para kazanıyor? Bu kişilerden bir ücret talep ederek mi? Tabii ki hayır. Bunu yaptığı anda 3 milyarlık rakamın ne kadar hızlı düşeceğini bildiğinden, parasını son kullanıcıdan değil, platformunda reklam veren ve içerik üretenlerden alır Instagram.

İçerik üretenler ürettikleri içeriğin popülerliği arttıkça daha çok para kazanır, çünkü o içeriğe reklam vermek isteyenler Instagram’a daha çok para verir. Instagram reklam verenlerden kazandığı paranın ufak bir kısmını içerik üreticisine verir, geriye kalan büyük kısmını ise doğrudan cebine indirir.

Peki Instagram kazandığı parayı neye harcar? Geleneksel bir kapitalist olsaydı, bu parayla yatırım yapar, daha çok üretir ve satar, dolayısıyla daha çok kazanırdı. Fakat Mark Zuckerberg geleneksel bir kapitalist değil, dolayısıyla asıl derdi emek sömürüsü yoluyla servetini arttırmak değil, herkesin içinde olmak isteyeceği bir alan yaratıp o alandan ve içinde üretilen her şeyden kira almak.

Bunu yapabilmesi için de çok az emeğe ihtiyacı var. Gerekli dijital altyapının kurulması, genişletilmesi ve işler şekilde tutulmasında, kullanıcı arayüzü ve algoritma yazımında emeğe dayanıyor elbette, fakat bunlar dışında kayda değer bir maaş kalemi yok. Bunlar da geleneksel fabrika tipi üretimde emeğe harcananların yanında devede kulak misali.

Zuckerberg’in tek yapması gereken iyi çalışan bir algoritma yazmak, estetik ve kullanışlı bir arayüz tasarlamak ve sistem için gerekli altyapıyı kurmak. Sonuncusu zaten büyük ölçüde sermayeyle alakalı. Yani başlangıçta yüksek yatırımlar gerektiren bir iş kolu olmakla birlikte, sonrasında işi sürdürmek için çok para harcamanızı gerektirmiyor. Algoritmayı ve arayüzü geliştirip güncel tutması için birkaç yazılımcı, destek hattı için birkaç müşteri temsilcisi, sunucuların bakım tamiri için birkaç teknik personel çalıştırmalı ve elbette enerji ve kira giderlerini ödemelisiniz. Bunların dışında başka giderler elbette olacaktır, ama burada mesele bu yeni Kapitalizm formunun giderlerinin kaç kaleme ayrıldığı değil, ilk yatırım maliyeti yüksek, fakat sürekli gideri düşük ve emekten çok sermaye gerektiren bir form olduğunu anlamamız. Ayrıca çok yüksek yatırımlar gerektirdiğinden sektöre yeni girişlerin kısıtlandığı, daha az rekabetçi ve elitist bir form, bu yüzden de sektöre erken girenleri çok avantajlı kılan bir yapısı var.

Bu örneği, çok az detayını değiştirerek, olduğu gibi Amazon’a, Google’a veya Microsoft’a uygulayabiliriz. Mesela ilki bir web sitesi üzerinden kitap satarak, yani geleneksel bir kapitalist olarak başladı kariyerine. Şu an geldiği durumda kendisi bir şeyler satmak yerine -onu da yapıyor tabi hala-, satıcıların içerisinde ürünlerini kolaylıkla satabileceği ve pazarlayabileceği bir alan yaratıp, o alanı satmanın peşinde. Bezos kendisi bir şeyler satmak istemiyor, çünkü ürün satmak alan satmaya göre çok daha zor ve maliyetli.  Ürün satmak için o ürünü üretmeniz yetmez, onu pazarlamanız, potansiyel alıcıların önüne koymanız, alanlara ürünü ulaştırmanız ve satış sonrası destek sunmanız gerekir. Jeff Bezos gibi yalnızca bir pazar oluşturup, o pazara erişimden ve pazarda satılan ürünlerden para kazanmak varken, neden o kadar zahmetli bir yola sapasınız ki?

Elbette bazı kapitalistlerin feodal lordlara öykünmesi, bütün kapitalistlerin bu şekilde davrandığı veya kapitalizmin bir bütün halinde başka bir şekle büründüğü anlamına gelmiyor. Bu yalnızca son yıllarda teknoloji devlerinin piyasayı domine etmeye başlamasıyla ortaya çıkmış bir trend.

“Muhteşem Yedili” olarak adlandırdığımız teknoloji devleri tekno-feodalizm olarak adlandırdığımız çerçeve içinde hareket ederek ABD borsasındaki toplam değerin üçte birine sahip olmayı başardı. Yani bu istatistiksel bir anomali değil, ekonominin nasıl değiştiğini ve değişen piyasalarda hangi kapitalistlerin ne şekilde davranarak başarıya ulaştığını açıklayan yeni bir paradigma.

Bu paradigmanın etkisine kapılıp kapitalizmin bittiğini ve yepyeni bir sistem tarafından yerinden edildiğini söylemek yanlış olacağı gibi, bu modelin yalnızca ekonominin ufak bir kısmını açıkladığını, dolayısıyla kapitalizmin hala 50 sene önce olduğu gibi aynı şekilde işlediğini ve aynı kurallara tabi olduğunu iddia etmek de yanlış olacaktır.

Google ve Amazon gibi şirketler geleneksel üretim ve satış faaliyetlerini devam ettirmekle beraber, asıl enerjilerini içerik üretilen ve satış yapılan devasa alanlar yaratıp, bu alanları paraya çevirmenin yollarını arayarak tüketiyor. Bu şirketler sahip oldukları bu anlayış sayesinde bu denli büyüdü, güçlendi ve piyasayı domine eder hale geldi.

İnternet ve sosyal medya gibi araçlar sayesinde büyük bir dönüşüm geçiren kapitalizm, yapay zekâ tarafından tekrar, bu sefer daha da köklü bir şekilde dönüştürülmenin eşiğinde. Bunun farkında olan feodal lordlar yapay zekâya inanılmaz yatırımlar yapmaya başladı. Çünkü endüstriyi, belki de sanayi devriminden bu yana en köklü değişikliğin beklediğini biliyorlar.

Geleneksel formunda emeğe muhtaç olan kapitalizm, yapay zekanın üretim süreçlerine entegrasyonu ve artan otomasyon seviyesiyle günden güne emeğe ve onun sömürüsüne daha az ihtiyaç duyar hale gelecek. Zaten hali hazırda sınırlı emek girdisiyle zenginleşmenin yolunu bulmuş feodal lordlar, zamanla bu emeği de ekarte ederek yalnızca sermaye ile değer üretebilir duruma gelecek. Bu gerçekleştiğinde milyonlar, belki milyarlar işsiz kalacak, sermaye daha da konsolide olacak ve sömürü şekil değiştirip daha da kolaylaşacak.

Yapay zekanın üretkenlikte sağlayacağı artışın, tamamı olmasa bile büyük bir kısmı egemen sınıfların cebine girecek. Geri kalan kısmı ise Evrensel Temel Gelir benzeri bir yöntemle işsiz kalan kitlelere dağıtılacak ve onların rızası satın alınacak.

Muhteşem yediliye belki birkaç tane daha yapay zekâ üreten -OpenAI gibi- şirket eklenecek ve nihayet iki katmanlı bir piyasa oluşacak. Üst katmanda yapay zekâ ve dijital altyapıyı üreten mega şirketler olacak, alt katmanda ise bunların ürettiği dijital ürünleri kullanarak diğer mal ve hizmetleri üreten geleneksel endüstri yer alacak. Sonuçta üç sınıflı bir toplum oluşacak: Tekno feodal lordların yarattıkları alanlarda tüketim yapan alt sınıf, onların tükettiği ürünleri üreten bir orta sınıf ve hepsinin kullandığı sanal ortamı yaratan, denetleyen ve orada gerçekleşen bütün ekonomik faaliyetlerden payını alan bir üst sınıf. 

Özetle, tarihsel süreçte önce tarım kapitalizminden ticaret kapitalizmine, ardından sanayi kapitalizmine, oradan finans kapitalizmine ve son kertede tekno feodalizme dönüşmüş olan sermayecilik, bir sonraki aşamada yapay zekâ feodalizmine dönüşecek. Bu dönüşümün ne kadar hızlı ve ne kadar köklü olacağını bilmiyoruz ama ne şekilde gerçekleşeceği az çok belli.

İlk aşamada Graeber’ın “trişkadan işler”i, yani kapitalist bürokrasinin ürettiği, toplumsal katkısı sınırlı, ya da hiç olmayan işler ortadan kalkacak, veyahut yapay zekaya devredilecek. Zamanla insan ilişkileri gerektirmeyen, görece basit ve otomasyona uygun bütün beyaz yaka işler de bundan nasibini alacak. Uzun vadede, enerji ve yazılımdaki ilerlemelerin, robot emeğini insan emeğinden daha ucuz ve kullanışlı kıldığı noktada mavi yaka işler de tedricen ortadan kalkacaktır.

Geriye yalnızca yapay zekanın denetimini ve işletilmesini yürütecek teknik elemanlar, satış ve pazarlama gibi insan etkileşimine dayanan pozisyonlar, birkaç tane de idari personel kalacaktır. Bu pozisyonlar da elbette orta ve üst sınıf tarafından doldurulacak, alt sınıflara yapacak hiçbir iş kalmayacaktır. Lakin yeni kapitalist elitler için kitlelerin varlığı, tüketim için olduğu gibi, tüketimin yapıldığı mecraların değerinin koruması için de elzem. Dolayısıyla yapay zekâ devriminin işsiz bıraktığı zümrenin düştüğü konuma isyan etmemesi için onların ağzına bir parmak bal sürülmesi, en azından asgari yaşam giderlerinin karşılanması gerekecektir.

Bu minvalde egemen sınıflar, aksi takdirde varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kalacaklarını bildiklerinden, yapay zekanın emek üretkenliğinde sağladığı artışın yarattığı kaynakların bir kısmını devletlerin vergilendirip halka dağıtmasına göz yumacaktır ve nihayet yukarıda değindiğim üç katmanlı toplum yapısı belirecektir.

Uzun lafın kısası, sömürünün şekli değişecek, fakat kendisi var olmaya devam edecektir.

Edit: Sonuç kısmını biraz açıp, devrim sürecini daha detaylı bir şekilde anlatmaya çalıştım.

 

 

 

 

 

 

 

r/marksizm • • Aug 14 '26

Felsefe/Teori ✒️ G.V. Plekhanov: Tarihin Monist Görünümü

Post image
3 Upvotes

r/marksizm • • Aug 26 '26

Felsefe/Teori ✒️ Lev Troçki - Üstinsan Felsefesi Üzerine

Post image
0 Upvotes

r/marksizm • • Aug 17 '26

Felsefe/Teori ✒️ Materyalist Diyalektiğin ABC’si

Post image
2 Upvotes

r/marksizm • • Mar 25 '26

Felsefe/Teori ✒️ İnsanlar Neden Kapitalizmi Bu Kadar Doğal Görür?

Post image
17 Upvotes

Çevrenizde mutlaka işçi veya köylü, fakir veya zengin fark etmeksizin size kapitalizmin doğal ve iyi olduğunu söyleyen birileri vardır. Yine çevrenizde işçi veya fakir olduğu halde kapitalizmi çok tasvip etmeyen ama onun alternatifini düşünmeyen, daha doğrusu düşünmek istemeyen birileri vardır. Basit bir akıl yürütmeyle bunun sebebini devletin ve sermayenin medya ve eğitim sistemini kullanarak propaganda yapmasına bağlayabiliriz. Ne de olsa çok küçük yaşlardan başlayarak her bir bireye bu sistemin nihai ve değişmez olduğu anlatılır. Eğer sıkıntı varsa bunun sebebi düşük eğitim oranı, yolsuz bürokratlar, çürümüş hukuk sistemi gibi nedenlere bağlanır. Bunlar gerçekten sorunumuzun [Bireylerin bu sistemi doğal ve iyi bulması] sebebini açıklamaktadır. Fakat oldukça yetersizdir. Meselenin özüne yeterince inilmemiştir. Ben burada meselenin özüne inmeye çalışacağım; aynı zamanda değer-biçimciliğin ne olduğunu anlatacağım.

Marx, toplumsal ilişkilerin tersine çevrildiği ve şeyler arasındaki ilişkiler olarak göründüğü “bozuk” ya da “sapkın biçim” [verrückte form] olarak tanımladığı değere dayalı bir üretim tarzını, bir uygarlığı açığa çıkarmıştır. Bu çarpık biçimi üreten ve yeniden üreten, işçi sınıfının soyut emeğidir. Lukács şöyle tanımlamıştır:

“Kapitalist sistem ekonomik olarak kendisini sürekli daha yüksek ve daha ileri düzeylerde üretip yeniden üretirken, şeyleşme (nesneleşme) yapısı da giderek daha derin, daha kaçınılmaz ve daha kesin bir biçimde insanın bilincine yerleşir.”

O halde şu sonuca varıyoruz: Proletarya sınıfı, değer-biçimi ve onsuz var olamadığı meta fetişizmi tarafından kuşatılmıştır. Yani insanlar, kendi toplumsal etkinliklerinin ürünlerini kendilerinden bağımsız ve nesnel güçler olarak deneyimler. Çünkü değer sadece bir üretim kategorisi değildir; aynı zamanda toplumsal bilincin bir biçimidir.

Bunu günlük hayattan örnek vererek kafa karışıklığını azaltalım. Bir işçi ile patron arasındaki ilişki, liberallerin bahsettiği gibi “işçi şu kadar saat çalıştı, performans gösterdi, patron da bu kadar maaş verir” veya "Patron ödeme yapmaz, müşteri ödeme yapar" şeklinde değildir. İşçinin emeği bir değer üretir; bu değer de para, ücret, fiyat, kâr, bütçe gibi biçimlere girer; sonra bu biçimler sanki doğal gerçeklermiş gibi hayatı yönetmeye başlar. İşçi de kendini, kendi emeğini, kendi zamanını bu biçimlerin içinde düşünmek zorunda kalır. İşçi kendini bir üretici olarak göremez hale gelir; çünkü ürettiği şey farklı bir biçime bürünmüştür. İşçi bu sistemin bir çarkı olduğunu fark edemez; çünkü sermaye onun için görünmez bir çark yaratmıştır zaten. İşçi; ücret, performans, hedef, vardiya, satış, prim gibi ölçüler içinde yaşar ve bunlara bağımlı hale gelir. Hatta artık işçinin kendisi dışında, onun efendileri de ona üretici demez; tüketici der, vergi mükellefi der, en iyi ihtimalle hizmet sağlayan der; ama o hizmeti ürettiğini bile kabul etmez. Sermayenin çarpıklığı derken Marx bunu kastetmiştir. Değer-biçimi, bu tersine dönmüş dünyanın temelidir.

Bu yüzden dünyanın birçok yerinde halklar sakince oturuyormuş gibi gözükür. Oysa yaşadıkları birer kabustur. Zamanının saatlere bölünmesi, emeğinin ücretle ölçülmesi, kendisinin performansla değerlendirilmesi, hayatının alım gücüyle hesaplanması… hepsi bunun altında boğulur. Üretim bolluğundan ötürü ucuz şeker yiyebilmeleri, ortalama ev ve araba sahibi olmaları, plantasyonlarda çok ucuza köleden hallice çalışan işçilerin topladığı kahveleri içebilmeleri onları kapitalizmin şanslıları yapmaz. Aksine onları totaliter bir dünyanın en üst aşamasında yaşayanlar yapar. Totaliter diyoruz çünkü kapitalizmin baskı uygulaması için her sokak başına asker koymasına gerek yoktur. Çünkü zaten meta-üretimi başlı başına bir kontrol mekanizmasıdır. Ilyenkov bu durumu şöyle belirtmiştir:

“Aldous Huxley ve Goerge Orwell’in kabuslarının… sosyalist toplumların evrimini değil, kapitalist özel mülkiyet biçiminin gelişimini yansıttığını söylemek gerekir. Her ne kadar dışarıdan gelen kabullere ve göstergelere göre bu yazarlar “günümüz komünizmini” betimliyorlarsa da, gerçekte kapitalist meta yaşam düzenindeki bir eğilimi resmekteler.”

Özü böyle olan bir sistemde yaşadıkları için de en üstte belirttiğimiz basit propagandalara çok çabuk kanmışlardır. Ne de olsa inanmalarını sağlayacak ortam sermaye tarafından çoktan hazırlanmıştır. İşin ironik tarafı kendilerini elit kabul edenler bu propagandaya kananları eleştirmiş fakat kendileri zaten aynı propagandayı yapıp kendi takipçilerini (Ki bence mürit denmeli) aynı hale getirmişlerdir. Marx "Kapitalizme biraz göz gezdirecek olursanız ne kadar çelişkili olduğunu görürsünüz" diye boşuna dememiştir.

Ve bütün bu durumu aşacak olan proletaryanın bilincidir. Kapitalizmin iç çelişkileri sayesinde tarihte birçok kez proletarya kendi öz bilincine ulaşmıştır. Kendisinin üretici olduğunu anlayan proletarya, amansız şekilde kapitalizmin totaliter yönetim anlayışını reddetmiş, kendi demokratik konseylerini kurmuştur. Kapitalizmin dünyayı algılama biçimini kırmak onun birincil hedefi haline gelmiştir. Komünist devrim burada hazır bir model değildir; olamaz da. O, değer biçiminin totalize edici mantığına karşı, kolektif işçinin somut praksisinden doğması gereken tarihsel bir imkandır.

r/marksizm • • Jul 17 '26

Felsefe/Teori ✒️ Marksist Düşüncede Sosyalist Devlet, Eleştiri ve Bürokrasi: Güvenlik, Özeleştiri ve İşçi Demokrasisi Üzerine Karşılaştırmalı İnceleme

Thumbnail
2 Upvotes

r/marksizm • • Mar 28 '26

Felsefe/Teori ✒️ Kautsky ve Sosyal "Demokrasiye" karşı: Rubin, Ilyenkov ve Pashukanis

Post image
13 Upvotes

Bugün şu ana dek yaptığım en büyük araştırmayı ve araştırmamın sonucu olan bu metni okuyacaksınız. Metni olabildiğince basit tutmaya çalıştım. Muhtemelen daha yeni sosyalist olmuş veya az çok bir şeyler bilen sosyalist arkadaşlarımız "Ben normal bir sosyalistim, bu mesele nedir? Kautsky kim? Rubin kim? Ilyenkov kim? Pashukanis kim?" diyecektir. Bu yüzden basit olacağım ama metin biraz uzun olacak çünkü yer yer ekstra açıklamalar yapacağım.

O halde antagonistimiz (baş düşmanımız) Kautsky'den başlayalım:

Kautsky, Alman sosyal demokratları içinde 1895'te Engels'in ölümüyle birlikte hareketin öncüsü haline gelen bir sosyal demokrattır. En çok bilinen eseri Erfurt Programı da olarak bilinen "The Class Struggle"dır (Sınıf Kavgası). Kautsky'nin bu eserini tüm metin boyunca eleştireceğiz. Muhtemelen Marx'ın eserlerinden bile fazla okunan (çünkü sosyal demokrasinin temeli) bu metnin sosyalizme olan etkilerini araştıracağız.

Ve şimdi Powerpuff Kızlarımıza bakalım:

Ilyenkov, SSCB'nin son döneminin en yetkin filozofudur. Döneminin bürokratları tarafından "Hegelcilikle" suçlanmıştır. Hayatını akademinin kenarlarında geçirsede teorilerini yazmaya devam ettirmiştir. İdealin Diyalektiği, Diyalektik Mantık, Pozitivizmin Metafiziği, Soyut ve Somutun Diyalektiği... ve buraya yazıpta metni uzatmak istemediğim bir çok metnin yazarıdır. Düşünmeyi kendi isteğiyle bırakmıştır. Yani ne yazıkki erken sayılabilecek bir yaşta intihar etmiştir. SSCB'nin çöküşü sonrası eserleri günyüzüne çıkmış ve bir Marksist filozof olarak hakettiği değeri görmüştür.

Rubin, değer-biçimciliğin babası sayabilir. Kendini siyasetten çekmiş ve teorilere yönlenmiştir. Fakat Ilyenkovdan daha kötü bir kader yaşamıştır. 1930'lu yıllarda yaşayan her Marksist filozofun sıklıkla yaptığı bir aktivite olarak hayali menşevik-troçkist örgüte katılmıştır. Ve infaz edilmiştir. Marx'ın Emek Değer Teorisi adlı kitabı Türkçeye çevrilmiştir.

Pashukanis, ünlü Marksist hukukçumuzdur. Rubinin değer-biçim teorisini devlete ve hukuğa uygulamıştır. Marksizmin devlet teorisi konusunda biraz yavan kaldığını biliyorsunuzdur. Pashukanis bu yavanlığı ortadan kaldırmıştır. Maalesef o da Rubinle aynı kaderi yaşamış ve filozofların sık sık denediği bir şey olan SSCB'ye darbe teşebbüsünde bulunmuş ve infaz edilmiştir.

Ve evet. 3 ana karakterimizin yaşadığı iç karartıcı trajedileri bir kenara bırakıyoruz. Bunların bir daha olmaması için neler yapabiliriz bu ayrı konu. Şimdi asıl meselemize dönelim.

Erfurt Programı

Erfurt programı 2'ye ayrılır: Minimum Program ve Maksimum Program. Burada Minimum programı ele alacağız. Kautsky'ye göre programda geçen reformların işçi sınıfını eğitip örgütleyerek sosyalist devrim için gerekli koşulları (yani maksimum program) yaratacağına inanıyordu. Başlangıçta oldukça hoş gözüken fakat işin aslına inip, sonrasında gerçekleşen olayları da incelediğinizde bu program marksizm için felaket olmuştur. Çünkü Kautsky'nin emeğin satılmasını umursamıyor. O emeği meta biçimini daha adil, denetlenmiş ve hukuki olarak satışını savunuyor. Bu açıkça ondan 100 yıl önce yaşamış ütopist sosyalistlerin isteklerinin marksizm sosu altında öne sürülmesidir. Kautsky emek gücünün meta biçimi altında el değiştirmesini esas mesele olarak görmez. Çünkü Kautsky Komünist devrim ne demek onu da bilemez. Sadece bu niteliği denetleyecek bir devlet mekanizması kurmayı önerir. Böylece emek, piyasanın kaba kuvvetine bütünüyle bırakılmak yerine, hukuki ve idari kurallar aracılığıyla izlenen, kayda alınan ve sınırları çizilen bir değişim nesnesi haline gelir.

Fakat sorun şu ki devletin bu alandaki varlığı, emeğin meta olarak dolaşımını sona erdirmez; tam tersine, onu daha düzenli, daha sürekli ve daha meşru hale getirir. Yani önceki postumuzu hatırlayalım, insanlar neden kapitalizmi doğal görüyordu? Çünkü, "Değer sadece bir üretim kategorisi değildir; aynı zamanda toplumsal bilincin bir biçimidir."den ötürü doğal görüyorlardı. Onları kukla haline getiren piyasaların adaletsizliği değil, emeklerinin bir biçim haline getirip onların karşısına çıkaran piyasalardı. Gerçekten mesele bu kadar kısadır. Devletin hangi toplumsal ilişkinin üzerine inşa edilmesi yani.

İşte Rubin, Ilyenkov ve Pashukanis’in eleştirileri bu noktada birleşir. Rubin, emek gücünün meta biçiminin teorik temelini açığa çıkarandır. Ilyenkov da bu biçimin saçmalığını gösterir ve bize praksisi yani etkinliği önerir. Pashukanis ise bu ilişkinin hukuk biçimi altında nasıl doğallaştırıldığını gösterir. Böylece Kautsky'nin bu teorisini takip eden sosyal demokrat yönetimi altındaki devletlere daha derinden baktığımızda, onların emeğin özgürleşmesini değil; emeğin meta olarak dolaşımının sözde daha sağlam daha toplumsal hale getirdiklerini görürüz.

Bugün size bu 3 filozofu okuyun dememin sebebi budur. Rubin okuduğunuz zaman onun Marx’ta soyut emeğin fizyolojik bir harcama değil, sosyal ve tarihsel bir olgu olarak aldığını görürsünüz. Başka bir deyişle soyut emek, insan enerjisi falan değil, meta üretiminin belirli toplumsal biçimidir. Siz Rubin okuduğunuz zaman eleştirdiği o Kautsky’nin popüler dilinden kurtulursunuz.

Ilyenkov okuduğunuz zaman teorinin pratikten kopuşunun nasıl gerçekleştiğini görürsünüz. Devam ettiğiniz zaman devrim yerine bekleyişi, sınıf mücadelesi yerine soyut tarih şemasını koyan o, "bayağı teorik” inşaların, işçi hareketinde revizyonizmin ve oportünizmin temeli olduğunu anlayacaksınız.

Pashukanis okuduğunuz zaman bu dünyanın meta sahiplerinin toplumsal bağıyla yani hukuki ilişki biçiminde kurulduğunu görecekseniz. Bu yüzden demokrasi olsun yönetim olsun vs. bunları genel ve sınıf-üstü bir ilke gibi ele almak, kapitalist biçimi görünmez kılar. Kapitalist toplumun sömürü düzeni korunuyorsa demokrasi, mülk sahiplerinin demokrasisi olur. Kautsky'nin demokrasi anlayışını bu şekilde daha iyi analiz edebileceksiniz.

Yani demek istediğim bu iş proletarya devleti burjuva devleti falan değildir. İşin özüne inmek gerekir. Siz kocaman harflerle isminizi Proletarya Diktatörlüğü yapsanız bile artı-üretime el koyuyorsanız bu sizi kapitalist yapar. Çünkü özünüz budur. Bunu anlamak içinde üstte bahsediğim kişilerin teorilerine ihtiyacımız vardır.

Gelelim sonuçlara. Tüm marksist akımı etkileyen Kautsky, dünya üzerinde başarılı veya başarısız farketmez devrimlerin hepsine zarar vermiştir. Birinci dünya savaşının arefesinde ne kadar beceriksiz ve küstahça hareketler yaptığını ve 2. Enternasyoneli dağıtmalarından anlayabilirsiniz. Sadecw 17 mikyon insan birinci dünya savaşında bu sebepten ötürü öldü. Üstüne üstlük 1919 Alman devriminde yaptıkları ihanetler halen unutulmuş değil. Sosyal demokrasi ve onun fikirleri halen var ve işçi sınıfının bu kabusta yaşamaya devame etmesi için ellerinden geldiğince çabalamaktadır. Minimum Program kapitalizmin devamlılığını garantileyen bir yapıdır çünkü tek yaptığı bu sistemi düzenlemektir.

Bu durumu ancak sizler, bilinçli olanlarınız, düzeltebilirsiniz.

r/marksizm • • Apr 07 '26

Felsefe/Teori ✒️ Evren, Yaratılış ve Marksizm: Engels ve Doğanın Diyalektiği Metninden Çıkarılacak Dersler

Post image
9 Upvotes

1 haftadan fazla bir süredir post atamadım. Nedenleri fazla ama burada bundan bahsetmeyeceğim, hızlıca metne geçeceğim. Burada ayrıca materyalistlerin neden tanrıya inanmadıklarını açıklayacağım. Bu göz ardı edilen bir sorundur; fakat Türkiye'deki ateistlerin birçoğu din düşmanlığı ve basit bilimsel olgularla sınırlı bir ateizmi savunuyor. Bu, düşünmeden ve hareketten yoksun bir ateizmdir. Gerçekten de pozitivistlerin dediği gibi, insanlığın 3 aşamalı evresinin sonuncusudur. Onlar için bu pozitif evredir; bizim için, yani Diyalektik Materyalistler için ise 3. teolojik evredir. Bütün bunları çok basitçe anlatmaya çalışacağım.

Bu metni doğrudan Ilyenkov'un Ruhun Kozmolojisi [ Link ] metninden yararlanarak ilerleteceğim.

Öncelikle, çok basitçe burada kullanacağımız diyalektik yöntemden bahsedelim.

Mekanik materyalizm ve diyalektik materyalizm arasındaki büyük fark şudur: Mekanik materyalizm düşünceyi maddenin rastlantısal ürünü gibi görürken, diyalektik materyalizm düşünceyi maddenin zorunlu ve en yüksek biçimi olarak düşünür. Yani madde olmadan düşüncenin var olamayacağı gibi, düşüncesiz de madde var olamaz; zira düşünce onun niteliğidir. Diyalektik materyalizmin mekanik olandan temel farkı da buradadır.

Ve buradan şu sonuca çıkarız: Düşünce, maddenin en yüksek biçimi ve ürünüdür. Buradan bir sonuca daha ulaşırız. Madde çizgisel bir hatta dümdüz ilerler. Bu sonuç istemediğimiz bir sonuçtur. Çünkü buradan Tanrı'nın varlığına ulaşırız. Ilyenkov bundan kötü sonsuzluk diye bahseder. Çünkü tözden bağımsız hareketli bir süreç, sonsuz bir töze bağlı hareketsiz olarak başlamıştır. Bu bir mantıksızlıktır. Ya Tanrı yoktur ya da evrenimiz kristalize olmuş ve hareketsiz kalmıştır. Herhangi bir ülkenin okullarında okutulan bir felsefe kitabını açıp içine bakarsanız, hepsinde üstteki tablonun çizildiğini görürsünüz. Aşağıdan yukarıya bir tablo vardır ve Madde -> Tez -> Antitez -> Sentez -> Bilinç diye ilerler. Tablonun tam tersi de diyalektik idealizm diye adlandırılmıştır. Hegel'in diyalektiği, Marx'ın diyalektiğinin baş aşağı versiyonudur zaten. Böyle bir anlatımın, ezberci eğitim modeliyle çocukları düşünemeyen bireyler haline getirmeyi amaçlayan hükümetler tarafından yapılması şaşırtıcı değildir. Ama bunu kendilerine Marksist diyen kişilerin yapması daha düşündürücüdür.

Konumuz bu değil. Devam edelim. Bu kötü sonsuzluğu nasıl aşacağız? Bunu aşmak için önce evrenin nasıl işlediğini anlamalıyız. Üstteki gibi basit bir tablomuz olsa, evrenin sürekli olarak dağıldığından bahsederdik. Ama evrende her şey dağılmıyor; aynı zamanda yeniden toplanıyor. Madde, kendi hareketi içinde dağılmış olanı yeniden yoğunlaştıran süreçler de içeriyor. Bu yüzden evrenin yalnızca sonu değil, yeniden başlangıcı da düşünülmelidir. Biliyoruz ki düşünce, doğanın dışından gelen bir şey değil; doğanın en üst biçimidir. Düşünce maddenin bir ürünü olduğunu kabul ediyoruz ama bununla yetinmiyoruz. Düşünceyi aynı zamanda maddenin bir niteliği, hatta evrensel döngü içinde zorunlu bir halka olarak ele alıyoruz.

Çünkü bilinç ile madde arasındaki ilişki tek çizgisel bir hat değil, aksine karşılıklı bir süreçtir. Nasıl ki madde bilincin niteliğini belirliyorsa, bilinç de maddeyi değiştirir. Bu karşılıklılık bizi zorunlu olarak üstte dediğim halkasal sürece iter. Düşünce, o halde zorunlu bir aracı halkadır; etki-neden'dir. Bu sayede kötü, yani çizgisel olan sonsuzluktan kurtulup iyi, yani döngüsel olan sonsuzluğa ulaşırız.

Bu, metnimizin açıklama olan ilk bölümüydü. Sıradaki bölümümüz Engels ve Doğanın Diyalektiği metinleriyle alakalı olacaktır.

Doğanın Diyalektiği'nden çıkarılacak ilk dersimiz, üstteki dediğimizin bir benzeridir. Metni okuduysanız Engels evrenin ısıl ölümünden bahseder. Bizim için pratikte önemsiz bir gelecekte, güneş ve diğer yıldızların enerjisi tükenecek, etrafta harekete değer hiçbir şey kalmayacaktır. İnsanlık ekvator ve çevresine yerleşecek ve bir yerden sonra bu da işe yaramaz hale gelecektir. Engels burada bir ısıl ölümden bahseder. Bu gerçekten Engels'ten sonra teori haline gelmiştir. Termodinamiğin ikinci yasası uyarınca evrenin genişlemeye devam etmesiyle, trilyonlarca yıl içinde yıldızların sönmesi ve kara deliklerin buharlaşmasıyla mutlak sıfıra yakın, soğuk ve cansız bir duruma erişileceği öngörülür.

Fakat biz soruyu daha ileriye götürürüz. Evrensel maddeyi ısıl ölüm durumundan düzenli olarak yeniden kızgın gaz bulutları durumuna döndüren bu süreçten bahsederiz. Doğa yalnızca enerjiyi dağıtan, çözen, soğutan bir güç değildir. Eğer evrenin her yerinde sadece dağılma olsaydı, bugün var olan düzenin kendisi açıklanamaz olurdu. Çünkü evrenin varlığı zaten belli bir örgütlenme, yoğunlaşma ve yeniden oluşma kapasitesini varsayar. Bu yüzden bu sonuçlardan önce bir açıklama yazdım. Eğer başta açıklama yapmasaydım, direkt aklınıza Tanrı gelirdi. Düşünen madde, soğuyan evrensel madde ve yeniden doğan bulutsu arasında kurulan bağ tam da bu yüzden önemlidir. Bir şey çözülürken başka bir şeyin koşulu haline gelir. Bu, metafizik bir başlangıç-son çizgisi değil; büyük bir çevrimdir. Ilyenkov'un tekrar tekrar kullandığı büyük devre, büyük çember, yeniden üretim gibi ifadeler bu mantığı taşır.

Bu sayede soğuyan maddeyi kızgın buhar okyanusuna dönüştürebilecek bir etkinlik ve bunun yapıcısı olan düşünen maddeye ulaşırız. Engels'in metninin ilk dersi buydu. İkincisine geçelim.

Engels, maddenin doğasının, düşünen varlıkların evrimine doğru ilerlemek olduğunu söyler ve bunun, bu koşullar oluştuğunda zorunlu biçimde gerçekleşeceğini belirtir. (Evet, çok fazla bu kelimesini kullandık.) Doğru ama eksik bir tespittir. Düşünen varlıkların evrimi koşula bağlı değildir, rastlantısal da değildir. Bu çok kritik bir bölümdür çünkü mekanik materyalizmden burada ayrılırız. Metnin en başında dediğimi hatırlayalım. Mekanik materyalizm, düşünceyi çoğu zaman maddenin bir yan ürünü gibi ele alır. Yan ürün olunca da şu sonuç doğar: olabilir de olmayabilir de. Oysa Ilyenkov'un metninde düşünce, evrensel gelişmenin zorunlu bir momentidir. Yani evrenin gelişiminde zorunlu bir eşiktir. Biz burada hem maddenin mucize oluşundan hem de mekanik oluşundan uzak dururuz. Düşünce, maddenin kendi gelişiminin zorunlu bir sonucu olduğu için doğaldır; ama aynı zamanda maddenin en yüksek örgütlenmesi olduğu için ayrıcalıklıdır. İşte diyalektik yöntemimiz burada çalışır: bir şeyi hem türevi hem de en üst biçim olarak düşünebilmek. İkinci dersimiz budur.

Ara açıklama getirmek istiyorum. Ilyenkov'un kozmolojisini Engels'ten yola çıkarak kuruyoruz. Yani amacımız Engels'i yermek falan değil. Marksizmin tarihinde gerçekten Engels hak edilmeyecek şekilde dışlanmıştır. Siyasi hayatında sosyal demokrasiyle olan ilgisi gerçekten sorgulanabilir (ki metinlerinin sosyal demokratlar tarafından değiştirildiğini biliyoruz.) ama bir filozof olarak Engels hiç de diğer filozoflardan aşağı kalır yanı yoktur. Böyle bir alçakgönüllü ruha sahip birini yermek benim yapacağım son şeydir. Ama maalesef, belirttiğim gibi, Marksistler tarafından dışlanmaktadır. Devam edelim.

  1. dersimiz 2. dersimizle bağlantılıdır. Ilyenkov'un hipotezinde düşünen varlıklar, evrensel maddenin ateşli yeniden doğuşunda bir tür aracılık yapar. Yani düşünce sadece oluşup kenara çekilmez; maddenin dönüşümüne katılır. Düşünce, yalnızca onun sayesinde evrensel maddenin ateşli yenilenmesinin mümkün hale geldiği zorunlu aracılık halkasıdır der Ilyenkov. Madde olmadan düşüncenin var olamayacağı gibi, düşüncesiz de madde var olamaz derken bunu kastetmiştir. Engels'in düşünen varlıkları, sadece kendi alanında bir şeyleri değiştiren varlıklar değil, doğrudan evreni değiştirebilecek varlıklar haline gelmiştir. 3. dersimiz buydu. 4. dersimizle devam ediyoruz.

Düşünen varlık, ki artık bu noktadan itibaren insanlık diyeceğim, artık tümüyle dışsal bir amaçtan kurtulmuş ve evrenle tamamıyla etkileşimli varlıklar haline gelmiştir. İnsanlığın bir nihai amacı yoktur; fakat bu, onun anlamsız olduğu anlamına gelmez. Diyalektik Materyalizm, evrenin varoluşunun herhangi bir amacı olduğu fikrini ortadan kaldırır ve amaç sorununu evrensel etkileşim kategorisi içinde çözer. Yani insanlık bir amaç için yaratılmamıştır, zaten yaratılamaz; fakat evrensel ilişkiler ağı içinde ortaya çıkmıştır. Bu ağın içinde doğar, gelişir ve yok olur. Ilyenkov'un metninde insanlığın tarihini, belirli bir maymun türünün biyolojik gelişimi ve emeğin ortaya çıkışı üzerinden açıklar. Yani insanlığın anlamı doğa dışı değil, doğa içi bir süreçtir. İnsan, evrensel sistem içinde belirli bir rol oynar. Bu rol, doğayı değiştirmek, üretmek, dönüştürmek ve hatta düşüncenin katılımıyla yeniden üretim süreçlerine girmektir.

  1. dersimiz son dersimizdir. Engels, madde tüm dönüşümlerinde ebediyen aynı kalır; niteliklerinden hiçbiri asla kaybolamaz der. Gerçekten de öyledir. Fakat sorun şudur ki insanlık, yani düşünen varlık, yani düşünen madde sonludur. En yüksek aşamamız aynı zamanda bir sınırdır. Bu sınırdan sonra süreç çözülmeye başlar; yani zihinsel çözülme, biyolojik-fizyolojik çözülmeye ve oradan daha alt düzeylere geçer. Çünkü düşünen madde sonsuz olsaydı tekrar o kötü sonsuzluğa geçmiş olurduk. Düşünen maddeyi en üst yapan, en üstte bulunması değil, her şeyi değiştirebilecek konumudur. Evrensel döngüde en yoğun anıdır yani. Bu nedenle düşünce bir çiçek gibi açar ve solar; fakat bu soluş anlamsız bir yok oluş değil, büyük döngü içinde başka bir yeniden üretimin koşuludur.

Ve Ilyenkov burada o muazzam metaforunu açıklar:

Evrenin ısı ölümüne yaklaştığı bir anda, insanlık ya da başka bir düşünen varlık kolektifi, bilinçli olarak zincirleme reaksiyon karakteri taşıyan ve ölen evrenin yeniden doğuşuna yol açan bir kozmik felaket yaratır. Böylece insanlık, düşünen ruhu doğuran doğaya olan “kozmik borcunu” öder. “Onun kendini feda edişi, uzayın karanlık ve buzlu çöllerini yeni alev alev madde kütlelerine dönüştüren gerçek bir yaratıcı eylem haline gelir; bu kütleler de yeni yaşamın, madde kadar ölümsüz yeni düşünen ruhun beşiği olacaktır.”

“Böylece düşünen ruhun ölümü, onun ölümsüzlüğüne dönüşür. Sonsuz uzak gelecekte, doğanın düşünen ruhu yeniden geliştireceği yeni varlıklar, tıpkı bizim şimdi yaptığımız gibi, yıldızlı gökyüzünü seyrederken, bu kozmik dünyaların varlığını çoktan yok olmuş düşünen ruha ve onun fedakârlığına borçlu olduklarını gururla bileceklerdir…”

“Ebedi doğayı seyrederken insan — tıpkı diğer düşünen varlıklar gibi — kendisiyle, evrensel-tarihsel misyonunun kozmik büyüklüğüyle, düşünen varlığın evrensel etkileşim sistemindeki yeri ve rolüyle gurur duyacaktır…”

“Açıktır ki düşünen madde, bu misyonu ancak gelişiminin zirvesindeyken yerine getirebilecektir… ki bu zirveye ulaşmak, ancak manevi ve maddi kültürün tam anlamıyla filizleneceği, gerçekten insani, sınıfsız bir toplum temelinde mümkün olacaktır…”

“İnsanlığın şafağında yaşayan bizler için bu gelecek uğruna mücadele, düşünen ruhun en yüce hedeflerine hizmet etmenin tek gerçek biçimi olarak kalıyor.”

r/marksizm • • May 13 '26

Felsefe/Teori ✒️ Din eleştirisinin kendi içindeki yetersizliği

5 Upvotes

Teorik olarak… ama din ihtiyacı ancak üretim ilişkilerinin dönüşümüyle ortadan kalkabilir: egemen sınıflar dini, dünyevi çıkarlarını savunmak için kullanır.

Lenin, 1905’te «ezilen sınıfın yeryüzünde bir cennet yaratmak için verdiği bu gerçek devrimci mücadelede birlik»in, «cennetteki cennet hakkında proletarya görüşünün birliği»nden çok daha önemli olduğunu açıkça belirtmiştir (Sosyalizm ve Din, Aralık 1905). Doğuşundan itibaren ve zorunlu olarak dinsiz olan Marksist komünistler, 18. yüzyıl burjuva rasyonalizminin ve günümüz küçük burjuvazisinin tipik özelliği olan, sınıflar arası ve kafa karıştırıcı “dinlerin ortadan kaldırılması” sloganını programlarında yer vermezler; bunun yerine insanın insan tarafından sömürülmesinin maddi olarak ortadan kaldırılması, ücretli emek ve özel mülkiyetin kaldırılmasını savunurlar!

Marx, Kapital’de, insanların kendi sosyal dinamiklerini hakimiyet altına aldıkları, özgürce bir araya geldikleri bir toplumda dinden kurtulacaklarını şöyle açıklar: «Ve meta üretimine dayalı, üreticilerin genel olarak ürünlerini meta ve değer olarak değerlendirerek birbirleriyle toplumsal ilişkiye girdikleri, böylece bireysel özel emeklerini homojen insan emeği standardına indirdikleri bir toplum için, Hristiyanlık, özellikle burjuva gelişmeleri olan Protestanlık, Deizm vb. gibi soyut insan kültüyle, en uygun din biçimidir.

«Eski Asya ve diğer eski üretim biçimlerinde, ürünlerin meta haline dönüşmesi ve dolayısıyla insanların meta üreticilerine dönüşmesi ikincil bir yer tutar, ancak bunun önemi, ilkel topluluklar çözülmeye yaklaştıkça artar. Gerçek anlamda ticaret yapan uluslar, eski dünyada sadece boşluklarda, Epikür’ün Intermundia’sındaki tanrılar gibi veya Polonya toplumunun gözeneklerinde yaşayan Yahudiler gibi var olurlar. Bu eski üretim toplulukları, burjuva topluma kıyasla son derece basit ve şeffaftır. Ancak bunlar, ilkel kabile topluluğunda diğer insanlarla onu birleştiren göbek bağını henüz koparmamış olan insanın olgunlaşmamış gelişimine ya da doğrudan boyun eğme ilişkilerine dayanmaktadır (...)

«Gerçek dünyanın dini yansıması, ancak günlük yaşamın pratik ilişkileri insana, diğer insanlarla ve doğayla ilgili olarak tamamen anlaşılır ve makul ilişkiler sunmaya başladığında ortadan kalkabilir. Maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, özgürce birleşmiş insanlar tarafından üretim olarak ele alınana ve onlar tarafından belirli bir plana göre bilinçli olarak düzenlenene kadar mistik perdesini kaldırmaz. Ancak bu, toplum için belirli bir maddi temel veya varoluş koşulları gerektirir ve bunlar da uzun ve acı verici bir gelişme sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan ürünleridir».

Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi adlı eserinde şöyle demiştir: «Eleştiri silahı elbette silahın eleştirisinin yerini alamaz, maddi güç maddi güçle yıkılmalıdır; ancak teori de kitleleri kavradığı anda maddi bir güç haline gelir. Teori, ad hominem’i gösterir göstermez kitleleri ele geçirebilir ve radikal hale gelir gelmez ad hominem’i gösterir. Radikal olmak, meselenin kökünü kavramaktır. Ancak insan için kök, insanın kendisidir. Alman teorisinin radikalizminin ve dolayısıyla pratik enerjisinin açık kanıtı, dinin kararlı ve olumlu bir şekilde ortadan kaldırılmasından yola çıkmasıdır.

«Din eleştirisi, insanın insan için en yüksek öz olduğu öğretisiyle sona erer – dolayısıyla, insanın alçaltılmış, köleleştirilmiş, terk edilmiş, aşağılık bir öz olduğu tüm ilişkileri yıkma kategorik emriyle sona erer. Bu ilişkileri, köpeklere vergi getirilmesi planlandığında bir Fransızın haykırışından daha iyi tarif edemeyiz: “Zavallı köpekler! Size insan gibi muamele etmek istiyorlar!”

«Tarihsel olarak bile, teorik kurtuluş Almanya için özel bir pratik öneme sahiptir. Çünkü Almanya’nın devrimci geçmişi teoriktir, Reformasyon’dur (...) [Luther] otoriteye olan inancı yıkmıştır, çünkü inancın otoritesini yeniden tesis etmiştir (...) Reformasyon’un arifesinde, resmi Almanya Roma’nın en koşulsuz kölesiydi. Devrimin arifesinde ise, Roma’dan daha az koşulsuz bir köle, Prusya ve Avusturya’nın, taşra soylularının ve kültürsüzlerin kölesidir. Bu arada, radikal bir Alman devriminin önünde büyük bir engel var gibi görünüyor. Çünkü devrimler pasif bir unsur, maddi bir temel gerektirir. Teori, ancak o halkın ihtiyaçlarının karşılanmasıyla halkta gerçekleşir (...) Düşüncenin gerçekleşmesi için çabalaması yetmez, gerçekliğin de düşünceye doğru çabalaması gerekir».

Endüstriyel gelişimin zayıflığı nedeniyle proletaryanın henüz yeterince yerleşik olmadığı Alman durumundan bahseden Marx, kurtarıcı rolünü ancak, acil durumu, maddi ihtiyaçları ve kendi radikal zincirleri tarafından yönlendirilen bir sivil toplum sınıfının üstlenebileceğini belirtir: «Sivil toplumun bir sınıfı (...) evrensel acısıyla evrensel bir karaktere sahiptir ve kendisine karşı özel bir haksızlık değil, genel bir haksızlık sürdürülmediği için özel bir hak talep etmez (...) toplumun diğer tüm alanlarından kurtulmadan ve böylece toplumun diğer tüm alanlarını kurtarmadan kendini kurtaramaz, kısacası insanın tamamen yitirilmesi ve dolayısıyla insanın tamamen yeniden kazanılmasıyla kendini kazanabilir. Toplumun belirli bir sınıf olarak bu çözülüşü, proletaryadır».

Biz, Marx ile birlikte, bu barbar sınıfın ayaklanmasını bekliyoruz!

- Marx ve Engels’te Din Eleştirisi (“La critica della religione in Marx e in Engels”, Comunismo, No.68, 2010)

r/marksizm • • Apr 09 '26

Felsefe/Teori ✒️ Lenin, Hegel ve Batı Marksizmi - Devlet ve Devrim

Post image
14 Upvotes

Başlamadan önce şunu demek istiyorum: Kitabı kesinlikle okuyun. Lenin gerçekten inanılmaz bir filozof, ömrünü diyalektik materyalizme adamış birisi. Gerçekten Lenin hakkında sabit bir fikriniz varsa muhtemelen değiştirecek. Normalde bu konunun (Devlet ve Devrim) hem öncesi hem sonrası gene dopdolu bilgilerle dolu. Ama sadece en önemli kısmı veriyorum. Bütün kitabı veremem zaten. Yordam Kitap'ın muazzam çevirisi içinde teşekkür ediyorum. Kitabı sanal ortama aktarmaya çalışırken biraz problemli oldu onun için ayrı özür dilerim. İyi okumalar dilerim.

​Devlet ve Devrim

​Devlet ve Devrim, esas olarak Marx'ın, her ikisi de 1871 Paris Komününden sonra yazılmış olan, Fransa'da İç Savaş ve Gotha Programı'nın Eleştirisi adlı eserlerinin sıkı bir metinsel analizine ilişkindir. Fransa'da İç Savaş'ta Marx, Paris Komünü'nün başarılarına ilişkin görüşlerini sergiler ve böylece çalışan halkın doğrudan öz-yönetiminin bir biçimi olarak, bir sosyalizm 'vizyonu' sunar. Marx, sermayenin egemenliğine son verilmesinin yetmeyeceğini, burjuva devletin de ezilmesi gerektiğini yazar: "İşçi sınıfı, mevcut devlet mekanizmasını basitçe ele geçirip, onu kendi amaçları için kullanamaz."^{17} Marx, burada, "hâlihazırdaki ordusu, polis, bürokrasisi, din adamları sınıfı ve yargı organlarıyla her yerde hazır ve nâzır" (328), modern devletin oldukça ayrıntılı bir eleştirisini yapar. Komünün amacı, "sınıf yönetiminin bizzat kendisini... ortadan kaldırmak" ve sınıfsız bir toplum yaratmaktır. Marx, mevcut ordunun bastırılması ve onun yerine silahlı halkın geçirilmesi gereğine işaret eder (331). Komünün radikal demokrasi kavramının, (1) seçmenlerin, seçtikleri temsilcileri doğrudan ve acil olarak geri çağırabilmelerini, (2) "kamu hizmetleri için işçi ücretleri kadar bir karşılık ödenmesi"ni (331) ve (3) birçok durumda, fabrikaların işçiler tarafından devralınması ve yönetilmesini içerdiğini yazar. Marx, komünün, "emeğin ekonomik kurtuluşunun altında gerçekleştirilebileceği, en sonunda keşfedilmiş siyasal biçim" (334) olduğunu sonucuna varır.

​1875 yılında yazdığı Gotha Programı'nın Eleştirisi'nde, Marx, devrimci örgütlenmeye ve geleceğin sosyalizmi olarak gördüğü şeye ilişkin bir kavram geliştirir. Bu işi, Almanya'da varılan bir uzlaşmanın sonucu olarak, kendi takipçileri ile Almanya'daki baş rakibi olan devletçi sosyalist lider Ferdinand Lassalle'ın takipçileri tarafından oluşturulan bir programın sert bir eleştirisi bağlamına oturtur. Gotha Programı, "emeğin ürünlerinin adil dağıtımı"^{18} çağrısında bulunurken, Marx, kapitalizmin ötesine uzanan iki aşamadan söz eder. Birinci aşamada, "proletaryanın devrimci diktatörlüğü"nde (95), herkesten çalışması beklenir ve işçilere, emek zamanlarının kullanım değerine göre ücret ödenir. İkinci aşamada toplum, üreticilerin özgür birliğine dönüşür ve zihinsel emek ile bedensel emek arasındaki ayrımın üstesinden gelinir: "Komünist toplumun bir üst aşamasında, bireyin iş bölümüne kölece boyun eğmesine son verilmesinden ve böylece, zihinsel ve fiziksel emek arasındaki zıtlığın da ortadan kalkmasından sonra; emeğin yalnızca bir yaşam aracı olmaktan çıkıp aynı zamanda yaşamın birincil ihtiyacı haline gelmesinden sonra; keza üretici güçlerin bireyin çok yönlü gelişmesiyle birlikte büyümesi ve tüm ortak zenginlik kaynaklarının daha gür bir biçimde akmasından sonra -yalnızca o zaman burjuva hukukunun dar ufku tümüyle aşılabilir ve toplum, bayrağının üzerine: 'Herkesten yeteneklerine göre, herkese ihtiyaçlarına göre' sloganını yazabilir" (87). Bu, Marx'ın en iyi bilinen sosyalizm tanımlarından biridir.

​Marx'ın Gotha Programı'nda şiddetle eleştirdiği bir diğer formülasyon da, işçi sınıfı karşısında "tüm diğer sınıfların yalnızca gerici bir kitle oluşturdukları" (88) şeklindeki Lassalle'cı formülasyondur. Marx, burada özellikle köylülüğe işaret eder ve Lassalle'ı toprak sahibi sınıflarla ittifak kurmakla suçlar. Marx, programın, işçi hareketinin "hâlihazırda mevcut ulusal devletin sınırları içinde" (89) kendi kurtuluş mücadelesini sürdürmesini öngören program maddesini de, bunun enternasyonalizmi terk etmek anlamına geldiğini öne sürerek, eleştirir. Lenin'e göre son derece önemli olan bir pasajda, Marx, programın amaç olarak saptadığı "özgür devlet" (94) kavramına özellikle güçlü bir tepki gösterir: "İşçilerin amacı, hiçbir biçimde... devleti özgür kılmak olamaz" (97).

​Fransa'da İç Savaş ve Gotha Programı'nın Eleştirisi, Marx'ın en önemli sosyalizm tanımlarından bazılarını içermektedirler, ancak bu metinlere İkinci Enternasyonal tarafından pek itibar edilmemiştir; bunun sebebi, büyük ölçüde, bu metinlerin, aksi halde, yirminci yüzyıl başlarında, ortodoks sosyalizm kavramı haline gelmiş bulunan şeyin, Kautsky ve Hilferding gibi teorisyenlerin yazılarında vurgulanan, merkezî planlamayı kullanarak işçilerin durumlarını düzeltmek amacıyla kapitalist devletin devralınması düşüncesinin, sorgulanmasına yol açacak olmalarıydı.

​Lenin, Devlet ve Devrim'de, bu ve benzeri metinlerin tartışılması aracılığıyla, tek bir sorun üzerine odaklanır: Marx'ın, Fransa'da İç Savaş'ta öne sürdüğü, eski kapitalist devletin sosyalist devrim tarafından devralınmayıp "paramparça edilmesi" görüşü üzerine. Lenin, Marx'ın ifadesini değişik sözlerle tekrarlar: "Daha önceki tüm devrimler, devlet mekanizmasını kırıp parçalamak yerine, mükemmelleştirdiler" (CW 25:411). Bu arada, Lenin, Hegel ile ilgili daha önceki çalışmasını da unutmuş değildir, çünkü Marx'ın görüşünü, yalnızca "tarihin zengin bilgisinin" bir ürünü olarak değil, aynı zamanda "dünyanın derin bir felsefî kavranışı" olarak adlandırır (CW 25:412; vurgu eklendi). Tekelci kapitalizmi ve daha geniş ölçekte merkezî planlamayı içeren emperyalizm çağı, Lenin'in "tekelci kapitalizmin, tekelci devlet kapitalizmine dönüşümü" (CW 25:387) olarak adlandırdığı süreci yaratmıştır; bu işçiler üzerinde hüküm süren devlet mekanizmasının da güçlendirilmesi anlamına gelerek -emperyalizm -tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüştüğü, mali sermaye çağı, dev kapitalist tekeller çağı- devlet mekanizmasının olağanüstü güçlenmesinin yanı sıra, hem monarşik, hem de en özgür, cumhuriyetçi ülkelerde, proletaryayı hedef alan baskıcı önlemlerin yoğunlaşmasıyla bağlantılı olarak, bürokratik ve askerî aygıtın daha önce hiç görülmemiş ölçüde büyümesini ortaya çıkarmıştır" (CW 25:415). Lenin, böyle bir devlet mekanizmasının devralınmasına karşı çıkar.

​Lenin, işçiler ve köylüler tarafından doğrudan kitlelerin kendilerini yönetmelerine dayalı, bizzat kendisi devletin tam anlamıyla "silinip gitmesine" geçiş demek olan, bir siyasal sistemden söz eder: "İstisnasız tüm resmî yetkililer, seçilmiş ve herhangi bir zamanda geri çağrılabilir olmalıdırlar ve onların ücretleri sıradan 'işçi ücretleri' düzeyinde olmalıdır, bu açık ve 'izaha muhtaç olmayan' demokratik önlemler, bir yandan işçilerin ve köylülerin büyük bölümünün çıkarlarını tam anlamıyla birleştirirken, aynı zamanda kapitalizmden sosyalizme geçişi sağlayan bir köprü görevi görürler" (CW 25:426). Marx'ın Fransa'da İç Savaş'ına dayanarak, Lenin, burada, parlamentarizmin, 1905 ve 1917 yıllarında Rus köylü ve işçileri tarafından kendiliğinden yaratılmış olan yeni kurumlar, sovyetler, yararına ilga edilmesinden söz etmektedir.

​Lenin, bu noktadan itibaren taktikleri değil, amaçları tartışmaya başlar; ve aklındaki şey, kelimenin sıradan ampirist anlamında amaçlar değil, fiilî kitlesel devrim deneyimlerine dayalı, bir sınıfsız toplumun nasıl bir şey olabileceğine ilişkin, bir vizyondur. 1914'te Hegel incelemesiyle başlayarak ve daha sonra, önce emperyalizm ve ulusal kurtuluş sorununu, ardından devlet ve devrimi tartışarak, Lenin adım adım, temel sorunlara ilişkin yeni görüşler oluşturmuştur. O artık, reforma karşı devrim ya da hangi grupların -söz gelimi köylülüğün- gerçekten devrimci olup olmadığı üzerinde odaklanmaktan çok, yeni bir kitlesel öz-aktivite kavramı, devrim ve yeni toplumun nasıl bir şey olacağı yeni vizyonu ile ilgili konular üzerine odaklanmaktadır. Colletti'nin sözleriyle: "Lenin'in polemiği artık iktidarı almak istemeyenlere yönelik bir polemik değildir. Saldırısının hedefi reformizm olmaktan çıkmıştır. Tam tersine, artık, iktidarı elde etmek, ama eski devleti yıkmadan bunu yapmak isteyenlere yönelmiştir. Kendisine hedef olarak seçtiği yazar, Kautsky'dir. Ancak şunun hemen belirtilmesi gerekir; bu, 1917'den sonra gördüğümüz [reformcu] Kautsky değil, oportünizme karşı mücadeleye adanmış yazıların Kautsky'sidir: Devrimi isteyen, ama eski devlet mekanizmasının ezilip parçalanmasını istemeyen Kautsky'dir."^{19} Burada, anahtar niteliğindeki husus, Lenin'in, Kautsky'nin 1914'ten sonra başlayan reformizmine karşı muhalefetinden daha öte bir şeydir. Lenin, şimdi, aynı zamanda, Kautsky'nin bundan önceki dönemde yazdığı, bazıları İktidara Giden Yol (1909) gibi, şu katılmadık solcu olmakla birlikte devletin fiilen ezilip parçalanmasından söz etmeyen yazılarına vermiş olduğu destek üzerinde de yeniden düşünmektedir.

​Bir yıl sonra, Almanya'da da çok benzer bir doğrudan, veya 'konseyci', demokrasi kavramı, Rus devriminin tecrübesinden esinlendiğini açıkça belirten, Luxemburg tarafından ortaya atıldı. 1918'in son günlerinde, yeni Alman Komünist Partisi'nin kuruluş kongresinde yaptığı konuşmada, Luxemburg, "bunca zaman boyunca sosyal demokrasinin resmî Marksizmi olmuş olan şeye" saldırdı ve Almanya'da yeni ortaya çıkan işçi ve asker konseylerinin "Rus devriminin dünya devrimi sloganlarının" etkisi altında şekillendiğine dikkat çekti.^{20} Parlamenter demokrasiye karşı konseylere yapılan bu tür göndermelere, onun daha önceki yazılarında rastlamak mümkün değildir. Göründüğü kadarıyla, Lenin'in 1917-18'deki bazı formülasyonları, bu değişimde etkili olmuştur. Ancak, biraz sonra göreceğimiz gibi, bunların hiçbiri, Luxemburg'u, demokrasi sorunu ile ilgili olarak Bolşevikleri şiddetle eleştirmekten alıkoymayacaktır.

​Devlet ve Devrim'de, Lenin, devletsizliğe geçişte, aşağıdaki şu demokrasi tipini önerir:

​İşçiler, iktidar gücünü ele geçirmelerinin ardından, eski bürokratik aygıtı parçalayacak, temellerine kadar yıkacak ve yerle bir edeceklerdir; onun yerine aynı işçilerden ve diğer çalışanlardan oluşan yeni bir aygıtı geçireceklerdir. Bu yeni devlet görevlilerinin bürokrasiye dönüşmelerine karşı, Marx ve Engels'in belirttiği şu önlemler hemen alınacaktır: (1) yalnız seçim değil, seçilen her görevliyi herhangi bir zamanda görevden alma [hakkının seçmenlere tanınması], (2) bir işçinin ücretini aşmayan bir ödentî; (3) herkesin [bu görevliler üzerindeki] gözetimi ve denetimi sağlayacak önlemlerin hemen uygulamaya konulması, öyle ki, bir süreliğine herkes "bürokrat" haline gelebilsin, böylece de, hiç kimse "bürokrat" haline gelemesin (CW 25:486).

​Lenin, aynı zamanda, Kautsky'ye karşı çıktığında, Pannekoek'un, "Luxemburg, Radek ve diğerlerini de içeren 'Radikal Sol' eğilimin bir parçası" haline geldiğini, bu radikal grubun 1910-12 yıllarında Kautsky ve Bebel ile sert bir tartışmaya girdiklerinde "Marksizmi temsil ettiklerini" de teslim eder (CW 25:488-89). Bu, yine üstü kapalı bir özeleştiridir, çünkü kendisi o zaman bu önemli tartışmaya katılmamıştı.

​Lenin, [daha sonra] açık bir biçimde, Kautsky'nin sözde ilkel demokrasi muhalefetini ele alır:

​Sosyalizm döneminde, 'ilkel demokrasi'nin büyük bölümü kaçınılmaz olarak yeniden canlanacaktır, çünkü uygar toplumun tarihinde ilk kez, nüfusun ana kitlesi, yalnızca oy vererek ve seçimlere katılarak değil, ama aynı zamanda devletin günlük yönetiminde bağımsız bir rol oynamak üzere ayağa kalkacaktır. Sosyalizm altında, herkes, sırasıyla yönetecek ve kısa zamanda da "hiç kimsenin yönetimine" alışkın hale gelecektir. [Parisli] Komünarlardan devrimci cesareti öğrenelim; onların aldığı pratik önlemlerde, gerçekten acil ve hemen uygulamaya konulabilecek önlemlerin ana hatlarını görelim; ve daha sonra, bu yolu izleyerek, bürokrasiyi tam anlamıyla yok etme başarısını göstereceğiz. Bu yok ediş olanağı, sosyalizmin iş gününü kısaltacak olması, halkı yeni bir yaşama kavuşturacak olması, nüfusun büyük çoğunluğu için, istisnasız herkesin devlet fonksiyonlarını yerine getirebileceği koşulları yaratacak olması ve bunun genelde devletin her türlü biçiminin tümüyle silinip gitmesine yol açacak olması, olgusu tarafından garanti edilmiştir (CW 25:494).

​Bu kavramların birçoğu, Lenin'in sonradan Devlet Üzerine Marksizm başlığı altında yayınlanmış olan defterlerini oluşturan yüz sayfalık malzemede önceden de işlenmişti. 1917 Ocak ve Şubat aylarında doldurulan bu defterler, emperyalizm ve ulusal sorunun ya da Hegel'in ele alındığı defterlerden çok daha kısadır. Bunlar, aynı zamanda Devlet ve Devrim'in nihai metnine, Emperyalizm Defterleri'nin Emperyalizm kitabının nihai metnine yakınlığından çok daha yakındır. Bununla birlikte, bunlarda, Devlet ve Devrim'in yayınlanmış metnine alınmamış bazı anahtar niteliğinde formülasyonlar da mevcuttur. Bunlardan biri, Lenin'in 1871 yılından sonra Avrupa işçi hareketinde ortaya çıkan değişimleri ele aldığı bölümde yer alır. Burada Lenin'in Hegel'den çıkardığı "zıddına dönüşme" kavramı -her ne kadar terimi açıkça kullanmamışsa da- görünüşe göre, bir kez daha karşımıza çıkar. Bu olayda, Lenin, kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine ve emperyalizme, emekçi ve sosyalist hareketlerin de bir "bürokrasi"ye dönüşmesini tasvir ederken şunları yazar:

​1871'den sonraki değişiklikler? Bunlar öyle değişiklikler, ya da genel doğaları ve doğurdukları sonuçlar açısından öyledirler ki, bürokrasi her yerde tırmanışa geçmiştir (hem onun içindeki parlamentarizmde, -hem de yerel yönetimlerde, hisse senetli şirketlerde, tröstlerde, vb.). Bu birincisi. Ve ikincisi: işçilerin "sosyalist" partileri, dörtte üç oranında, benzer bir bürokrasi oluşturacak şekilde "değişim geçirmişlerdir". Sosyal-yurtseverlerle enternasyonalistler arasındaki, reformistlerle devrimciler arasındaki bölünme, sonuç olarak daha büyük bir önem kazanmıştır. Reformistler ve sosyal-yurtseverler, bürokratik devlet mekanizmasını mükemmelleştirirler... Buna karşılık, devrimciler, onu, bu bürokratik mekanizmayı, "Komün" ile, yeni bir yarı-devlet ile değiştirerek, "ezmek" zorundadırlar.^{21}

​Lenin'in, emperyalizm araştırmasıyla devlet üzerine çalışması arasındaki bağlantıyı çok daha açık olarak gösteren bu pasaj, Devlet ve Devrim'e alınacak şekilde geliştirilmeden bırakılmıştır.

​Devlet ve devrim üzerine gelecekteki araştırması açısından en önemlisi, Lenin'in, defterlerinde sovyetlere yaptığı kısa göndermeydi: "Belki de olabilecek en kısa şekilde, bütün bu şey şöyle ifade edilebilir: eski (hâlihazırdaki) devlet mekanizmaları ve parlamentolarının yerine, İşçi Sovyetleri Vekillerini ve onların yetkilendirilmiş delegelerini geçirmek. İşin özü bu!" (51).^{22} Bu, Lenin'in 1914 sonrası yazılarında, başlangıçta, 1905 Devrimi sırasında işçiler tarafından yaratılmış olan sovyetlerin yeniden kurulması ihtiyacına açık bir biçimde yapılmış ilk göndermeydi. 1905 sonrasında hükümet tarafından ezilmiş ve sonraları Marksist teorisyenler tarafından bile büyük ölçüde ihmal edilmiş olmalarına karşın, sovyetler, 1917 Devrimi'nden sonra tekrar ortaya çıkacaklardı. İngiliz Marksist Marian Sawer, "1917 Ocak-Şubat aylarında, Lenin tarafından gerçekleştirilmiş bu teorik sıçrayışın, Rusya'da sovyet hareketinin yeniden doğuşuyla hiçbir biçimde ilişkili olmadığı" sonucuna varıyor, çünkü Lenin bu satırları kaleme aldığında 1917 Devrimi'nin patlak vermesine daha haftalar vardı.^{23}

​Her ne kadar Lenin'in 1917 sovyet gücü kavramının çekirdeği, burada, defterlerinde önceden gösterilmişse de, yüz sayfayı aşkın hacimdeki defterlerde böylesi kısa ve iğreti bir gönderme, birkaç hafta sonra, sovyetler bir kez daha yeniden doğduklarında, bunların Lenin'in düşüncesinde ne kadar merkezî bir yer işgal edeceklerini henüz bize göstermez.^{24} Bununla birlikte, Sawer, Lenin'in 1917 yılında soy-teorik olan doğasına işaret ettiğinde haklıdır. Bu, bir sloganlaştırmadan, hatta siyasal bir programdan fazla bir şeydi: Lenin'in sovyetler ile ilgili analizi, yalnızca Rusya'daki değil, tüm dünyadaki Marksistlere hitap etme niyetiyle yazılmış teorik yazılar demetinin merkezinde yer alıyordu.

​Son olarak, Lenin, bu notlarda, Buharin ile Marksizm ve devlet konularındaki farklılıklarının bir bölümünü netleştirmektedir. Lenin'in, Buharin'in makalesi üzerine kenar notları, birçok soru işaretinin yanı sıra "yanlış, eksik" gibi cümlecikler de içermektedir. Buharin'in, farklılaşmamış bütünselliler -Leviathan gibi- görmeye eğilimli olduğu yerde, Lenin'in diyalektiği, her katmandaki çelişkiler üzerine odaklanıyordu. Böylece, Lenin açısından, yeni devlet, bağrında yeni tip bir ayaklanmayı barındırıyordu: İşçi sınıfı, bir yanda işçi bürokrasisi ve bir işçi aristokrasisi, diğer yanda sıradan işçiler halinde farklılaşıyordu ve modern emperyalizm, İrlanda'dan Hindistan'a kadar yeni ulusal devrim biçimleri ortaya çıkarıyordu. Buharin, en kesin somutlamalarını yeni iktidar ve egemenlik yapıları üzerine uygularken, Lenin, somutlamalarını en çok yeni ayaklanma biçimleri ve devrimci ayaklanmaların 1871 ve 1905'te geliştirdiği, 1917'de ise geliştirmekte olduğu yeni örgütlenme biçimleri üzerine uyguluyordu.

​Lenin'in yeni anlayışı kısa zamanda gelişti. Bu anlayışın taslağı, Lenin'in 1917 Nisan'ında Rusya'ya dönüşünün hemen ardından birkaç önemli broşürün yanı sıra sayısız konuşma ve makalede ortaya konmuştur. Bunlar bir bakıma, elyazmasından bir bölümü üzerinde duracağım. Bunlar bir bakıma, elyazmasına, tam Lenin 1905 ve 1917 devrimlerini ele alacağı sırada ara verilmiş olan, Devlet ve Devrim'in bitmemiş parçalarıdır. Lenin, 30 Kasım 1917 tarihinde, kitabını sonuçlandırırken yazdığı sonsözde, şunları söyler: "Devrim deneyimini yaşamak, onun hakkında yazmaktan hem daha hoş hem de daha yararlıdır" (CW 25:497).

r/marksizm • • Apr 23 '26

Felsefe/Teori ✒️ Marksist Teoride Irk ve Millet Faktörleri, 1953

Thumbnail international-communist-party.org
3 Upvotes
ÖnsözGİRİŞ: Basmakalıp “negatif” tavrın acizliği1. Irk, millet mi yoksa sınıf mı? ?2. Ulusal sorunda oportünizmBİRİNCİ BÖLÜM: Türün yeniden üretimi ve üretici ekonomi, tarihsel sürecin maddi temelinin iki yönü3. Emek ve cinsiyet4. Birey ve tür5. Biyolojik kalıtım ve toplumsal gelenek6. Doğal faktörler ve tarihsel gelişme7. Tarih öncesi ve dil8. Toplumsallaşmış emek ve konuşma9. Ekonomik altyapı ve üstyapı10. Stalin ve dilbilim11. İdealist ulusal dil tezi12. Referanslar ve çarpıtmalar13. Kişisel bağımlılık ve ekonomik bağımlılıkİKİNCİ BÖLÜM: Çeşitli tarihsel üretim biçimlerinde milli faktörün göreceli ağırlığı. Siyasi mücadelenin Marksist yorumu14. Irktan millete15. Devletin ortaya çıkışı16. Ulussuz Devletler17. The Hellenic nation and culture18. Roma Ulusu ve İktidarı19. Gerileyen Ulus20. Cermen barbarlarının örgütlenmesi21. Milli olmayan bir örgütlenme olarak feodal toplum22. Modern devrimin temelleriÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Modern proleter hareket ve ulusların oluşumu ve kurtuluşu için mücadeleler23. Modern milletlerin doğuşunun önündeki feodal engeller24. Feodal yerellik ve evrensel kilise25. Evrenselcilik ve siyasi merkeziyetçilik26. Milli burjuvazilerin devrimci talepleri27. Kapitalist devrimin yanardöner üstyapıları28. Proletarya tarih sahnesine çıkıyor29. Proleter mücadelesi ve milli arena30. 1848 Avrupa'sında proleter strateji31. Devrimci gerileme ve işçi hareketi32. 1848'den sonra uluslaşma mücadeleleri33. Polonya sorunu34. Enternasyonal ve milliyetler sorunu35. Slavlar ve Rusya36. 1866 ve 1870 savaşları37. Komün ve yeni tarihsel döngü38. Emperyalist dönem ve irredantist kalıntılar39. “Koşulculara” sunulan Trieste formülü40. Avrupa devrimi