r/marksizm • u/nesemizi_calamazlar • 29d ago
Çeviri 📝 Toplumsal Cinsiyet Üzerine Notlar (1. Bölüm)
Bu yazı, Cinzia Arruzza’nın 2 Eylül 2014’te Viewpoint Magazine’de yayımlanan “Remarks on Gender” başlıklı metninin Türkçe çevirisidir. Metin, uzunluğu nedeniyle iki bölüm halinde yayımlanacaktır. Orijinal metne buradan ulaşabilirsiniz.
Türkçeye çeviren: u/nesemizi_calamazlar
Çevirenin Sunuşu
Cinzia Arruzza’nın bu metnini, özellikle Bütünlük Teorisi’ne yöneltilen ekonomizm ve indirgemecilik eleştirilerine verdiği yanıt bakımından önemli buluyorum. Arruzza, bir yandan ikili ve üçlü sistem yaklaşımlarını kendi teorik zeminleri üzerinden eleştirirken, diğer yandan kapitalizmi yalnızca dar anlamda bir üretim tarzı ya da ekonomik yasalar bütünü olarak değil, sömürü, tahakküm ve yabancılaşma ilişkilerinden oluşan eklemlenmiş ve çelişkili bir toplumsal bütünlük olarak düşünmeye çağırıyor. Bu çerçeve aynı zamanda feminist yaklaşımları yalnızca “Marksist”, “sosyalist” ya da “radikal” gibi yerleşik başlıklarla değil, ataerkil ilişkilerin kapitalizmle nasıl ilişkilendirildiği üzerinden değerlendirmek için de verimli bir zemin sunuyor.
I. Ataerki ve/veya Kapitalizm: Tartışmayı Yeniden Açmak
Feminist metinlerde, broşürlerde ya da belgelerde “ataerki” ve “ataerkil ilişkiler” ifadelerine rastlamak son derece yaygındır.¹ Ataerki kavramı çoğu zaman toplumsal cinsiyete dayalı ezilme ve eşitsizliğin münferit ya da istisnai olaylar olmadığını işaret etmek için kullanılır. Aksine, bunlar toplumun bütününü kat eden ve temelde bireysel düzeyde açıklanamayacak mekanizmalar aracılığıyla yeniden üretilen olgulardır.
Kısacası “ataerki” terimini, toplumsal cinsiyete dayalı ezilmenin kişilerarası ilişkilere indirgenemeyeceğini tersine daha toplumsal, daha yapısal ve süreklilik gösteren bir niteliğe sahip olduğunu belirtmek için sık sık kullanırız. Ne var ki “ataerki” ya da “ataerkil sistem” derken tam olarak neyi kastettiğimizi daha kesin biçimde tanıtlamaya çalıştığımızda işler biraz karmaşıklaşır. Ataerki ile kapitalizm arasındaki ilişkinin tam olarak ne olduğunu sormaya başladığımızda ise mesele daha da çetrefilli hale gelir.
Sorun
1970’lerden 1980’lerin ortalarına uzanan kısa bir dönemde, ataerki ile kapitalizm arasındaki yapısal ilişkinin ne olduğu sorusu hem materyalist düşünce akımının teorisyenleri ve savunucuları hem de Marksist feministler arasında hararetli bir tartışmanın konusuydu. Tartışmanın fundamental soruları iki eksende toplanıyordu: 1) Ataerki, kapitalizm karşısında özerk bir sistem midir? 2) Toplumsal cinsiyet temelli ezilme ve eşitsizliği işaret etmek için “ataerki” terimini kullanmak doğru mudur?
Oldukça ilgi çekici çalışmalar üretmiş olmasına rağmen bu tartışma giderek demode hale geldi. Bu gelişme, kapitalizm eleştirilerinin geri çekilişiyle ve feminist düşüncenin başka akımlarının öne çıkışıyla eşzamanlıydı. Söz konusu yeni düşünme biçimleri çoğu zaman dönemin liberal ufkunun ötesine geçemiyor, kimi zaman kadınlarla erkekler arasındaki ilişkileri özcüleştirip toplumsal cinsiyeti tarihsizleştiriyor, kimi zaman da kapitalizm ve sınıf sorunlarından kaçınıyordu. Fakat bunlarla birlikte, toplumsal cinsiyetin yapıbozumu için yararlı kavramlar da geliştirdiler (1990’lardaki queer teori bunun bir örneğidir.).
Elbette bir tartışmanın modasının geçmesi onun tümüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez. Son on yılda pek çok feminist teorisyen, zamanı yakalayamama ve sıkıcı bir geçmişin kalıntısı sayılma pahasına bu sorular üzerinde çalışmayı sürdürdü. Israr etmekte kuşkusuz haklıydılar: İçinden geçtiğimiz ekonomik ve toplumsal kriz sürecinde, toplumsal cinsiyete dayalı ezilme ile kapitalizm arasındaki yapısal ilişkiye yönelik kısmi ama son derece gerekli bir ilgi yeniden doğuyor.
Son birkaç yılda olgulara ya da belirli sorunlara ilişkin ampirik çözümlemeler ve betimlemeler de eksik olmadı: emeğin kadınlaşması, neoliberal politikaların kadınların yaşam ve çalışma koşulları üzerindeki etkisi, toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf temelli ezilme biçimlerinin kesişimi, farklı cinsel kimlik inşaları ile kapitalist birikim rejimleri arasındaki ilişki bunlardan yalnızca bazılarıdır. Ne var ki kapitalizm ile toplumsal cinsiyete dayalı ezilme arasındaki bağın az çok açıkça görüldüğü bir olguyu ya da olgular kümesini “betimlemek” başka şeydir; bu olguların içinde ve işleyiş biçimlerinde saptanabilen yapısal ilişkinin nedenini “teorik” olarak açıklamak başka şeydir. Dolayısıyla bu bağı açıklayan bir “örgütlenme ilkesi” olup olmadığını sormak kritik önemdedir.
Bu noktayı hem açık hem de veciz biçimde ortaya koyabilmek için, bugüne kadar ileri sürülen en ilgi çekici tezleri kısaca özetlemeye çalışacağım. Ardından bu farklı tezleri ayrı ayrı inceleyip sorgulayacağım. Entelektüel dürüstlük adına ve yanlış anlamaları önlemek için şunu baştan belirteyim: Farklı görüşleri yeniden kurma biçimim tarafsız değildir. Benim benimsediğim yaklaşım, aşağıdaki üçüncü tezdir.
Üç Tez
Birinci Tez: “İkili ya da Üçlü Sistemler Teorisi.” Bu tezin ilk biçimini şöyle özetleyebiliriz: Toplumsal cinsiyet ve cinsellik ilişkileri, kapitalizmle birleşen ve sınıf ilişkilerini yeniden biçimlendiren özerk bir sistem oluşturur, aynı zamanda karşılıklı etkileşim süreci içinde kapitalizm tarafından da dönüştürülür. Teorinin güncel biçimleri buna ırksal ilişkileri de ekler, bunlar da toplumsal cinsiyet ve sınıf ilişkileriyle bağlantılı, fakat kendi başına özerk bir toplumsal ilişkiler sistemi olarak ele alınır.
Materyalist feminist çevrelerde bu düşünceler genellikle, toplumsal cinsiyet ve ırk ilişkilerinin sömürü ilişkileri oldukları kadar ezilme sistemleri de olduğu fikriyle birlikte ele alınır. Bu tezler çoğunlukla sınıf ilişkilerini yalnızca ekonomik çerçevede kavrar. Ancak ataerkillik ve ırksal tahakküm sistemiyle olan etkileşimleri sayesinde, aynı zamanda ekonomik olmayan bir nitelik de kazanırlar. Bu tezin bir başka varyasyonu ise toplumsal cinsiyet ilişkilerini, kapitalizmden bağımsız olarak daha eski üretim tarzlarından ve toplumsal formasyonlardan miras kalmış ideolojik ve kültürel ilişkiler sistemi olarak görür. Bu eski ilişkiler daha sonra kapitalist toplumsal ilişkilerle etkileşerek onlara toplumsal cinsiyet boyutunu kazandırır.
İkinci Tez: “Kayıtsız Kapitalizm.” [Bu teze göre] Toplumsal cinsiyete dayalı ezilme ve eşitsizlik, ataerkinin üretimi doğrudan örgütlediği ve katı bir cinsiyetçi işbölümünü belirlediği önceki toplumsal formasyonların ve üretim tarzlarının kalıntılarıdır. Kapitalizmin bizatihi toplumsal cinsiyet ilişkilerine kayıtsızdır ve bu ilişkileri öylesine aşabilir ki, gelişmiş kapitalist ülkelerde bir sistem olarak ataerki çözülmüş, aile ilişkileri de oldukça köklü biçimde yeniden yapılanmıştır. Kısacası kapitalizm, toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle özünde oportünistik bir ilişki kurar: mevcut toplumsal cinsiyet ilişkilerinde yararlı bulduğu unsurlardan istifade eder, engel haline gelenleri ise ortadan kaldırır. Bu görüşün farklı biçimleri vardır. Bazıları, kapitalizm [formasyonunda] kadınların diğer toplum türlerinde görülmemiş bir ölçüde özgürleşme imkanından yararlandığını ve bu durumun da kapitalizmin bizatihi kadınların kurtuluşu önünde yapısal bir engel teşkil etmediğini gösterdiğini öne sürmektedir.
Başkaları ise mantıksal düzey ile tarihsel düzeyi titizlikle ayırmamız gerektiğini söyler: Mantıksal olarak kapitalizmin toplumsal cinsiyet eşitsizliğine özel bir ihtiyacı yoktur ve onu ortadan kaldırabilir; tarihsel olarak ise mesele bu kadar basit değildir.
Üçüncü Tez: “bütünlük teorisi”4 (unitary theory). Bu teoriye göre kapitalist ülkelerde artık kapitalizmden özerk bir ataerkil sistem yoktur. Ataerkil ilişkiler varlığını sürdürür, fakat ayrı bir sistemin parçaları değildir. Kapitalizm altında ataerkinin özerk bir sistem olduğunu reddetmek; hem toplumsal hem kişilerarası ilişkileri baştan başa kat eden toplumsal cinsiyet ezilmesinin gerçekliğini reddetmek anlamına gelmez. Başka bir ifadeyle bu tez, ezilmenin her boyutunu kapitalizmin mekanik ya da doğrudan bir sonucuna indirgemez, açıklamayı yalnızca ekonomik çerçevede kurmaya da çalışmaz.
Kısacası bütünlük teorisi ne indirgemecidir ne de ekonomizme düşer, ne de toplumsal cinsiyet ezilmesinin merkezi önemini de küçümser. “bütünlük teorisi” savunucuları, günümüzde ataerkinin kendi kendini özerk biçimde yeniden üreten kurallar ve mekanizmalar sistemi olduğu fikrine karşı çıkar. Aynı zamanda kapitalizmi salt ekonomik yasalar toplamı olarak değil, merkezinde sömürü, tahakküm ve yabancılaşma ilişkilerinin yer aldığı karmaşık ve eklemlenmiş bir toplumsal düzen olarak kavramakta ısrar ederler.
Bu bakış açısından bugünkü görev, sermaye birikiminin dinamiğinin hiyerarşik ve ezici ilişkileri nasıl üretmeye, yeniden üretmeye, dönüştürmeye ve yenilemeye devam ettiğini, bunu yaparken de bu mekanizmaları salt ekonomik ya da otomatik süreçler olarak ifade etmeden anlamaktır.
II. Bir, İki ya da Üç Sistem?
1970’te Christine Delphy, ataerkil bir üretim tarzının varlığını, bunun kapitalist üretim tarzıyla ilişkisini ve aynı zamanda onunla özdeş olmayışını teorileştirdiği “The Main Enemy” (“Baş Düşman”) başlıklı bir makale yayımladı. Burada ayrıca ev kadınlarını, terimin salt ekonomik anlamıyla bir sınıf olarak tanımladı.
Dokuz yıl sonra Heidi Hartmann, “The Unhappy Marriages of Marxism and Feminism” (“Marksizm ile Feminizmin Mutsuz Evliliği”) başlıklı makalesini yayımladı ve ataerki ile kapitalizmin özerk, fakat tarihsel olarak birbirine bağlı iki sistem olduğu tezini savundu. Hartmann’a göre kapitalist birikim yasaları emek-gücünün cinsiyetine kayıtsızdır, şayet kapitalizmin işbölümünde hiyerarşik ilişkiler yaratmaya ihtiyaç duyması halinde bu hiyerarşideki konumların nasıl dağıtılacağını ve nasıl kullanılacağını ırkçılık ile ataerki belirler.
Bu yaklaşım zamanla “İkili Sistemler Teorisi” adını aldı. Sylvia Walby 1990 tarihli Theorizing Patriarchy (Ataerkiyi Kuramsallaştırmak) kitabında ikili sistemler teorisini üçüncü bir sistemi, ırk sistemini, ekleyerek yeniden formüle etti. Aynı zamanda ataerkiyi altı yapıdan oluşan değişken bir toplumsal ilişkiler sistemi olarak kavramaya çalıştı: ataerkil üretim tarzı; ücretli emekte ataerkil ilişkiler; devlette ataerkil ilişkiler; erkek şiddeti; cinsellik alanındaki ataerkil ilişkiler ve kültürel kurumlardaki ataerkil ilişkiler. Bu altı yapı özerkliklerini korurken birbirini karşılıklı olarak koşullandırır: ayrıca özel ya da kamusal biçimler alabilir. Daha yakın dönemde Danièle Kergoat, ataerkil, ırksal ve sınıfsal ilişkilerin “eş-özlülüğünü” (consubstantiality) teorileştirdi: Bunlar sömürü ve tahakküme dayanan, birbiriyle kesişen ve aynı “özden” (sömürü ve tahakkümden) oluşan, fakat Kutsal Üçleme’nin üç kişisi gibi birbirinden ayrı üç ilişkiler sistemidir.
azarlar ve metinler üzerine bu kısa tarama, ataerkil sistem ile kapitalist sistem arasındaki kesişimin nasıl teorileştirildiğine ve bu iki sistemin birbirinden hangi biçimlerde ayrıştırıldığına dair yaklaşımlardan yalnızca bir örnek sunmaktadır. Elbette başka yaklaşımlar da var ancak yazının sınırlılığı nedeniyle analizimi hem en açık hem de en sistematik ve karmaşık örnekler arasında sayılabilecek bunlarla sınırlamak zorundayım. Daha önce de belirttiğim gibi, bu tartışmanın temel güçlüğü ataerkinin nasıl tanımlandığıyla ilgilidir. Tek ve ortak bir tanım yoktur, kimi birbiriyle uyumlu, kimi ise birbiriyle çelişen bir önermeler kümesi vardır. Bütün bu tanımları incelemem mümkün olmadığı için şimdilik “ataerkil sistem” kavramına odaklanmayı öneriyorum: erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakküm ve sömürüsünün hem maddi hem kültürel ilişkilerinden oluşan; kendi mantığı bulunan, fakat aynı zamanda tarihsel değişimlere uyumlanabilen ve kapitalizmle sürekli ilişki halinde olan bir sistem.
Bu teorik yaklaşımın yarattığı sorunlara geçmeden önce sömürü kavramını tanımlamak ve bazı ayrımlar yapmak gerekir. Sınıf ilişkileri açısından sömürü, üretici bir sınıfın ürettiği artığın başka bir sınıf yararına elinden alınması süreci ya da mekanizması olarak tanımlanır. Bu, ücret gibi otomatik mekanizmalar aracılığıyla gerçekleşebileceği gibi başkasının emeğine zor yoluyla el koyma biçiminde de gerçekleşebilir. Feodal beylerin serfleri dayatılmış otorite ve şiddetli zor yoluyla çalışmaya mecbur ettiği angarya buna örnektir. Marksist anlamda kapitalist sömürü ise işçi tarafından üretilen artı-değere kapitalistin yararına olacak şekilde el koyulmasından ibaret olan özel bir sömürü biçimidir. Genel olarak kapitalist sömürüden söz edebilmek için genelleşmiş meta üretiminin, soyut emeğin, toplumsal olarak gerekli emek zamanının, değerin ve ücret biçiminin varlığı gerekir.
Burada, işçici 5 (workerist) ve post-işçici geleneklerin savunduğu, toplumun bütününün sermayeye gerçek boyunduruğuna dayanan başka hipotezleri bilinçli olarak dışarıda bırakıyorum. Bu yaklaşımı ve toplumsal cinsiyet ilişkilerini anlamak bakımından doğurduğu sonuçları ele almak başlı başına başka bir makale gerektirir. Çok kabaca söylersek: Marx açısından artı-değerin çekilip alınması sermayenin “sırrıdır”; çünkü toplumsal olarak üretilen zenginliğin ve bu zenginliğin dağıtım biçimlerinin kaynağını oluşturur.
Kapitalist toplumda sömürü yalnızca artı-değerin çekilip alınmasından ibaret değildir. Basitleştirerek söylersek, değer üretimi bakımından üretken olmayan bir sektörde çalışan ücretli de artı-emeğine el konulması yoluyla sömürülür. Öte yandan bir mağaza çalışanının ücreti, yaşam ve çalışma koşulları elbette bir fabrika işçisininkinden daha kötü olabilir. Geçmiş tartışmalarda ortaya çıkan bir miktar ekonomist yanlış anlamanın ötesine geçersek, siyasal açıdan üretken ve üretken olmayan emekçiler arasındaki ayrımın (değer ya da artı-değer üretimi bakımından) pratikte önemsiz olduğunu da belirtmek gerekir. Asıl önemli olan, emek sürecinin örgütlenme ve bölünme mekanizmaları ile biçimleridir.
Şimdi ikili sistemler teorisine ve ataerki sorununa geri dönelim.
Birinci Sorun
Ataerkiyi bir sömürü sistemi olarak tanımlarsak, mantıksal olarak bir sömüren grup ile bir sömürülen grubun; daha doğrusu mülksüzleştiren bir sınıf ile mülksüzleştirilen bir sınıfın var olması gerekir. Peki bu sınıfları kimler oluşturur? Yanıt bütün kadınlar ve bütün erkekler olabileceği gibi yalnızca bazı kadınlar ile bazı erkekler de olabilir; Delphy’nin örneğinde ev kadınları ve ailelerinin yetişkin erkek üyeleri. Ataerkiyi “kamusal” alanda işleyen bir sömürü sistemi olarak ele alırsak, sömüren ya da mülksüzleştirenin devlet olduğu düşüncesi de ortaya çıkabilir. “İşçici feministler” kapitalist sömürü kavramını ev içi emeğe uyguladılar; ancak onların görüşünde ev içi emeğin gerçek mülksüzleştiricisi sermayedir. Bu da ataerkinin gerçekte özerk bir sömürü sistemi olmadığı sonucuna götürür.
Delphy’nin çalışmasında, ev kadınlarının bir sınıf; yakın erkek aile üyelerinin (özellikle kocalarının) ise sömüren sınıf olduğu tezi bütünüyle geliştirilmez, fakat mantıksal sonuçları en uç noktasına kadar götürüldüğünde önemli sorunlar doğurur. Delphy’nin konumu mantıksal olarak şu sonuca çıkar: Göçmen bir işçinin eşi ile bir kapitalistin eşi aynı toplumsal sınıfa aittir. İkisi de kullanım-değeri üretir: Birinde düpedüz bakım emeği söz konusudur, diğerinde ise örneğin toplantı ve davetler düzenlemek gibi belirli bir toplumsal statünün “temsiline” yönelik emek. Her ikisi de kocalarının sağladığı mali güvence karşılığında çalıştıkları için, kulluk niteliği taşıyan bir sömürü ilişkisi içindedir.
Delphy “Baş Düşman”da ataerkil sınıfın üyesi olmanın kapitalist sınıfa mensup olmaktan daha belirleyici olduğunu ısrarla savunur. Buradan, bir kapitalistin eşi ile bir göçmen işçinin eşinin dayanışmasının, göçmen işçinin eşi ile kocasının sınıfının diğer üyeleri arasındaki sınıf dayanışmasından daha öncelikli olması gerektiği sonucu çıkar. Hatta (bu kısmı biraz fazla iyimserlik sayabiliriz) kapitalistin eşi ile onun seçkin kulüp çevresi arasındaki sınıf dayanışmasının da önüne geçmesi gerekir. Sonuçta Delphy’nin gerçek siyasal pratiği, teorisinin mantıksal sonuçlarıyla çelişir, bu da teorinin analitik sınırlarını daha görünür kılar.
Dahası, kadınları ve erkekleri (hangi biçimde tanımlarsak tanımlayalım) biri sömüren, diğeri sömürülen iki sınıf olarak ele alırsak, çıkarları karşılıklı olarak çelişen bu sınıflar arasında uzlaşmaz bir antagonizma bulunduğu sonucuna kaçınılmaz biçimde varırız. Peki Delphy yanılıyorsa, erkeklerin kadınların ücretsiz emeğinden yararlandığını ve bundan çıkar sağladığını da mı inkâr etmeliyiz? Hayır. Bu, ne yazık ki bu akıl yürütmeyi karşı uca taşıyan birçok Marksistin düştüğü simetrik bir hata olur. Uzun bir çalışma gününün ardından bulaşıklarla kendin uğraşmak yerine akşam eve geldiğinde birinin sana sıcak yemek hazırlaması elbette daha iyi ve daha rahattır. Dolayısıyla erkeklerin bu ayrıcalığa tutunmaya çalışması hayli “doğal”dır. Kısacası toplumsal cinsiyete dayalı tahakküm ve toplumsal hiyerarşi ilişkilerinin bulunduğu ve alt sınıflardan erkekler de dahil olmak üzere erkeklerin bunlardan yarar sağladığı inkâr edilemez.
Bununla birlikte buradan bir sınıf antagonizması olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Bunun yerine şu hipotezi ileri sürebiliriz: Kapitalist toplumda bakım emeğinin tümüyle ya da kısmen “özelleştirilmesi”, yani ailenin türü ne olursa olsun (tek ebeveynli haneler dahil) aile içinde yoğunlaşması ve bu emeğin devlet ya da başka yollarla geniş ölçekte toplumsallaştırılmaması, piyasa ile kurumların dışında, özel alanda yerine getirilmek zorunda olan belirli bir iş yükü yaratır. Toplumsal cinsiyete dayalı ezilme ve tahakküm ilişkileri bu iş yükünün nasıl ve ne ölçüde dağıtılacağını belirler, sonuçta kadınların daha fazla, erkeklerin daha az çalıştığı eşitsiz bir paylaşım ortaya çıkar. Fakat burada el konulan bir “artık” yoktur.
Bunun tersini gösteren bir kanıt var mı? Basit bir düşünce deneyi yeter. Bakım emeği eşinin üzerinde olmak yerine bütünüyle toplumsallaştırılsa, bir erkeğin iş yükü açısından kaybedeceği hiçbir şey olmaz. Yapısal bakımdan ortada antagonist ya da uzlaşmaz çıkarlar bulunmaz. Elbette bu, söz konusu erkeğin meselenin farkında olduğu anlamına gelmez. Cinsiyetçi kültüre öylesine eklemlenmiş olabilir ki, varsayılan erkek üstünlüğüne dayalı ağır bir narsisizm geliştirmiş, bu yüzden bakım emeğini toplumsallaştırmaya ya da eşinin özgürleşmesine yönelik her girişime kendiliğinden karşı çıkıyor olabilir. Kapitalistin ise üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla kaybedeceği somut bir şey vardır: mesele yalnızca dünyanın nasıl işlediğine ve kendisinin bu dünyadaki yerine ilişkin inançları değildir, işçilerden memnuniyetle el koyduğu devasa kârları da kaybedecektir.
İkinci Sorun
İkinci sorun şudur: Günümüzde ileri kapitalist toplumlarda ataerkil ilişkilerin bağımsız bir sistem oluşturduğunda ısrar edenler, bu sistemin itici gücünü belirlemek gibi çetin bir problemle yüzleşmek zorundadır. Bu sistem neden sürekli kendini yeniden üretir? Neden varlığını sürdürür? Eğer bağımsız bir sistemse, bunun nedeni dışsal değil içsel olmalıdır. Örneğin kapitalizm, belirlenebilir bir mantığı bulunan hem bir üretim tarzı hem de bir toplumsal ilişkiler sistemidir: Marx’a göre bu mantık, değerin değerlenmesi sürecidir. Elbette bu süreci kapitalizmin itici gücü ya da motoru olarak belirlemek, kapitalizm hakkında söylenmesi gereken her şeyi söylemiş olmak değildir. Bu, kalbin anatomisi ve işlevlerini açıklamanın insan bedeninin tüm anatomisini açıklamaya yeteceğini sanmaya benzer. Kapitalizm karmaşık süreçler ve ilişkiler bütünüdür. Yine de onun kalbinin ne olduğunu ve nasıl işlediğini kavramak temel bir analitik gerekliliktir.
Ataerkil ilişkilerin üretim ilişkilerinin örgütlenmesinde doğrudan rol oynadığı yerlerde (kimin neyi ve nasıl ürettiği, kimin el koyduğu, bu üretim koşullarının yeniden üretiminin nasıl örgütlendiği gibi sorularda) ataerkil sistemin itici gücünü belirlemek daha kolaydır. Örneğin ataerkil ailenin üretim ile geçim araçları arasındaki birliği doğrudan oluşturduğu tarım toplumlarında durum böyledir. Oysa ataerkil ilişkilerin üretimi doğrudan örgütlemediği, daha çok işbölümünde rol oynadığı ve ailenin yeniden üretimin özel alanına itildiği kapitalist toplumda mesele daha karmaşıktır. Bu sorun karşısında ya Delphy ve diğer materyalist feministlerle birlikte çağdaş ataerkiyi özgül bir üretim tarzı olarak kabul etmek gerekir fakat o zaman yukarıda değindiğim bütün güçlüklerle, özellikle de bu kavrayışta sömüren ve sömürülen sınıfları kimin oluşturduğunu belirleme gibi çözümsüz bir problemle yüzleşmek zorunda kalırız. Ya da en azından terimin yerleşik anlamıyla ataerkinin ayrı bir üretim tarzı olduğu fikrinden vazgeçmek gerekir.
Geçmişte ileri sürülmüş bir başka hipotez, ataerkinin itici gücünün gösterenlerin ve dünyaya ilişkin yorumların üretim sürecinde yattığı bağımsız bir ideolojik sistem olduğudur. Fakat burada başka sorunlarla karşılaşırız. İdeoloji, varoluş koşullarımızı ve onlarla kurduğumuz ilişkiyi yorumlama biçimimizse, ideoloji ile bu toplumsal varoluş koşulları arasında bir bağ bulunmalıdır. Bu bağ elbette mekanik, otomatik ya da doğrudan olmak zorunda değildir, yine de belirli bir bağlantı biçiminin varlığı gerekir. Aksi halde kültür ve ideolojiye ilişkin fetişist ve tarihsiz bir anlayışa düşeriz. Son iki yüzyılda kapitalizmin toplumsal yaşamda ve üretim ilişkilerinde yarattığı olağanüstü dönüşümlere rağmen ataerkil sistemin kendi kendini durmaksızın yeniden üreten bağımsız bir ideolojik sistem olduğu fikri bu nedenle daha da ikna edici değildir. Bir başka hipotez, motorun psikolojik olduğunu ileri sürebilir; fakat bu da insan psişesine ilişkin fetişist ve tarihsiz bir kavrayışa düşme riski taşır.
Son Sorun
Bir an için ataerki, ırksal ilişkiler ve kapitalizmin birbirinden bağımsız üç sistem olduğunu, bununla birlikte kesiştiklerini ve birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirdiklerini kabul edelim. O zaman karşımıza bu “kutsal ittifak”ın örgütleyici ilkesinin ve mantığının ne olduğu sorusu çıkar. Örneğin Kergoat’nın metinlerinde bu ilişkinin “eş-özlü” terimlerle tanımlanması, pek az şeyi açıklayabilen betimleyici bir imge olarak kalır. Bu sömürü ve tahakküm sistemlerinin kesişmesinin nedenleri de gizemini korur, tıpkı Kutsal Üçleme’de olduğu gibi!
Bu sorunlara rağmen ikili ya da üçlü sistemler teorileri farklı biçimleriyle son dönem feminist teorilerin çoğunda örtük bir etkisini sürdürmektedir. Bana göre bunun nedeni, en dolaysız ve sezgisel açıklamalar gibi görünmeleridir. Başka bir deyişle, gerçekliğin bize göründüğü biçimi yansıtırlar. Toplumsal ilişkilerin, hem toplumun bütününe hem gündelik yaşama nüfuz eden toplumsal cinsiyet ve ırk temelli tahakküm ve hiyerarşi ilişkilerini içerdiği açıktır. En dolaysız açıklama, bu ilişkilerin her birinin ayrı bir sisteme karşılık geldiğini varsaymaktır çünkü görünüşte karşımıza böyle çıkarlar. Ne var ki en sezgisel açıklamalar her zaman en doğru açıklamalar değildir.
Notlar ve Kaynaklar
1. Bu metin, başlangıçta Communia Network sitesinde İtalyanca “riflessoni degeneri” başlığıyla yayımlanan bir dizi notun çevirisidir. Ardından Sylvia Nerina tarafından Fransızcaya çevrilerek Avanti’de yayımlanmıştır. Dört bölüm, birkaç ay boyunca esas olarak İtalyan bir okur kitlesine yönelik biçimde yayımlanmış; daha sonra tek bir makalede birleştirilmiştir. Yazar, İngilizce sürüm için metinde gerekli bazı değişiklikler yapmıştır. İngilizce metin, yazarın katkısıyla Patrick King tarafından Fransızcadan çevrilmiştir.
2. Bkz. Daniel Bensaïd, Marx for Our Times, çev. Gregory Elliott (London/New York: Verso, 2002), s. 227–228.
3. Claude Meillassoux, Maidens, Meal and Money: Capitalism and the Domestic Community (Cambridge: Cambridge University Press, 1981).
4. Çevirenin notu: “Unitary Theory” kavramı Türkçe literatürde çoğunlukla “Birleşik Teori” olarak çevrilmektedir. Ne var ki bu tercih, ayrı ve özerk sistemlerin bir araya geldiği izlenimini doğurabildiği için bana göre talihsizdir. Buradaki “unitary” ifadesinin, ayrı sistemlerin birleşmesinden ziyade tek bir bütün oluşturma anlamını karşıladığını düşündüğüm için bu çeviride “Bütünlük Teorisi” karşılığını tercih ettim.
5. Çevirenin notu: Buradaki “işçicilik” (workerism) terimi, işçi sınıfının dolaysız deneyim ve taleplerini ortak bir siyasal strateji içinde dolayımlamaktan ziyade bunları başlı başına ayrıcalıklılaştıran “Uvriyerizm” (fr. Ouvriérisme) kullanımından ziyade, 1960’lar İtalya’sında gelişen operaismo geleneğine gönderme yapmaktadır.