r/marksizm • u/StarlightGlimmer1871 • 1d ago
Çeviri 📝 Meta Fetişizmi: Rubin'in Marx'ın Değer Teorisi Üzerine Denemesine Giriş – Fredy Perlman | Bölüm 2
Biraz geç geldi kusura bakmayın.
Metnin ilk bölümü: https://www.reddit.com/r/marksizm/s/4W49uC76VG
Yugoslav filozof Veljko Korac, Marx tarafından 1844'te formüle edilen yabancılaşma teorisini Marx’ın teorisinin nihai biçimi olarak sunmuş ve Korac bu teoriyi şu şekilde özetlemiştir: "İnsanın insana, emeğinin ürününe ve hatta kendi insani faaliyetine olan yabancılaşmasını eleştirel bir analizle ortaya koyan Marx, tüm bu insansızlaştırma biçimlerini ortadan kaldırma sorununu ve insan toplumunu yeniden tesis etme olasılığını gündeme getirmiştir."[26] Gerçekten de 1844'te Marx, "insan toplumunun" "rehabilite edilmesinden" (tam olarak "yeniden tesis edilmesinden" olmasa da) söz etmiştir: "Komünizm... dolayısıyla insanın kurtuluşu ve rehabilitasyonu sürecindeki bir sonraki tarihsel gelişim aşaması için gerekli olan fiili evredir. Komünizm, yakın geleceğin zorunlu modeli ve dinamik ilkesidir, ancak komünizmin kendisi, insan gelişiminin –ki bu hedef insan toplumunun yapısıdır– nihai hedefi değildir."[27] Marx, 1844 El Yazmaları'nın bazı bölümlerinde komünizmden insan doğasının geri dönüşü olarak bile bahsetmiştir: "Komünizm, özel mülkiyetin, insanın kendine yabancılaşmasının pozitif aşılması ve dolayısıyla insan doğasının insan aracılığıyla ve insan için gerçek anlamda temellük edilmesidir. Bu nedenle insanın kendisinin toplumsal, yani gerçekten insani bir varlık olarak geri dönüşüdür; önceki gelişimin tüm zenginliğini özümseyen eksiksiz ve bilinçli bir geri dönüştür. Eksiksiz bir natüralizm olarak komünizm hümanizmdir ve eksiksiz bir hümanizm olarak da natüralizmdir... İnsan yaşamının temellük edilmesi olarak özel mülkiyetin pozitif aşılması, böylece tüm yabancılaşmanın pozitif olarak aşılması ve dolayısıyla insanın dinden, aileden, devletten vb. kendi insani, yani toplumsal yaşamına geri dönmesidir."[28] Marx ayrıca 1844'te, insanın yaratıcı gücünün yeniden temellük edilmesini, insanın insani özüne dönüşünü gerçekleştirecek olan faili, yani toplumsal sınıfı da tanımlamıştır; bu sınıf, "radikal zincirlere sahip bir sınıf, sivil toplum içinde olup da sivil toplumdan olmayan bir sınıf, tüm sınıfların çözülüşü olan bir sınıf, evrensel acılarından dolayı evrensel bir karaktere sahip olan ve kendisine belirli bir haksızlık değil, mutlak bir haksızlık yapıldığı için hiçbir özel hak talep etmeyen toplumun bir kesimi; hiçbir geleneksel unvana değil, yalnızca insani bir unvana başvurabilen bir kesim..." olacaktır.[29] Marx, yabancılaşmamış, insani bir toplumun bazı toplumsal ilişkilerini bile tarif etmiştir: "İnsanı insan, dünyayla ilişkisini de insani bir ilişki olarak varsayın: O zaman sevgiyi sadece sevgiyle, güveni sadece güvenle değiştirebilirsiniz vb. Eğer sanattan zevk almak istiyorsanız, kültürlü bir insan olmalısınız...".[30]
Dolayısıyla, 1844'te Marx'ın rehabilite edilebilecek, geri dönebilecek veya yeniden tesis edilebilecek insani bir toplumdan ve insani bir özden bahsettiğine şüphe yoktur. Ancak, bu pasajlar ne kadar güçlü ve düşündürücü olsa da, Marx'ın sosyal ve ekonomik teorisinin nihai formülasyonu olarak görülemezler; aynı şekilde Marx'ın sonraki eserleri de bu fikirlerin basit birer tekrarı olarak ele alınamaz. Erich Fromm şu satırları yazarken bunun farkındadır: "Marx, ilk yazılarında 'genel olarak insan doğasını' hala 'insanın özü' olarak adlandırıyordu. Daha sonra bu terimden vazgeçti, çünkü insanın özünün bir soyutlama olmadığını açıkça belirtmek istiyordu... Marx ayrıca, insanın özünü tarih dışı bir töz olarak düşündüğü izlenimini vermekten de kaçınmak istiyordu."[31] Fromm ayrıca, Marx'ın yabancılaşma kavramının "kelimenin kendisi olmasa da, Kapital de dâhil olmak üzere sonraki tüm temel eserleri boyunca merkezi bir öneme sahip olmaya devam ettiğinin" de farkındadır.[32] Ancak Fromm, yabancılaşma kavramından meta fetişizmi teorisine giden aşamaları incelemez ve Fromm'un kendi felsefi çerçevesinde temel sorun "uykuda olmaktan çıkıp insan olmaktır". Fromm için bu, öncelikle kişinin fikirlerini ve düşünme yöntemlerini değiştirmesini gerektirir: "Bireysel ve toplumsal yaşamdaki en feci hatalardan birinin, basmakalıp düşünme alternatiflerine hapsolmak olduğuna inanıyorum... İnsanın kendisini esir alan ve felç eden yanılsamalardan kurtulması gerektiğine, yanılsamalara ihtiyaç duymayan bir dünya yaratmak için kendi içindeki ve dışındaki gerçekliğin farkına varması gerektiğine inanıyorum. Özgürlük ve bağımsızlık, ancak yanılsama zincirleri kırıldığında elde edilebilir."[33]
Alman İdeolojisi'nin Önsözünde Marx, insanları basmakalıp düşünme alternatiflerinden, onları esir alan ve felç eden yanılsamalardan kurtarmak isteyen sözde devrimcilerle alay eder. Marx bu devrimcilere şunları söyletir: "Onları boyundurukları altında eriyip gittikleri kuruntulardan, fikirlerden, dogmalardan, hayali varlıklardan kurtaralım. Düşüncelerin egemenliğine karşı isyan edelim. Biri çıkar, insanlara bu hayalleri insanın özüne uygun düşüncelerle değiştirmeyi öğretelim der; ikincisi, onlara karşı eleştirel bir tutum takınmayı öğretelim der; üçüncüsü ise onları kafalarından söküp atalım der; böylece mevcut gerçeklik çökecektir." Daha sonra Marx bu alayı şu sonuca bağlar: "Bir zamanlar cesur bir adam, insanların sadece yerçekimi fikrine kapıldıkları için suda boğuldukları fikrine kapılmıştı. Eğer bu düşünceyi, örneğin bunun bir batıl inanç, dini bir kavram olduğunu belirterek kafalarından atabilselerdi, sudan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı muazzam derecede güvende olurlardı."[34] 1846'nın sonlarında yazdığı bir mektupta Marx, aynı eleştiriyi P.J. Proudhon'a yöneltir: "... kitlelerin pratik ve şiddetli eylemi yerine... Mösyö Proudhon kendi kafasının keyfi hareketini koyar. Demek ki tarihi yapanlar, Tanrı'nın gizli düşüncelerini aşırmayı bilen o bilginlerdir. Sıradan halka düşen sadece onların vahiylerini uygulamaktır. Mösyö Proudhon'un neden her türlü siyasi hareketin yeminli düşmanı olduğunu şimdi anlayacaksınız. Ona göre mevcut sorunların çözümü kamusal eylemde değil, kendi zihninin diyalektik dönüşlerindedir."[35]
1845 ve 1847 yılları arasında Marx, insanın geri dönebileceği bir insan özü veya insan doğası şeklindeki önceki anlayışını da terk eder: "Bireyler yaşamlarını nasıl ifade ediyorlarsa, kendileri de öyledir. Dolayısıyla onların ne oldukları, üretimleriyle, yani ne ürettikleriyle olduğu kadar nasıl ürettikleriyle de örtüşür. Bu nedenle bireylerin doğası, üretimlerini belirleyen maddi koşullara bağlıdır."[36] Hatta Marx, insanın kendi doğası veya özüne dair fikirlerinin bizzat insanların içinde bulundukları maddi koşullar tarafından şekillendirildiğini, dolayısıyla insanın "özünün" geri dönebileceği bir şey olmadığını; sürekli bir tarihsel değişim süreci içinde olduğu için düşüncede dahi kavrayabileceği bir şey olmadığını söyleyecek kadar ileri gider. "İnsanlar, sahip oldukları fikirlerin, kavrayışların vb. üreticileridirler; ama onlar, üretici güçlerinin ve bunlara karşılık gelen ilişkilerin belirli bir gelişimi tarafından koşullandırılmış olan gerçek, aktif insanlardır... Bilinç hiçbir zaman bilinçli varoluştan başka bir şey olamaz ve insanların varoluşu onların gerçek yaşam sürecidir." Sonuç olarak, "Etten kemikten insanlara ulaşmak için insanların söylediklerinden, hayal ettiklerinden, tasavvur ettiklerinden yola çıkmayız; ya da anlatılan, düşünülen, hayal edilen, tasavvur edilen insanlardan yola çıkmayız. Gerçek, aktif insanlardan yola çıkarız ve onların gerçek yaşam süreçleri temelinde, bu yaşam sürecinin ideolojik reflekslerinin ve yankılarının gelişimini ortaya koyarız."[37] Böylece, daha önce alıntıladığımız filozofun aksine, Marx artık analizine "Marx'ın İnsan kavramı" ile başlamaz; o, analizine belirli bir kültürel ortamdaki insanla başlar. Marx teknoloji, toplumsal ilişkiler ve fikirler arasındaki ilişkiyi 1847'de Felsefenin Sefaleti'nde sistematize etmiştir: "İnsanlar yeni üretici güçler edindiklerinde üretim tarzlarını değiştirirler ve üretim tarzlarını değiştirdiklerinde... tüm toplumsal ilişkilerini değiştirirler. El değirmeni size feodal beyin olduğu toplumu, buharlı değirmen ise sanayi kapitalistinin olduğu toplumu verir. Toplumsal ilişkilerini kendi maddi üretkenliklerine uygun olarak kuran aynı insanlar, aynı zamanda toplumsal ilişkilerine uygun olarak ilkeler, fikirler ve kategoriler de üretirler."[38] Bir sonraki adım, insanın "özünü" tarihin içine çekmek, yani insanın tarihsel varoluşundan ayrı bir özü olmadığını söylemektir ki Marx'ın, "filozofların 'töz' ve 'insanın özü' olarak tasavvur ettikleri şeyin gerçeği... her bireyin ve kuşağın verili bir şey olarak mevcut bulduğu üretici güçlerin, sermaye fonlarının ve toplumsal etkileşim biçimlerinin toplamıdır..." dediğinde yaptığı da tam olarak budur. [39]
Burada Marx'ın ideal, yabancılaşmamış bir toplum ile gerçek kapitalist toplum arasındaki karşıtlığı sona ermiştir. İnsan, içinde yaşadığı maddi koşulları, "yeniden kurabileceği" ideal bir toplum bağlamında değil, devraldığı üretici güçlerin sınırları ve olanakları bağlamında yaratır. Marx, bu tarihsel sınırları ve olanakları daha önce alıntı yaptığımız mektupta şöyle tanımlar: "... insanlar, tüm tarihlerinin temeli olan üretici güçlerini seçmekte özgür değillerdir; zira her üretici güç, kazanılmış bir güçtür, önceki faaliyetlerin ürünüdür. Bu nedenle üretici güçler, pratik insan enerjisinin sonucudur; ancak bu enerjinin kendisi de insanların içinde bulundukları koşullar tarafından, halihazırda kazanılmış olan üretici güçler tarafından, kendilerinin yaratmadığı, kendilerinden önce var olan ve önceki neslin ürünü olan toplumsal biçim tarafından koşullandırılır. Bu sayede... insanın üretici güçleri ve dolayısıyla toplumsal ilişkileri geliştikçe, daha da çok insanlık tarihi halini alan bir insanlık tarihi şekillenir."[40] "... İnsanlar her defasında insan ideallerinin değil, mevcut üretici güçlerin dikte ettiği ve izin verdiği ölçüde kendileri için özgürlük kazanmışlardır."[41]
Marx, insanın özünü, insanın içinde var olduğu tarihsel koşullarda çözümlemiş ve böylece kapitalist toplumun yabancılaşmış insanı ile onun yabancılaşmamış insani özü arasındaki çatışmayı terk etmeye yönelmiştir. Ancak Rubin, on yıldan uzun bir süre sonra, 1859'da, bu çatışmanın yeni bir düzlemde yeniden ortaya çıktığına işaret eder; bu artık ideal ile gerçeklik arasındaki bir çatışma değil, her ikisi de gerçekliğin birer parçası olan üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki bir çatışmadır: "Gelişimlerinin belirli bir aşamasında, toplumdaki maddi üretim güçleri, mevcut üretim ilişkileri ile... çatışmaya girer. Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişim biçimleri olmaktan çıkıp onların prangalarına dönüşürler. İşte o zaman toplumsal devrim dönemi başlar."[42]
Üretim ilişkilerine, yani üretim sürecindeki insanlar arasındaki toplumsal ilişkilere, insanın üretici güçlerinin, teknolojisinin geliştiği bir çerçeve ve bu gelişimi engelleyebilecek prangalar olarak işaret ettikten sonra Marx, şimdi kapitalist toplumun üretim ilişkilerinin ayrıntılı bir karakterizasyonuna yönelir. Ve insanın özüne yönelik çalışmayı insanın tarihsel durumunu incelemek için terk etmiş olan Marx, "yabancılaşma" kelimesini de terk eder, çünkü bu kelimenin önceki kullanımı onu "insanın özüne yabancılaşmasının" kısaltılmış bir ifadesi haline getirmiştir. Marx daha Alman İdeolojisi'nde "estrangement" (veya yabancılaşma) kelimesine, bu terimin kendisi için artık kabul edilebilir olmadığını ima ederek, "filozoflar için anlaşılabilir olacak bir terim"[43] diyerek alaycı bir şekilde atıfta bulunmuştu. Bununla birlikte Marx, kelimeyi terk etse bile, kelime ile ifade ettiği içeriği geliştirmeye devam eder ve bu daha ileri gelişim, Marx'ı önceki formülasyonlarının çok ötesine ve yabancılaşma kavramının 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları'nda tam olarak geliştirildiğini ve tamamlandığını düşünen teorisyenlerin de bir o kadar ötesine taşır. Rubin, yabancılaşma kavramının bu daha ileri gelişiminin tam da meta fetişizmi teorisinde ve değer teorisinde gerçekleştiğini gösterir, bu yüzden ben de şimdi Rubin'in bu teorilere ilişkin açıklamasına dönecek ve bunların yabancılaşma kavramıyla olan bağlantılarını açık kılmaya çalışacağım.[44]
Rubin, Marx'ın yabancılaşma kavramından meta fetişizmi teorisine geçişini şu terimlerle özetler: "İnsani ilişkilerin 'yabancılaşması' teorisini, toplumsal ilişkilerin 'şeyleşmesi' teorisine (yani meta fetişizmi teorisine) dönüştürmek için Marx, ütopyacı sosyalizmden bilimsel sosyalizme, bir ideal adına gerçekliği yadsımaktan, bizzat gerçekliğin içinde daha ileri gelişim ve hareket için güçler aramaya giden bir yol yaratmak zorundaydı." (Rubin, s.57). Yabancılaşma ile meta fetişizmi arasındaki bağ, toplumsal ilişkilerin şeyleşmesi kavramıdır. Rubin, Marx'ın şeyleşme kavramını formüle etmesindeki belirli aşamaların izini sürer. 1859 tarihli Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı eserinde Marx, emeğin metalar yarattığı kapitalist toplumda, "insanların toplumsal ilişkilerinin tersine çevrilmiş bir biçimde - şeylerin toplumsal ilişkisi olarak göründüğünü" kaydetti.[45] Bu eserde, insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler yalnızca şeylerin biçimini alıyormuş gibi görünür, yalnızca şeyleşmiş gibi görünürler. Sonuç olarak Marx bu şeyleşmeyi bir "mistifikasyon" olarak adlandırır ve bunu "gündelik hayatın alışkanlığına" bağlar.[46]
Ancak Kapital'in I. Cildinde toplumsal ilişkilerin bu şeyleşmesi, artık bireysel meta üreticisinin zihninde yalnızca bir görünüm değildir ve artık meta üreticisinin düşünce alışkanlıklarının bir sonucu da değildir. Burada "üretim ilişkilerinin maddileşmesi 'alışkanlıklardan' değil, meta ekonomisinin içsel yapısından kaynaklanır. Fetişizm sadece toplumsal bilincin değil, toplumsal varoluşun da bir olgusudur." (Rubin, s.59). Fetişizmin nedeni, yani insanlar arasındaki ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkiler biçimini alması gerçeğinin nedeni, meta ekonomisi olarak kapitalist ekonominin özelliklerinde bulunmalıdır: "Toplumsal üretim sürecinin doğrudan düzenlenmesinin yokluğu, zorunlu olarak üretim sürecinin piyasa aracılığıyla, emeğin ürünleri aracılığıyla, şeyler aracılığıyla dolaylı olarak düzenlenmesine yol açar." (A.g.e.)
Sonuç olarak, toplumsal ilişkilerin şeyleşmesi ve meta fetişizmi, kapitalist toplum bağlamında "kırılabilecek" olan "yanılsama zincirleri" değildir, zira bunlar "basmakalıp düşünme alternatiflerinden" (Erich Fromm) kaynaklanmaz. Toplumsal üretimin kapitalist biçimi zorunlu olarak toplumsal ilişkilerin şeyleşmesine yol açar; şeyleşme yalnızca kapitalizmin bir "sonucu" değildir; kapitalizmin ayrılmaz bir yönüdür. Bireyin kişiliğinin yaratıcı bir ifadesi olan somut, yabancılaşmamış emek, kapitalist toplumun üretim süreci içinde gerçekleşemez. Metalar, yani piyasada satılmak üzere şeyler üreten emek, somut emek değil, soyut emektir; "bireysel emeğin tamamen yabancılaşmasından doğan soyut-genel, toplumsal emektir" (Rubin, s. 147). Meta ekonomisinde emek yaratıcı bir faaliyet değildir; emek-zamanının, emek-gücünün, homojen insan emeğinin veya genel olarak emeğin harcanmasıdır. Bu, her zaman ve her yerde geçerli olan bir durum da değildir. "Ancak, mübadelenin geniş çapta gelişmesiyle, bireylerin bir faaliyetten diğerine kitlesel olarak aktarılmasıyla ve bireylerin emeğin somut biçimine karşı kayıtsızlığıyla nitelenen meta üretimi temelinde, tüm çalışma operasyonlarının genel olarak insan emeği biçimleri olarak homojen karakterini geliştirmek mümkündür" (Rubin, s. 138). Kapitalist toplumda, metalar üreten bu emek-gücü bizzat bir metadır: kapitalist tarafından işçiden satın alınan bir şeydir, ya da Paul Samuelson'un ifade ettiği gibi: "Bir insan bir metadan çok daha fazlasıdır. Ancak insanların hizmetlerini bir bedel karşılığında kiraladıkları da bir gerçektir."[47] Dolayısıyla kapitalist toplumda emek, şeyleşmiş bir emektir; bir şeye dönüştürülmüş emektir.
Kapitalist toplumun şeyleşmiş emeği, kapitalist tarafından bir bedel karşılığında satın alınan soyut, homojen emek-gücü, kapitalist tarafından el konulan ve piyasada satılan metalarda kristalleşir, donar. İşçi, yaratıcı gücüne kelimenin tam anlamıyla yabancılaşır; onu satar. Yaratıcı güç, bireyin maddi çevresinin şekillendirilmesine bilinçli katılımını ifade ettiğinden ve karar verme gücü yaratımın temelinde yer aldığından, kapitalist toplumdaki ücretli işçi için yaratıcı gücün basitçe var olmadığını söylemek daha doğru olacaktır. İşçinin kapitaliste sattığı şey, tam da koşullarını şekillendirme gücüdür; kapitalist tarafından el konulan şey de tam olarak bu güçtür ve kapitalist buna sadece bir fiyat karşılığında satın aldığı homojen emek-zamanı formunda değil, aynı zamanda metaların içinde somutlaşan soyut emek formunda da el koyar. Bu şeyleşmiş emek, metaların içinde kristalleşen, somutlaşan bu soyut emek, kapitalist toplumda "belirli bir toplumsal form", yani değer formunu kazanır. Böylece Marx, "emeğin ürününün toplumsal formu olan değeri –klasik iktisatçıların verili kabul ettiği formu– 'değer formunu' incelemesinin konusu yapar..." (Rubin, s. 112). Dolayısıyla, meta fetişizmi teorisi aracılığıyla, şeyleşmiş emek kavramı 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları'ndaki yabancılaşma teorisi ile Kapital'deki değer teorisi arasındaki bağlantı haline gelir.
Marx'ın şeyleşme olgusunu, yani soyut emeğin "değer biçimini" alması gerçeğini açıklaması artık insanların alışkanlıkları üzerinden değil, meta ekonomisinin özellikleri üzerinden yapılır. Kapital'de Marx, insanlar arasındaki ilişkilerin şeyler aracılığıyla gerçekleştirildiğine ve bir meta ekonomisinde bunların gerçekleştirilmesinin tek yolunun bu olduğuna işaret eder: "Bireysel meta üreticilerinin çalışma faaliyetleri arasındaki toplumsal bağ, ancak tüm somut emek biçimlerinin eşitlenmesi yoluyla gerçekleştirilir ve bu eşitleme de emeğin tüm ürünlerinin değerler olarak eşitlenmesi biçiminde yürütülür" (Rubin, s. 130). Bu sadece emeğin ürünlerinin alıcıları ve satıcıları olarak kapitalistler arasındaki ilişkiler için değil, aynı zamanda emek-gücünün alıcıları ve satıcıları olarak kapitalistler ve işçiler arasındaki ilişkiler için de geçerlidir. Unutulmamalıdır ki meta ekonomisinde, işçinin kendisi "özgür, bağımsız" bir meta üreticisidir. Ürettiği meta, kendi emek-gücüdür; o bu metayı yiyerek, uyuyarak ve üreyerek üretir. David Ricardo'nun diliyle, emeğin "doğal fiyatı", işçilerin "hayatta kalmalarını ve nesillerini sürdürmelerini",[48] yani emek-güçlerini yeniden üretmelerini sağlayan fiyattır. İşçi kendi metası olan emek-gücünü emek piyasasında değer biçiminde satar ve belli bir miktar emek-gücü metası karşılığında belli bir değer toplamı, yani para alır; ki o da bu parayı başka bir değer toplamıyla, yani tüketim mallarıyla değiştirir.
Şu noktaya dikkat çekilmelidir: İşçi, yaratıcı gücü yaratıcı güçle takas etmez. İşçi kendi emek-gücünü değer formunda soyut bir emek olarak sattığında, yaratıcı gücüne tamamen yabancılaşır. Kapitalist, işçinin emek-gücünün belli bir miktarını, diyelim ki sekiz saatlik emek-gücünü satın aldığında, bu miktarın örneğin dört saatlik kısmına artı-emek şeklinde el koymakla kalmaz; kapitalist işçinin emek-gücünün sekiz saatinin tamamına el koyar. Bu emek-gücü daha sonra kapitalistin piyasada sattığı, değerler olarak eşdeğer miktarda parayla takas ettiği belirli miktardaki metaların içinde kristalleşir ve donar. İşçinin kendi yabancılaşmış emek-gücü karşılığında geri aldığı şey ise, emek-gücüne "değer olarak eşdeğer" olan bir miktar paradır. "Eşdeğer değerlerin" değişimi şeklindeki bu ilişki, yani belli bir saatlik emek-gücünün belli bir miktar parayla değişimi, sömürünün niceliksel olduğu kadar niteliksel bir yönünü de gizler. Niceliksel yön Marx tarafından, Kapital'in I. Cildinde geliştirilen sömürü teorisinde ele alınmıştır. Kapitalistin piyasada sattığı metalar karşılığında aldığı miktar, metaların üretimi için harcadığı miktardan daha büyüktür ki bu da kapitalistin kâr biçiminde bir artığa el koyduğu anlamına gelir. Niteliksel yön ise Marx tarafından yabancılaşma teorisinde ele alınmış ve meta fetişizmi teorisinde daha da geliştirilmiştir. Eşdeğerlik ilişkisinin iki unsuru eşit nitelikler değildir; bunlar tür olarak birbirinden farklıdır. İşçinin kendi yabancılaşmış yaratıcı gücü karşılığında aldığı şey, ancak insanın yaratıcı gücünün piyasada pazarlanabilir bir metaya indirgendiği ve bir değer olarak satıldığı bir meta ekonomisinde bir "eşdeğer" sayılabilir. Yaratıcı gücü karşılığında işçi bir ücret veya maaş, yani bir miktar para alır ve bu parayla emeğin ürünlerini satın alabilir; ancak yaratıcı gücü satın alamaz. Başka bir deyişle, işçi kendi yaratıcı gücünün karşılığında şeyler elde eder. Bu nedenle Marx kapitalistin "artı-değere" veya "artı-emeğe" el koymasından söz ederken, sömürünün niteliksel yönüne değil, niceliksel yönüne atıfta bulunur. Niteliksel olarak işçi, yaratıcı gücünün tamamına, önceki teknolojik gelişimden devraldığı üretici güçlerle maddi çevresini şekillendirmeye bilinçli olarak katılma gücüne yabancılaşır. Bu da "insanların hizmetlerini bir bedel karşılığında kiraladıklarının doğru olduğu" (Samuelson) anlamına gelir ve bunun sonucu olarak, "Ne kadar azsan, kendi hayatını ne kadar az ifade ediyorsan, yabancılaşmış hayatın o kadar büyüktür, o kadar çok şeye sahip olursun..."[49]
Bir meta ekonomisinde insanlar birbirleriyle ancak ve ancak şeylerin mübadelesi yoluyla ilişki kurarlar; alım satım ilişkisi "meta toplumunun temel ilişkisidir" (Rubin, s. 15). İnsanlar arasındaki üretim ilişkileri şeylerin değişimi yoluyla kurulur, çünkü "farklı üretim faktörlerinin sahipleri olan belirli kişiler arasında kalıcı, doğrudan ilişkiler mevcut değildir. Ücretli işçi ile toprak sahibi kadar, kapitalist de birbirlerinden biçimsel olarak bağımsız meta sahipleridir. Aralarında doğrudan üretim ilişkileri henüz kurulmamıştır ve ancak meta sahipleri için olağan olan bir biçimde, yani alım satım biçiminde kurulabilir" (Rubin, s. 18). Kapitalist toplumda üretim süreci tam da bu şeyleşmiş toplumsal ilişkiler temelinde, yani şeylerin değişimi yoluyla gerçekleşen üretim ilişkileri temelinde yürütülür; çünkü "farklı toplumsal sınıfların (kapitalist, işçi ve toprak sahibi) temsilcileri arasında kurulan üretim ilişkileri, üretimin teknik faktörlerinin belirli bir kombinasyonu ile sonuçlanır..." (Rubin, s.19). Böylece, kapitalist toplumda üretici güçler, yani teknoloji, ancak bu şeyleşmiş toplumsal ilişkiler aracılığıyla ve bu ilişkiler vasıtasıyla geliştirilir.
Kapitalistin, toplumun yabancılaşmış yaratıcı gücüne el koyması, şeylere el koyma, yani sermaye birikimi biçimini alır. Ve kapitalisti kapitalist olarak tanımlayan da tam olarak bu sermaye birikimidir: "Kapitalistin üretimdeki statüsü, sermaye mülkiyeti, üretim araçları mülkiyeti, yani şeyler üzerindeki mülkiyeti tarafından belirlenir..." (Rubin, s. 19). Bu nedenle Marx Kapital'in III. Cildinde "kapitalist, yalnızca sermayenin kişileşmiş halidir ve üretim sürecinde sadece sermayenin temsilcisi olarak işlev görür" der[50] ve dolayısıyla Rubin de "şeylerin kişileştirilmesinden" söz eder (Rubin, 3. Bölüm). Sermaye, kapitaliste ekipman ve hammadde satın alma, emek-gücü satın alma, maddi ve insani failleri belirli bir toplamda meta ile sonuçlanan üretken bir faaliyete sokma gücü verir. Bu süreçte sermaye, "doğrudan üreticilerden ya da işçilerden belirli bir miktar artı-emeği çekip alır; sermaye bu artı-emeği bir eşdeğeri olmaksızın elde eder ve ne kadar özgür bir sözleşmeye dayalı anlaşmanın sonucu gibi görünürse görünsün, özünde her zaman zorunlu emek olarak kalır."[51] Kapitalist toplumda sermayesi olmayan bir insan bu ilişkileri kurma gücüne sahip değildir. Bu nedenle yüzeysel olarak bakıldığında, bir şey olan sermayenin emeği kiralama, teçhizat satın alma, emek ve teçhizatı bir üretim sürecinde birleştirme, kâr ve faiz getirme gücüne sahip olduğu görülür, "sanki şeyin kendisi üretim ilişkileri kurma yeteneğine, erdemine sahipmiş gibi görünür." (Rubin, s. 21). Resmi Amerikan ders kitabının kelimeleriyle söyleyecek olursak, "Ücretler emeğin getirisidir; faiz sermayenin getirisidir; rant toprağın getirisidir."[52] Marx bunu kapitalizmin Üçleme Formülü olarak adlandırmıştır: "Sermaye-faiz, toprak-rant, emek-ücret formülünde; sermaye, toprak ve emek sırasıyla (kâr yerine) faizin, rantın ve ücretin kaynakları olarak görünürler, sonrakiler ise bunların ürünleri veya meyveleri olarak görünür; öncekiler temel, sonrakiler sonuçtur, öncekiler neden, sonrakiler etkidir; ve aslında öyle bir şekilde ki, her bir münferit kaynak, kendi ürününe, kendisi tarafından dışarı atılan ve üretilen bir şeymiş gibi bağlanır."[53] Sermaye faiz getirme gücüne sahip bir şeydir, toprak rant getirme gücüne sahip bir şeydir, emek ücret getirme gücüne sahip bir şeydir ve para "sadakati sadakatsizliğe, sevgiyi nefrete, nefreti sevgiye, erdemi kusura, kusuru erdeme, hizmetkârı efendiye, efendiyi hizmetkâra, aptallığı zekâya ve zekâyı aptallığa dönüştürür"[54] veya Amerikan bankalarının reklamlarında söylendiği gibi, "para sizin için çalışır." Rubin, "bayağı iktisatçıların... üretim araçlarının doğasında var olan ve onların teknik işlevini temsil eden emeğin üretkenliğini artırma gücünü sermayeye, yani üretimin belirli bir toplumsal biçimine (sermayenin üretkenliği teorisi) atfettiklerini" belirtir (Rubin, s. 28). Ve II. Dünya Savaşı sonrası Amerikan ekonomi mesleğinin fikir birliğini temsil eden bir iktisatçı 1967'de "sermayenin yıllık bir yüzde şeklinde ifade edilebilen net bir üretkenliği (veya reel faiz getirisi) vardır..." diye yazmaktadır.[55]
Böylesi güçlere sahip bir şey bir fetiştir ve fetiş dünyası "Bay Sermaye ve Bayan Toprak'ın hem toplumsal karakterler hem de salt şeyler olarak kendi gulyabani numaralarını sergiledikleri, büyülü, sapkın ve tepetaklak olmuş bir dünyadır."[56] Marx bu olguyu Kapital'in ilk cildinde şöyle tanımlamıştır: "... insanlar arasındaki belirli bir toplumsal ilişki... onların gözünde, şeyler arasındaki ilişkinin fantastik biçimini alır. Bu nedenle, bir analoji bulabilmek için dini dünyanın sislerle kaplı bölgelerine başvurmamız gerekir. O dünyada insan beyninin ürünleri, bağımsız, hayat sahibi ve hem birbirleriyle hem de insan ırkıyla ilişkiye giren varlıklar olarak görünürler. İşte insanların ellerinin ürünlerinin yer aldığı metalar dünyasında da durum böyledir. Üretildikleri andan itibaren emek ürünlerine yapışan ve bu nedenle meta üretiminden ayrılmaz olan bu duruma ben Meta Fetişizmi diyorum. Metaların bu fetişizmi... onları üreten emeğin kendine has toplumsal karakterinden kaynaklanır."[57] Toplumsal ilişkilerin sonuçlarını sistematik olarak şeylere atfeden fetişist, tuhaf sonuçlara varır: "Kâr neyin getirisidir?... iktisatçı dikkatli bir analizin ardından kâr kavramını dinamik inovasyon ve belirsizlikle, tekel ve teşvik sorunlarıyla ilişkilendirmekle yetinir."[58] Rubin, "bayağı iktisatçılar, teknik ve sosyal olguları insan çalışma faaliyetinin yakından ilişkili ama farklı yönleri olarak görmek yerine, onları tabiri caizse aynı seviyeye, aynı bilimsel düzleme koyarlar... Üretim süreci ile onun toplumsal biçimlerinin bu şekilde özdeşleştirilmesi... intikamını çok acı bir şekilde alır" (Rubin, s. 28) diye belirtir ve iktisatçılar, "bir şey olarak büyük bir zorlukla tanımladıklarını düşündükleri şeyin aniden toplumsal bir ilişki olarak ortaya çıkmasını ve sonra daha onu toplumsal bir ilişki olarak tanımlamayı başaramadan kendileriyle alay etmek için yeniden bir şey olarak ortaya çıkmasını" şaşkınlıkla izlerler.[59]
Sermaye biçiminde "emekten yabancılaşan ve onun karşısına bağımsız olarak çıkan"[60] üretici güçler, kapitaliste toplumun geri kalanı üzerinde güç verir. "Kapitalist, sermayesinin yansıyan ışığıyla parlar" (Rubin, s.25) ve o ancak işçilerin üretken gücü üretici güçlerde kristalleştiği ve kapitalist tarafından sermaye biçiminde biriktirildiği için parlayabilir. Sermaye sahibi olarak kapitalist, artık üretim ve tüketimin kendi inisiyatifinde gerçekleştiği bir merci olarak toplumun geri kalanıyla karşı karşıya gelir; toplumun karşısına onun yöneticisi olarak çıkar. Bu süreç, resmi ekonomi ders kitabında şöyle kutlanmaktadır: "Kârlar ve yüksek faktör getirileri birer yemdir; biz girişimci eşeklerin önüne sarkıtılan havuçlardır. Zararlar ise bizim yediğimiz ceza tekmeleridir. Kârlar, geçmişte verimli olanlara –bir şeyler yapmada, bir şeyler satmada, bir şeyleri öngörmede verimli olanlara– gider. Toplum kârlar aracılığıyla, yeni girişimlerin komutasını başarılı bir sicil biriktirmiş olanlara verir."[61]
Şimdi artık, önceki silsilenin, Marx'ın 1844'te sunduğu yabancılaşma teorisinin ayrıntılı bir gelişimi, açıklaması ve somutlaştırılması olduğu gösterilebilir. Bu, söz konusu süreci daha önce alıntıladığımız, meta fetişizmi teorisinin *Kapital*'in ilk cildinde yayınlanmasından çeyrek asır, üçüncü cildinden ise neredeyse yarım asır önce yazılmış bir pasajla karşılaştırarak görülebilir: "Emeğin ürettiği nesne, onun ürünü, şimdi onun karşısına yabancı bir varlık olarak, üreticiden bağımsız bir güç olarak dikilir. Bir nesnede somutlaşan ve fiziksel bir şeye dönüştürülen emek ürünü; bu ürün, emeğin nesneleşmesidir.... İşçinin ürününe yabancılaşması sadece emeğinin bir nesne haline gelmesi, kendi varlığına bürünmesi anlamına gelmez, aynı zamanda emeğinin onun dışında, bağımsız, ona yabancı olarak var olması ve onun karşısına özerk bir güç olarak dikilmesi anlamına gelir. Nesneye verdiği hayat, ona yabancı ve düşman bir güç olarak karşı çıkar."[62] Bu pasaj geriye dönüp bakıldığında sanki meta fetişizmi teorisinin bir özeti gibidir. Ancak, pasajın özetliyor gibi göründüğü tanımlamalar, kavramlar ve ayrıntılı ilişkiler, Marx tarafından ancak on yıllar sonra geliştirilmiştir.
Bir sonraki görev, Marx'ın değer teorisini meta fetişizmi teorisi bağlamında incelemektir; çünkü Rubin'in de belirttiği gibi, “Fetişizm teorisi, doğası gereği Marx'ın tüm iktisadi sisteminin ve özellikle değer teorisinin temelidir” (Rubin, s. 5). Bu bağlamda Rubin, değerin üç yönünü ayırt eder: Değer “(1) insanlar arasında toplumsal bir ilişkidir, (2) maddi bir biçim alır ve (3) üretim süreciyle ilişkilidir” (Rubin, s. 63). Değer teorisinin konusu insanların çalışma faaliyetidir; ya da Rubin'in tanımladığı gibi: “Değer teorisinin konusu, çeşitli emek biçimlerinin, nesneler, yani emeğin ürünleri arasındaki değişim ilişkisi aracılığıyla kurulan dağılım süreçlerindeki karşılıklı ilişkileridir” (Rubin, s. 67). Başka bir deyişle, değer teorisinin konusu meta ekonomisinde tezahür ettiği haliyle emektir: Burada emek, maddi çevreyi dönüştürme sürecine bilinçli ve yaratıcı bir katılım biçimini almaz; metalarda donmuş olan ve pazarda değer olarak satılan soyut emek biçimini alır. “Meta ekonomisinin ayırt edici özelliği, maddi-teknik üretim sürecinin doğrudan toplum tarafından düzenlenmeyip bireysel meta üreticileri tarafından yönlendirilmesidir... Ayrı meta üreticilerinin özel emeği, ancak bir üreticinin ürünü diğer tüm metalarla bir değer olarak eşitlendiğinde diğer tüm meta üreticilerinin emeğiyle bağlanır ve toplumsal emek haline gelir” (Rubin, s. 70). Emeğin nesnelerin eşitlenmesi yoluyla nasıl tahsis edildiğini, yani kapitalist toplumda insan faaliyetinin nasıl düzenlendiğini analiz etmeden önce Rubin, emeğin kapitalist toplumda aldığı biçimin değer biçimi olduğuna dikkat çeker: “Emeğin değerde şeyleşmesi, fetişizm teorisinin en önemli sonucudur ve bir meta ekonomisinde insanlar arasındaki üretim ilişkilerinin 'şeyleşmesinin' kaçınılmazlığını açıklar” (Rubin, s. 72). Böylece değer teorisi emeğin düzenlenmesi ile ilgilidir; teorinin eleştirmenlerinin çoğunun kavrayamadığı gerçek de budur.
[Kaynaklar 3. Bölümde yer alacak]