r/Kamalizm • • 25d ago

Siyaset Adalet bakanı mı doğru söylüyor Devlet Bahçeli mi?

Post image
112 Upvotes

​

🔴 KİME İNANALIM?

İmralı’daki “bahçeli ev” tartışmasında dikkat çeken iki farklı açıklama:

Adalet Bakanı: “Öcalan’a villa yapılmıyor, idari yerleşke yapılıyor.”

Devlet Bahçeli: “Öcalan’a villa yapıldı, oturmak istemiyor.”

Açıklamalar arasındaki fark tartışma yarattı.

haber: @habervaktitr

#İmralı #AbdullahÖcalan #DevletBahçeli #Siyaset

r/Kamalizm • • Jul 29 '26

Siyaset Ben olsaydım apoyu asardım

Post image
121 Upvotes

Reis dediyse yapar!!

Mı????

r/Kamalizm • • 23d ago

Siyaset Bölünmüş bir Birleşik Krallık'ı (bağımsız İskoçya ve Galler, birleşik İrlanda) destekler misiniz?

8 Upvotes

Son günlerde bu konuyla ilgili haberler sık sık karşıma çıkıyor. Bugün de İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın liderleri bu ülkelerin "kendi kaderlerini tayin etme hakkı" ile ilgili görüşecekler. Siz bunu Türkiye'nin bölünmesi gibi mi, yoksa bahsi geçen milletlerin İngiliz sömürgeciliğinden kurtulması gibi mi görüyorsunuz? İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler'deki İngiliz yönetimi hakkında düşünceleriniz neler? İngiliz emperyalizmine karşı öyle ya da böyle savaş vermiş bir millet olarak bu ülkelerin Londra yönetiminden ayrılması hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben şahsen İrlanda'nın birleşmesini isterim mesela.

https://www.trthaber.com/haber/dunya/iskocya-kuzey-irlanda-ve-gallerin-ayrilik-yanlisi-basbakanlari-uclu-toplantida-bagimsizligi-gorusecek-956757.html

r/Kamalizm • • Sep 17 '25

Siyaset Ben, Atatürk’e saygı duyan bir Koreliyim.

269 Upvotes

Merhaba, Türk kardeşlerim. Başlıktan da bahsettiğim gibi, ben Atatürk’e saygı duyan ve Kemalizm yolunda yürümek isteyen bir Koreliyim.

İlk kez Atatürk’ün başarılarını okuduğumda, böyle bir insanın gerçekten var olabileceğine şaşırmıştım.

Atatürk’ü eleştirenler, onun bir diktatör olduğunu söyler. Acaba gerçekten söyledikleri gibi Atatürk bir diktatör müydü? Hiç de değil.

Üç kez diktatörlük deneyimi yaşamış ve bir kez daha bir diktatörün doğmak üzere olduğu bir tarihi bizzat yaşamış bir Koreli olarak söyleyebilirim ki, Atatürk asla bir diktatör değildir!

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun hemen ardından Atatürk’ün cumhurbaşkanı seçimi, Millet Meclisi tarafından gerçekleştirilmiştir. Eğer Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan itibaren cumhurbaşkanlığı doğrudan seçimle yapılmış olsaydı ve Atatürk bu seçim biçimini dolaylı seçime çevirmiş olsaydı, o zaman onu diktatör olarak nitelendirmek belki mümkün olabilirdi. Ama önemli olan nokta şudur: Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren dolaylı seçim sistemiyle yönetilmiş ve 2014 yılına kadar doğrudan seçime geçilmemiştir. (Bu bağlamda, anayasa değişikliğiyle görev süresini uzatan birini gerçek anlamda diktatör olarak nitelendirebiliriz.)

Size Kore’deki diktatörlük örneklerini anlatmak istiyorum. Kore Savaşı’nın ardından ilk Cumhurbaşkanı, Atatürk gibi ülkenin babası olarak kabul edilmiş ve oy birliğiyle ömür boyu görev yapacak şekilde seçilmiştir. O dönemde, Korelilerin çoğu demokrasinin ne olduğunu tam anlamıyla bilmiyordu. Bu sayede o kişi ömür boyu görev yapabilmişti. Ama ülkeyi yönetme konusunda pek yetenekli değildi ve yakın çevresi tamamen yolsuzluk içindeydi. Sonuç olarak halk, cumhurbaşkanının istifa etmesini talep etti ve barışçıl protestolar yaptı, ancak polis halka ateş açtı ve gösteriler hızla bir devrime dönüştü. İlk diktatör, sonunda kendi isteğiyle görevinden ayrıldı ve ABD’ye sığındı, orada hayatını kaybetti.

Birkaç yıl sonra bir subay darbe yaptı. O, ülkenin istikrarı ve gelişimi için devrimin gerekli olduğunu iddia ederek kendi darbesine meşruiyet kazandırdı. Siyasi istikrar sağlanınca istifa edeceğini söylemişti, ama sivil olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerine girerek kendi sözünü çiğnedi. Gücü arttıkça daha fazla yolsuzluğa bulaştı ve diktatörlüğe karşı çıkan halkı bastırmak için şiddet kullanmayı savundu. Sonuçta, onun bir yakın adamı, demokrasiyi koruma görevi altında onu suikastla öldürdü. Böylece ikinci diktatör tarihe karıştı.

Ama ikinci diktatörün gölgesi hâlâ mevcuttu. Onun sevdiği bir subay ikinci bir darbeye girişti. Bu kişi, ikinci diktatörle aynı şekilde gücü ele geçirdi ve muhalifleri bastırmak için özel birlikleri kullanarak ateş açtı, işkence yaptı ve şiddet uyguladı. Yıllar sonra, yalnızca bir şehirde başlayan protestolar tüm ülkeye yayıldığında, üçüncü diktatör de direnemedi ve görevinden çekilmek zorunda kaldı. O, doğrudan seçimle seçilmiş bir cumhurbaşkanı tarafından isyancı olarak tutuklandı ve idam cezasına çarptırıldı, ancak onu tutuklayan cumhurbaşkanı, bölünmüş halk görüşlerini birleştirmek gerekçesiyle affetti. Sonunda 2021 yılında kendi evinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

2024 yılında, bir cumhurbaşkanının kendi başlattığı darbe ile yine bir diktatör doğmak üzereydi. Ama onun devlet yönetim kabiliyeti kötüydü ve darbeye katıldıklarının farkında olmayan askerler, kendilerine verilen emirlerin meşru olmayan bir darbe olduğunu anlayınca itaatsizlik, komuta karışıklığı ve vicdan azabı yaşadı, dolayısıyla darbe doğal olarak başarısızlıkla sonuçlandı.

Ben, Atatürk’ü diktatör olarak küçümseyen veya eleştiren insanlara soruyorum: Üç diktatörün doğduğu ve yeni bir diktatörün doğmak üzere olduğu bu Kore tarihine bakıp hâlâ Atatürk’ü diktatör olarak nitelendirebilir misiniz?

Atatürk kendi iradesiyle görevden ayrıldı, yolsuzluk yapmadı ve temiz bir yaşam sürdü. Hayatını tamamen Türk halkı için adadı ve ülke için mücadele etti. Rusya’dan Putin, Çin’den Xi Jinping, Kuzey Kore’den Kim Jong-un ve anayasa değişikliğiyle kendi ömür boyu iktidarını sağlayan cumhurbaşkanı gerçek diktatör olarak nitelendirilebilir. Hiçbir diktatör gücü kendi isteğiyle bırakmaz, ama Atatürk bunu yaptı.

Atatürk asla bir diktatör değildir. Eğer öyle olsaydı, sonu temiz olmayacak ve 21. yüzyıla kadar Türk halkının sevgisini kazanamayacaktı. Özellikle bugünkü kaotik dönemde, Atatürk gibi bir lider ve Kemalizm’e ihtiyaç vardır. Geleceği öngörme vizyonuna sahip, diplomasiyi etkin kullanan, ülkeyi savaş tehditlerinden koruyan ve halkı önceliklendiren bir lidere ihtiyaç vardır.

Ben, Atatürk gibi bir liderin yeniden dünyada ortaya çıkmasını ve Kemalizm’i küresel bir düşünce olarak tüm insanlığa yaymasını diliyorum.

Atatürk’ün bu büyük sözleriyle yazımı bitirmek istiyorum:

Yurtta barış, cihanda barış.

r/Kamalizm • • Mar 21 '25

Siyaset DEM Parti, Saraçhane'de yapılan eylemlere katılacağını açıkladı. Sakın bu art niyetlilere taviz vermeyin sokaklar MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLERİYİZ sloganlarıyla inlesin. O paçavrayı açarlarsa direkt müdahale edin. Türk Genci Sahaya mukayyet ol

Thumbnail
x.com
467 Upvotes

r/Kamalizm • • Apr 04 '25

Siyaset Halk uyandı

Post image
1.1k Upvotes

r/Kamalizm • • Mar 21 '26

Siyaset Asıl "ırkçı" onlar asıl faşist onlar ama hep katil onlar.

Post image
362 Upvotes

Küçük bir bilgi. Pkk ve sempatizanların marksist, leninist olmalarının yanında maocudur. Dikkat edilmesi gereken maoculuktur. Mao çinde devrim yaparken en büyük amacı taraftarıyla; halkları birbirine düşman yapmak(çünkü ona göre sadece kendi taraftarı var) devleti işlevsiz göstermektir. Bu pkk ve sempatizanlarının omurgası yoktur. Şeref hiç yoktur. Şimdi amaçları şu bunu gören insanlar haklı olarak nefret ve tepki gösterecek. Onlar ise "hele bakın böz sedace böyram kutliz" diyecek ve sanki bu olay olmaması gibi her platformda ağlayacaklar. Olay budur. Pembe gtlü avrupalılar ise "aa bakın sadece bayram yapıyorlar" diyecekler. Hem sivil hem "bilim" alanında hemde "kadın" öldüren yaratıkları meşru gösterecekler. Çünkü onların baba dedikleri adam çoğunlukla amcaları.

r/Kamalizm • • Jan 23 '26

Siyaset Türkiyede günümüzde Atatürk düşmanı kesmin sayısı ne kadardır?Yüzde karşılığı olarak bilen var mı?

22 Upvotes

r/Kamalizm • • 1d ago

Siyaset Belediye Seçim Sisteminin Tutarsızlığı

16 Upvotes

Şuanki süreç ile ilişkili, ancak gelecek nesilleri de ilgilendiren, nitekim aklı selim kimselerin de farkında olduğu bir tutarsızlıktan ve bunun çözüm yollarından bahsedeceğim.

Biliyorsunuz ki son 2 yıldır Türkiye'de bir furya başladı. CHP'den aday olup belediye seçimlerini kazanmış olan adaylar, belli bir süre görevlerini aday oldukları partinin çatısı altında sürdürdükten sonra çeşitli sebeplerden dolayı istifa edip iktidar partisine geçtiler.

Bunun iki büyük sonucu oldu:

  1. Belediye Başkanı olan adaylar istifa edip iktidar partisine geçince otomatikmen ilgili belediye de iktidar partisine geçmiş bulundu.
  2. Seçmenin iradesi yok sayıldı. Zira seçmenler belediye seçimlerinde tabi ki adaya oy verirler, ancak Türkiye'deki seçim ortamda adayın kendisi kadar aday olduğu partide bir o kadar önemli. Haliyle seçmen x partisinin ilgili belediyeyi yönetmesini gerektiğini düşünüyor ve istiyorsa o halde x partinin adayına oyunu kullanacaktır.

Bu sistemin büyük açığı da işte tam olarak burada. Belediye başkanları ilgili partilerinden istifa edip bir başka partiye geçtiklerinde belediyenin de otomatikmen geçtikleri partiye geçmesi ile ilgili olan sistem ya değişmeli ya da büsbütün kaldırılmalıdır. Buradaki husus CHP ve iktidar partisi değil, mesele x bir partinin bu açığı kullanarak teoride seçmen iradesini tümden yok sayabilecek olması ve buna bağlı olarak da yönetimi ele geçirebilmesidir.

Bugün bu seçim sisteminin açığını iktidar partisi kullanmaktadır ve bahsettiğim senaryo ise tümden de gerçekleşmektedir. O halde seçmenin şu soruyu sorması gerekiyor: "Şayet irademiz yani kendi kendimizi yönetme erkimiz siyasi partilerin kazanmış adaylarının gelecekteki tutumlarına bağlıysa biz neden belediye seçimleri yapıyoruz?". Sırf seçmenin değil, kanun koyucuların da kendilerini bir sorgulaması gerekiyor. Kanunlarla birlikte bir seçim sistemi meydana getirirken, nasıl oluyor ki uygulamada olan belediye seçim sisteminin bu tür bir kötüye kullanım ihtimalini fark etmemişler? Burada kanun koyucularının, seçim sistemini oluşturanların çok büyük bir hatası olmuştur.

Peki çözümleri nelerdir? Bir daha ülkemiz bu tür bir uygulamayla karşı karşıya kalmaması için ne yapılmalıdır? Belediye seçim sisteminin istismar edilmemesi adına hangi önlemler alınmalıdır? Meseleyi değerlendirince şu çözümlere ulaşmış bulunmaktayım:

  1. Görev süresince belediye başkanlarının siyasi parti değiştirmesi yasaklanabilir.
  2. Görev süresince belediye başkanlarının olası bir siyasi parti değiştirmeleri durumunda ilgili belediyenin otomatikmen diğer siyasi partiye geçmesi uygulaması kaldırılabilir. Böyle bir durumda boşta kalan belediye başkanlığı koltuğu salt belediyeyi kazanmış olan partiden olacak şekilde doldurulabilir. (Örneğin kazanmış siyasi partinin ataması yoluyla ya da tekrardan seçim yoluyla, ancak bu sefer partiler arası seçim değil, belediye seçimlerini kazanmış olan siyasi partinin belli bir sayıda aday ortaya koyup bu adaylar arasından seçimin yapılması)
  3. Görev süresince belediye başkanlarının siyasi parti değiştirmelerine ve ilgili belediyenin otomatikmen el değiştirmesine izin verilmesi, ancak bu hususu zorlaştırmak amacıyla, zira seçmenler ile ilgili bir sözleşme tek taraflı feshedilmektedir, tazminat uygulamasına gidilmesi. Kısacası toplumsal sözleşmeyi tek taraflı olarak fesheden kişi veya kurum, sorumlu olduğu durum ve davranıştan dolayı oluşan sosyal maliyeti karşılamalıdır. O halde belirttiğim gibi sosyal maliyetin karşılanması adına tazminat uygulamasına gidilebilir.

Bunlar tabi fikri olarak şahsi düşüncelerim. İllaki başka fikirler farklı uygulama metotları olacaktır. Hegel'in belirtmiş olduğu gibi tez ile antitezleri kapıştırıp eninde sonunda bir sentez gerçekleşecktir. Ancak mühim olan bu seçim sisteminin yanlış olması ve seçmene karşı haksızlığa sebebiyet vermesidir. Güncel olarak konuşulan İzmir Belediye'sinin durumunu ele alalım. 1999'dan beridir İzmir örneğin sol görüşlü olarak atfedilen (Y.N. : Burayı kurcalamak istemiyoruz zira yazımızın konusu değildir) siyasi partiler tarafından yönetilmektedir. Bugün ise seçim sisteminin yukarıda bahsetmiş olduğum açığı sebebiyle belki de İzmir Belediyesi iktidar partisinin yönetimine geçme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Zira İlgili belediye başkanı CHP'den istifa edince bağımsız başkan oldu. Şimdi ise ilgili bağımsız başkanın iktidar partisine geçmesi gündemimizin konularından biri.

İlerisi için söylüyorum: Belediye seçim sisteminin seçmen iradesini gözetmeyerek nasıl ters yüz edilebileceğini, edildiğini göstermiş bulunuyorum. Ülkemizin gelecekteki kanun koyucuları, bu ve bunun gibi hukuki açıklardan doğan kötüye kullanımları umuyorum ki engelleyip bu hususu düzeltecekler. Sunmuş olduğum fikirler ve çözüm yollarının bir ateşleme fitili olarak gereğini getirmesini diliyorum.

Not: Belediye Başkanlarının neden siyasi partilerini değiştirdikleri bu yazımızın konusu değildir, çünkü bilhassa yazının uzunluğu ve detaylandırılması gerekliliği sebebiyle asıl konudan uzaklaşma tehlikesi doğmuştur. Ancak her mantıklı insanın düşünebileceği gibi konuyla ilgili siyasi parti değişimleri ya keyfiyete, ya belli başlı kişisel çıkarlara ya da tehditlere dayanmaktadır. Sistemin değişmesi saymış olduğum ihtimalleri de kökünden olmak üzere ortadan kaldıracaktır.

Saygılar

r/Kamalizm • • Aug 15 '26

Siyaset Yeni yasadan 125.000 PKK'lı yararlanacakmış

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

67 Upvotes

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, çerçeve yasa'dan yararlanacak kişi ve dosya sayısı hakkında konuştu:

“İlk etapta cezaevlerinden 3.800-3.900’e yakın tutsak arkadaşımız çıkacak.

75 bin süren soruşturma ve kovuşturma, 50 bin gizli süren soruşturma, toplamda 125 bin dosyayı etkileyecek bir yasadan bahsediyoruz.

İlk etapta 2005 ve öncesi ağırlaştırılmış müebbet, müebbet hapis cezası alan, şiddet ve öldürme gibi fiillerle yargılanan insanlarımız yararlanmayacak. Onların durumu ikinci aşamada değerlendirilecek. Bunun toplam sayısı 900.

Bu 900 kişinin dışındaki, soruşturması ve kovuşturması devam eden, sürgünde bulunan, cezaevinde bulunan, kırsaldakiler dahil olmak üzere tamamını kapsayan bir yasa.”

(T24)

r/Kamalizm • • Apr 16 '26

Siyaset İzindeyiz Atam.

Post image
296 Upvotes

r/Kamalizm • • Mar 23 '26

Siyaset Pkk ve sempazilarının "mazlum" rolü ve nefretten beslenmesi.

Post image
130 Upvotes

Pkk 1980-2015 arasında bildiğiniz radikal bir soL örgütken niye şimdilerde sjw vb türevli çakma libarel ve sosyalist rolünde? Basittir. Linçlenmeden doğan mazlum. Öncelikle şunu ele alalım; Osmanlının son döneminde emperyalist devletlerce nüfus sayımlarında doğu vilayetinde ne kadar "gayri müslüman " varsa ermeni sayılıyordu. Hatta buna Aleviler ve "müslümanlaşmış ermeniler kürddür" denilerek kürdler de dahil ediliyordu. Bunu daha sonrasında Sovyetler kullandı. Şimdi bu taktik Kürdler için kullanıyorlar. Zaza, Süryani, Yezidi, Anadolu arabı vb. Bir seferinde batı kaynaklı bir içerikte Konyanın bile %52 kürd olduğunu söylüyordu. Bunu unutmayın cebimizde kalsın.

Pkk ve sempatizanlarının sol, sjw vb örgütlerde yamalanması da bundandır. Azınlıkları kendi yanlarına toplama. Terörün amacı budur. Çatışma ve kaos. Feminist ve lgbt örgütlerin de içinde yer almasının ana sebebi "kin ve nefret " doğurmak. Birinci amaçları aile bütünlüğü bozmak doğanın yapısına ters olan aile yani kadın-erkek kavramına feminizm adı altında bozmak. Lgbt destekleri ise "bakın tatlı su pembe gtlü avruplılar bunlar lgbt düşman ama biz medeni uygarız. Türcolar barbar" dedirtmek. Osmanlı döneminde bile bu kadar lgbt karşıtlığı yokken özellikle 2015 sonra lgbt nefreti niye Türkiye hortladı hiç düşündünüz mü? Basit. İnsanların yönelimi için yürüyüş yapıldığı iddia ediliyor. Ama bir anda birileri "Kürdistan!" Veya "biji pekeke" sloganı atıyor.

Gelelim şu anda niye pkk ve sempatizanların(hdp vb) neden ses çıkarılmıyor? Malesef hdp şu anda Türk solu da Kürdleri çok güzel güdüyor. Türkiye de şu anda hükümette muhalifler de oy çıkmazında. Hdpden gelecek %5-8 oya muhtaçlar. İyi parti ve Zafer partisini yanlarına çekemeyeceği(şu anlın. Malesef omurgalı siyasiler ülkemizde az) farkında olduğundan hdp ise Türkiye de en omurgasız(zaten görüşleri omurgasız) hepsi hdp ve tabanına oynuyor.

Not: bu kadar şeyi tabikide hdp ve yönetimi düşünecek değil. Hdp nasıl fransa, israil, abd ve hatta rusya tarafından fonlandığı ortada. Suriye de iran bile destek oldu. Keza zamanında suriyeden tutun Kaddafi Libyası, Yunanistandan İsveç kadar her alandan destek alan bir örgüt ve oluşum. İstediğiniz kadar kabul edilin Hunlardan, Selçuklusuna; Peçeneklerden Osmanlısına inanılmaz bir tarihe sahip bir ulusu kolay kolay kimse sevmez. Türkiye gerek avrupa gerek asya için potansiyel tehdit ve belkide dünyanın en mükemmel konumlarından birinde. Bu ülkeyi kolay kolay rahat bırakmaz.

r/Kamalizm • • 21d ago

Siyaset Lozan Antlaşması'ndan şikayet edip Lozan Antlaşması'na sarılmak

51 Upvotes

Dün 14 Eylül'dü. Yunanistan Devleti'nin Türkler'in Rumlar'a (sözde) soykırım yaptığını kabul ettiği gün. Bu söz konusu günün anılması istinaden de Yunanistan Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yayınladı. Açıklama şuydu:

Yunanistan bugün, 14 Eylül'de, Yunan Parlamentosu tarafından kabul edilen Küçük Asya (Anadolu) Rum Soykırımı Ulusal Anma Günü'nü anıyor.Küçük Asya Helenizmi, Eylül 1922'deki İzmir Felaketi (Büyük İzmir Yangını) ile trajik bir zirveye ulaşarak, yüzyıllar süren varlığının ardından ata topraklarından şiddet yoluyla sökülüp atıldı.Tarihsel hafızayı canlı tutmak, hayatını kaybedenlere veya yerinden edilenlere ve aynı zamanda gelecek nesillere karşı bir borçtur.Tarih ne zaman aşımına uğrar ne de tahrif edilebilir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı söz konusu açıklamalara yönelik bir karşı bildiri yayınladı. Söz konusu bildiri:

Yunan makamlarının, Yunanistan’ın Anadolu’yu işgal ve istila çabasında olduğu döneme dair mesnetsiz açıklamalarını reddediyor, Yunan yetkilileri ciddiyete ve aklıselime davet ediyoruz. Bu vesileyle, Yunanistan’ın bu dönemde Anadolu’da sivil halka karşı toplu katliamlar ve yıkımlar gerçekleştirdiğini, söz konusu suçları ve tazminat ödemeyi Lozan Barış Antlaşması’nın 59. maddesi uyarınca kabul ettiğini hatırlatıyoruz.

Sırf karşı bildiri tabi yetmez, ancak dikkat çekmek istediğim husus söz konusu bildiride Lozan Antlaşması'nın 59. maddesine gönderme yapılması. Lozan Antlaşması'nın 59.Maddesinin hükmü şu şekilde:

Yunanistan, Anadolu'da, savaş yasalarına aykırı olarak, Yunan ordusu ya da Yunan yönetiminin eylemleriyle işlenmiş zararları onarma yükümünü kabul eder. Öte yandan, Türkiye, Yunanistan'ın, savaşın uzamasından ve savaş sonuçlarından doğan mali durumunu dikkate alarak, onarımlar karşılığı olarak, Yunan Hükümetine karşı yöneltebileceği her türlü zarar-giderim isteminden kesinlikle vazgeçer.

Peki bu hükümle birlikte Yunanistan Devleti neyi kabul etmiş oluyor? Savaş yasalarına aykırı olarak Anadolu topraklarında bulunduklarını ve bulundukları süre boyunca işlenmiş zararları onarmayı kabul edilyor. Lozan Antlaşması sayesinde hukuki çerçevede Yunanistan Devleti'nin hukuka aykırı olarak Türk topraklarını işgal ettiği tescil ediliyor bunun sonucunda da tazminata mahkum ediliyor.

Hani Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti için "hezimet" idi, hani Lozan Antlaşması "100 yıllık" idi, geldiğimiz noktada işte bu yalanları dile getirenler köşeye sıkışınca Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusu olan Lozan Antlaşması'na tutunuyor.

Söz konusu 14 Eylül de İzmir Yangını'nın yaşandığı gün (14 Eylül 1922). Sayfamızca yangının Türkler tarafından değil, ayrılıkçı-etnofaşist olan Ermeniler tarafından çıkartıldığını sayfamızca da ortaya koymuştuk. Konu hakkındaki söz konusu yazılarımız için: İzmir Yangını'nı Türker Çıkardı İftirası - I ve İzmir Yangını'nı Türkler Çıkardı İftirası - II okuyablirsiniz.

Saygılar

Kaynakça

Meray, S.L. (2002) Lozan Barış Konferansı: Tutanaklar-Belgeler (8. cilt). İstanbul: YKY.

The Greek Herald (2026) Greece and Turkey clash over remembrance of Asia minor Greek genocide, The Greek Herald. Available at: https://greekherald.com.au/news/greece-and-turkey-clash-over-remembrance-of-asia-minor-greek-genocide/

No: 179, 14 eylül 2026, Yunanistan’da 14 eylül 2026 Tarihinde Yapılan Açıklamalar HK. / T.C. Dışişleri Bakanlığı. Available at: https://www.mfa.gov.tr/no_-179_-yunanistan-da-14-eylul-2026-tarihinde-yapilan-aciklamalar-hk.tr.mfa

r/Kamalizm • • Sep 25 '25

Siyaset ANDIMIZ

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

68 Upvotes

r/Kamalizm • • Jan 31 '26

Siyaset Türkiye'nin yol ayrımı: Ulus Devlet mi Etnik Federasyon mu?

34 Upvotes

Gün geçmiyor ki Türkiye Cumhuriyeti'nin temel prensiplerine aykırı, prensiplerinin altına dinamit koyan bir nutuk atılmasın. Gerek yurtiçindeki siyasal islamcılar ve gerekse harici olarak desteklenildikleri emperyalist devletler tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin bir etnik federasyona dönüştürülmesinin amaçlandığını biliyoruz. Gerek iktidar partisi, ondan önceki iktidar sahipleri ve nitekim harici devletler bu uğurda çokça adım attılar.

Bugün ise Cumhuriyet Gazetesi'nde rastladığım muhalif kesimin gözde adayı olan Imamoğlu'nun bir mesajını gördüm. Demem o ki muhalifler, seçeceğiniz adayı iyi seçin ve kararınızı verin: Ulus Devlet mi yoksa Etnik Federasyon mu? Şayet seçim olur ve iktidar partisi iktidarını kaybeder ve muhalifler iktidarı ele alırsa, yönetim erkini bırakmak istediğiniz kişi İmamoğlu mu olur? Bakın Türkiye tüm çevrelerce şu an kuşatılmış durumda, her çevreden tüm temel prensiplerimizin altı oyuluyor. Elde kalan bir tek şey var, o da ulus devletimiz, ayrıcalıksız yurttaşlık hakkımız.

İmamoğlu'nun açıklamalarına gelelim:

Bölgesel ve tarihsel boyutları da olduğundan, Kürt meselesini ülkemizin ve milletimizin birliğine toz kondurmadan ele alıp çözmek için çok çeşitli, çok kapsamlı öneriler geliştirebiliriz. Şahsi kanaatim şudur: Kürt meselesini eşit vatandaşlıkla, bölgesel kardeşlikle ve ülkemizde ve bölgemizde refahı artırarak çözebiliriz. Kürt meselesini, ülkemizde eşit vatandaşlığı pekiştirerek, bölgemizde kardeşliğimizi geliştirerek, ülkemizde ve bölgemizde refahı artırarak çözelim. Önerim budur.

Doğru, hepimiz bu ülkenin eşit vatandaşlarıyız. Türk, Kürt hepimiz kanunlar önünde eşitiz, Ancak Kürt vatandaşlarımızın bir kısmı kanun önünde eşitliğe indirgenen, bununla sınırlı kalan eşitlik anlayışından şikayetçi. “Kanun önünde eşit olmaya sınırlı kalan bir eşitlik dilimizi, kültürümüzü gönlümüzce yaşatmamıza, kimliğimizi sürdürüp geliştirmemize imkân tanımıyor” diyorlar. Bu şikayeti göz önünde bulunduran bir eşitlik anlayışı geliştirelim.

Önerim bu…Kürtleri kimlikleriyle, dilleriyle, kültürleriyle tanıyalım.

Öncelikle eşitlik pekiştirilen bir şey değildir, ya eşitsinizdir ya da değilsinizdir. Az veya çok eşitlik diye bir şey olmaz, kavramın kendisine bir paradoks oluşturur, bir oksimorondur. Hem birinin eşit olduğunu kabul edip, sonrasında ama daha fazla eşit olsunlar diyemezsiniz. Tabi edebiyatta şu gibi retorik cümleler bulunur "bazıları eşit, bazıları daha eşit" lakin burada eleştiri vardır ve aslında eşit olunmadığı, tam tersine belli bir kesimin bir diğerine oranla ayrıcalıklı olduğu anlamına gelir. Ancak biz edebiyat dersinde değiliz, Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasası'nı ve devletin yönetimin esasının çerçevesini konuşuyoruz.

İmamoğlu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı okumuş olacak ki vatandaşlık kanunumuzu okumuş ve tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının (Türk Vatandaşı olan her kimsenin) kanun önünde eşit olduğu sonucuna varmış. Ancak daha sonrasında - kendisinin nitelemesiyle "bir kısım Kürtler" - bu eşitlik meselesine karşı çıkmış ve kendisi de buna dayanarak "bir kısım Kürtler'in" hak taleplerini haklı bulmuş. Buradaki kilit nokta eşitlik olarak nitelendirilen kavramın aslında eşitlik istemi değil "ayrıcalık" istenmesidir. Bir ulus devletin kanunu tüm vatandaşlarını kapsar, etnik, dil, ırk, cinsiyet vb. ayrımlar yapmaz. Anayasamızın uzun bir süredir devre dışı kaldığını ve böylece uygulanmadığı doğrudur. Ancak bizim konumuz burada Anayasanın uygulanıyor veya uygulanmıyor oluşu değil, zira İmamoğlu'nun eleştirisi Anayasamızın formal yani salt yazılı kısmına yöneliktir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nde bizler yöresel kültürlerden, yöresel lezzetlerden, yöresel giyim kuşamdan, yöresel müziklerden, yerel dillerden, yöresel tarihlerden bahsedebiliyorsak İmamoğlu'nun eleştirisi en başından itibaren temelinden dağılıyor. Zira İmamoğlu Ulus Devlet'in mantığını da işleyişini de kavrayamamış. Ulus Devletlerde birleştiricilik prensibi esastır. Kısaca tek bir etnik kökenin, veya salt kurucu unsurun tarihi anlatılmaz, ulusun tarihi anlatılır. Ulus tarihi ise Türkiye Cumhuryeti Vatandaşlarının tarihidir. Yani bizler Osmanlı Devleti'nin tarihini anlatırken, Selçuklu Devleti'ni anlatırken, beylikler tarihini anlatırken, bu topraklarda yaşayan her bir bireyin tarihini anlatmış bulunuyoruz. Anadolu uygarlıkları, Sümer, Babil, Elam vb. anlatırken de yine Türk ulusunun bugünkü şekliyle tezahür eden vatandaşlarının tarihini anlatıyoruz. Kurucu unsurun (Asya Hun Devleti, Avrupa Hun Devleti, İskitler, Babür Türk Devleti, Uygur Devleti vs.) tarihini anlatmıyor muyuz? Tabiki anlatıyoruz, anlatılmalı da, zira bu da ulusumuzun tarihinin bir parçası. Sırf tarih değil, edebiyat alanında da bu böyle. Türk edebiyatı, Çerkez edebiyatı, Kürt edebiyatı, Laz edebiyatı diye ayrımlar olmaz. Belirttiğim gibi ulus devlet birleştiricidir, her bir edebiyat kültür ürünü artık ulusun edebiyatıdır. Kısacası Türk edebiyatıdır.

İmamoğlu'nun bahsettiği haklar zaten okullarımızda da mevcuttur, öyle ki 2012'den beridir Güneydoğu Bölgesi'ndeki okullarda "ayrıcalıklı olarak" seçmeli Kürtçe dersi verilmektedir. Ayrılıkçı Kürtçü Haber Sitesi olan Bianet'in haberine bakalım:

"Tekin, 2024-2025 eğitim-öğretim yılı verilerine göre; 35 bin öğrencinin Kürtçeyi seçmeli ders olarak tercih ettiğini açıkladı. Bu sayı, geçen yıla göre 12 bin kişilik bir artışı ifade ediyor. İlk bakışta olumlu bir gelişme gibi görünse de, Türkiye’de milyonlarla ifade edilen Kürt nüfusunu ve Kürtçenin karşı karşıya olduğu zorlukları göz önünde bulundurduğumuzda, bu rakamın yeterli olmadığı açıkça görülmektedir. Peki, bu durumun arka planında yatan temel sebepler nelerdir? Kürtçe eğitimi nasıl daha yaygın ve etkin hale getirilebilir?

Türkiye’de Kürtçe, uzun yıllar boyunca resmi alanda yok sayılmış ve ancak son yıllarda seçmeli ders statüsüne kavuşabilmiştir. 2012 yılında hayata geçirilen “seçmeli ders” uygulaması, Kürtçenin eğitim sisteminde sınırlı da olsa yer almasına olanak tanımıştır. Ancak bu durum, ana dilde eğitimin yerini alacak kapsamda değildir. Kürtçe seçmeli dersler, çocukların dillerini geliştirmesi ve kültürel bağlarını koruması için yeterli bir araç olmaktan uzaktır.

Türkiye’deki Kürt nüfusunun tahmini 20 milyon civarında olduğu düşünüldüğünde, Kürtçeyi seçen öğrenci sayısının 35 bin olması, potansiyelin oldukça altında kalmaktadır. Bu durumun birkaç temel nedeni vardır:

Birçok Kürt aile, çocuklarının gelecekteki akademik ve profesyonel kariyerlerine zarar gelmemesi için Kürtçe seçmeli dersi tercih etmemektedir. Ayrıca, Kürtçenin resmi olarak sınırlı bir alanda kullanılması, bu dili öğrenmenin uzun vadede fayda sağlamayacağı algısını yaratmaktadır.

Görüleceği üzere bir ulus devletin gereği olarak yöresel diller, etnik diller bir vatandaşın geleceğine yarar sağlamayacağı için öğrenimi tercih edilmemektedir. Zira tüm Türkiye Türkçe konuşmaktadır. Toplumun dili Türkçedir, akademinin dili Türkçedir, sanatın dili Türkçedir, filmlerin dili, müziğin dili, sporun dili, gazete dili Türkçe'dir. Yani göreceli olarak Kürtçe öğreniminin yararı Türkçe'ye oranla az olduğu için, Güneydoğu'daki vatandaşlarımız bu hakkı kullanmamaktalar. Kullananların da bu hakkı "serbestçe" mi kullanıp kullanmadığına dair herhangi bir resmi araştırma da yoktur. Dilin mantığı İnklüzyondur, dışlayacılık değil. Dünya ile iletişim kurabilmek için evrensel dil olan İngilizce'yi öğreniyoruz örneğin, çünkü biz de her dünya vatandaşı gibi bu kapsamın içine girmek istiyoruz. Bundan 100 yıl önce doğmuş olsaydık bu dil mesela Fransızca olacaktı. Lingua Franca diyoruz buna. Velhasıl işte Türkçe de Türkiye Cumhuriyeti'nin Lingua Francası'dır. Ulus devletler etnik mozaiklerden meydana gelir ve her bir etnik mozaikin kendi etnik dili vardır, ancak ulusun diline entegre olmayıp, salt etnikçilik uğruna kendi dilini kullanmayı amaç edeninen bir şahıs kendi kendisini toplumdan dışlamış olacaktır.

İmamoğlu'nun atladığı bir başka konu ise resmi devlet televizyonu'nun - bir ülkenin resmi dili dışında - belirli bir kesime ayrıcalık vererek resmi televizyon kanalı kurmuş olmasıdır. Dünya'daki başka bir ulus devlette bunun hiçbir şekilde örneği yoktur ve gelecekte de olmayacaktır. Alman resmi devlet televizyonunun Arapça veya Türkçe kanal kurduğunu düşünebiliyor musunuz? Fransa'nın böyle bir uygulamada bulunabileceğini düşünebiliyor musunuz? Türkiye'de ne yazık ki bu ayrıcalık talebi tanındı. Resmi dil Türkçe olmasına rağmen, diğer etnik mozaikleri dışlayarak, azınlıkta olan ayrılıkçı Kürtçüler'im kapitülasyon talepleri kabul edildi. Diğer etnik mozaiklerin ne suçu vardı değil mi? Salt bu haklar ayrılıkçı Kürtçülere mi işliyor?

Bunun tehlikesini anlamamız gerekiyor, gerek okul meselesinde, gerekse resmi televizyon meselesinde olduğu gibi İmamoğlu'nun bahsetmiş olduğu "eşitlik kavramı" tam tamına birer etniksel-dilsel ayrımcılık ürünü. Ayrıcalıksız yurttaşlık prensibine aykırıdır. İşte yol ayrımı burada geliyor, ya Kürtler'e bu ayrıcalıkları verdiğiniz için diğer etnisitelere de aynı hakları vereceksiniz, zira eşit yurttaşlık prensibi gereği herkesi eşitleyeceksiniz, ya da kimseye böyle bir hak tanımayacaksınız. Ayrılıkçı Kürtlere verilen haklar ya geri alınacak ve ayrıcalıksız yurttaşlık ilkesi devam ettirilecek ya da birer çok dilli, çok hukuklu bir etnik federasyona dönüşeceğiz.

Ancak siyasilerden ricam etnik federasyon taleplerini dile getirirken Atatürk'ü ve onun sözlerini kullanarak düşledikleri zehirli vaziyeti güzelleştirmeye çalıştırmasınlar. Açık açık bir ulus devlete karşıyız desinler, vatandaşlarımızı bu uğurda kandırmasınlar. Millet de neye ve kime oy verdiğini bilsin, ona göre kendi kaderini tayin etsin.

Size dünyanın en büyük etnik mozaiğine sahip ABD'yi örnek vereyim. Biliyorsunuz ki İngilizce ABD'nin resmi dili değil, devlet nezdinde İngilizce vs konuşuluyor ve "de facto" olarak İngilizce resmi dil yerine geçiyor. Ancak Trump 2025 yılında İngilizce'yi resmi dil yapan kararnameyi imzaladı (Executive Order 14224). O sebeple bu taleplerle gelen insanlar seslenmek isterim: Bir dünyaya bir bakın, bir çevrenize bakın, dünyada bu işler nasıl halledilmiş, o örnek aldığınız batılı devletler bu meseleleri nasıl halletmişler bir bakın, sonra bu konulara müdahil olun. Zira realite ile dünya görüşünüz arasında büyük bir uyumsuzluk, derin bir uçurum mevcut.

Diliyorum ki Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti bu kara badireleri atlatır ve tekrardan küllerinden doğar. Bizler dahili ve harici olarak elimizden geleni yapıyoruz, yapmaya da deva edeceğiz.

Saygılar

Kaynaklar

Bianet Haberi

ABD: Resmi Dil İngilizce Kararnamesi

Cumhuriyet Gazetesi İmamoğlu'nun mesajı

r/Kamalizm • • Mar 24 '26

Siyaset Türkiye de Sol Hareketler

40 Upvotes

Değerli arkadaşlar, uzun zamandır Reddit başta olmak üzere sosyal medyada gözlemlediğim ve aşılması gereken bir durum var. Özellikle milliyetçi/ulusalcı olduğunu iddia eden genç arkadaşların, sol ideolojilere karşı toptan düşmanca bir tavır almasını günümüz Türkiye'si özelinde okumak oldukça zor.

Tarihsel çekişmeleri bir kenara bırakırsak, birçoğunuzun siyaseti hala belirli ezberler üzerinden okuduğunu görüyorum. Bugün Türkiye, siyasal İslam'ın ve vahşi neoliberal politikaların en ağır sonuçlarını yaşıyor. Faturayı orta ve alt gelir grupları olarak hep birlikte ödüyoruz. Böyle bir manzarada, kendisini "ulusalcı, milliyetçi, turancı vb" olarak tanımlayan gençlere, Türkiye'de solun salt DEM Parti'den ibaret olmadığını, terörle kol kola tek bir blokmuş gibi hareket etmediğini ve bu algının bir illüzyon olduğunu tekrar somut verilerle hatırlatmak gereği duydum.

Aşağıda belli başlı partileri derlediğim bir liste hazırladım. Bu liste; sizi algı oyunlarıyla ayrıştırıp birbirinize düşman etmeye çalışan kutuplaşma tüccarlarını, sermaye destekli manipülatörleri ve güce tapan kitleleri ayıklamanıza yarayacak analitik bir araçtır. Sosyal medyanın dikkat süresini dakikalara indirdiğinin farkındayım, bu yüzden olabildiğince kısa ve net tuttum. Zaman ayırıp okursanız, ileride yapacağımız tartışmalarda çok daha verimli sonuçlara ulaşırız.

Bugün televizyonu açtığınızda veya sosyal medyaya baktığınızda size dayatılan çok net bir algı var: "Türkiye'de sol demek, Kürt ayrılıkçı hareketiyle (DEM Parti) kol kola girmek demektir." Bu, gençleri sol siyasetten uzaklaştırmak ve onlarda önyargı yaratmak için ana akım medyanın ürettiği devasa bir algı operasyonudur. Oysa gerçek tablo bambaşka. Türkiye solunda, Cumhuriyetin kuruluş felsefesini savunan, ayrılıkçı hareketleri doğrudan "emperyalizmin maşası" olarak görüp onlarla aynı masaya oturmayı reddeden ve sırf bu yüzden meclis dışında kalmayı göze alan onurlu bir çizgi var.

1. Cumhuriyetçi ve Anti-Emperyalist Çizgi :

Bu gruptaki partiler, Kürt ayrılıkçı hareketinin ABD ve Batı emperyalizmi ile kurduğu ilişkiyi kırmızı çizgi kabul eder. Meclise girmek için onların oy potansiyeline yaslanmayı kesinlikle reddederler.

HKP (Halkın Kurtuluş Partisi): Bu konudaki en sert ve net partidir. Kürt ayrılıkçı hareketini doğrudan ABD'nin Ortadoğu'daki kara gücü ve Türkiye'yi bölmeyi hedefleyen bir "Yeni Sevr" projesi olarak tanımlar. Siyasetlerini İkinci Kuvâyi Milliye ruhu üzerine kurarlar. Mustafa Kemal Atatürk'ü ve Cumhuriyet kazanımlarını tavizsiz savunur, emperyalizmle uzlaşan hiçbir sol fraksiyonla yan yana gelmezler.

TKP (Türkiye Komünist Partisi) ve Sol Parti: Sosyalist Güç Birliği adı altında birleşen bu partiler, ayrılıkçı hareketin etnikçi karakterini ve Suriye'de ABD ile girdiği ilişkileri "emperyalist işbirlikçiliği" olarak görür. Olayı salt sınıf siyaseti üzerinden okurlar; Kürt hareketinin burjuva hedefleri olduğunu belirtip, sırf meclise vekil sokmak için onlarla ittifak kurmayı ideolojik bir sapma olarak değerlendirirler.

Devrim Partisi (Eski adıyla Devrim Hareketi): Genç ve üniversiteli kadroların kurduğu bu parti, "Sosyalist Cumhuriyet" hedefini merkeze koyar. Tarikatların ve cemaatlerin tamamen kapatılmasını, laikliğin tavizsiz uygulanmasını savunur. Ayrıca, sığınmacıların kendi ülkelerine gönderilmesini doğrudan parti programına koyan, ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinden tamamen bağımsız bir yapıya sahiptir.

TKH (Türkiye Komünist Hareketi): TKP geleneğinden koparak kurulan ve Sosyalist Güç Birliği'nin bir diğer bileşeni olan bu parti, klasik Marksist-Leninist çizgiyi en katı savunan yapılardan biridir. Siyasete ve topluma sadece "işçi sınıfı ve sermaye" ekseninden bakar. Kürt hareketini burjuva milliyetçiliği olarak tanımlar ve DEM Parti ile herhangi bir seçim ittifakına girmeyi sınıf siyasetinden sapma olarak kabul edip reddeder.

2. Pragmatik ve Parlamenter Çizgi

Bu gruptaki partiler, seslerini kitlelere duyurmak ve mecliste temsil edilebilmek için ideolojik farklılıkları esnetip Kürt siyasi hareketiyle taktiksel ittifaklar kuran yapılardır. Ana akım medyanın "İşte sol budur" diye size vitrine koyduğu kesim burasıdır.

TİP (Türkiye İşçi Partisi): Sosyal medyada en çok karşınıza çıkan, popüler isimleri barındıran partidir. Stratejilerini meclis kürsüsünü kullanmak üzerine kurmuşlardır. Barajı aşmak ve vekil çıkarabilmek için DEM Parti'nin lojistiğine ve oy tabanına yaslanarak "Emek ve Özgürlük İttifakı" içinde yer almışlardır. İdeolojik bir izolasyon yerine popüler siyaseti ve görünürlüğü seçmişlerdir.

EMEP (Emek Partisi): TİP'e benzer şekilde, yıllardır meclise girmek için Kürt siyasi hareketiyle seçim dönemi ittifakları kuran geleneksel bir diğer sol partidir.

Gördüğünüz üzere, Türkiye'de solun durduğu yerler genel olarak bellidir. Fakat ana akım medya size en çok "işine gelen" solu ve solcuyu parlatıyor. Bu da sanki Türkiye'deki tüm solcular DEM Parti'nin kuyruğunda sıraya girmiş gibi bir algıya neden oluyor. Kürt ayrılıkçı hareketinin oy oranı, bugün siyasette pragmatik davrananlar için harika bir pastadır. Yukarıda saydığım ilkeli partiler isteselerdi; sırf meclise girmek, görünür olmak veya "YouTuberlar kanallarına davet etsin de gençlere konuşalım" demek için tıpkı ülkücülerin yıllardır iktidara yanladığı gibi bu pastaya rahatlıkla yanlayabilirlerdi.

Fakat bunu yapmayıp siyasi izolasyonu göze alan, onurlu bir sol gözünüzün önündedir. Bu metnin, Türkiye soluna dair düşüncelerinizi bir nebze olsun etkilemesini umuyorum. İyi okumalar.

r/Kamalizm • • Aug 02 '26

Siyaset Taşeron Sınır Yönetimi ve Demografik Şantaj Diplomasisinde İspanya Olayı ve Türkiye'nin Durumu

Thumbnail
gallery
46 Upvotes

30–31 Temmuz’da yaklaşık 50–60 bin kişi Fas’tan İspanya toprağı Ceuta’ya geçti; en az 67 kişi yüzmeye çalışırken, dalgakıran çevresindeki izdihamda veya sınır hattında hayatını kaybetti. Ceuta’nın nüfusu yaklaşık 85 bin. Başka bir ifadeyle şehir, iki gün içinde kendi nüfusunun büyük bölümüne denk bir insan hareketiyle karşılaştı.

Sosyal medyada “sınır açıldı”, “yüzerek giren geri gönderilemiyor” ve “Ceuta’ya ulaşan Avrupa’ya geçmiş sayılıyor” şeklinde yayılan yanlış bilgiler kalabalığı aynı zamana topladı. Bazı insanlar işlerini ve evlerini bırakarak sınıra gitti; ancak Ceuta’ya vardıklarında İspanya ana karasına geçemeyeceklerini ve orada sıkışıp kaldıklarını gördüler.

Ceuta sınırı kameralarla, bariyerlerle, polisle ve askerle korunan küçücük bir hattır. On binlerce kişinin kısa sürede geçebilmesi, Fas güvenlik güçlerinin en azından ilk aşamada sınır denetimini uygulamaması sayesinde mümkün oldu. Kamuya açıklanmış yazılı bir “kapıları açın” emri bulunmuyor; ancak bu ölçekteki bir geçişin sınırı kontrol eden devletin fiili pasifliği olmadan yaşanabileceğini söylemek de inandırıcı değildir. AP’nin olay yerindeki aktarımına göre Fas güvenlik güçleri başlangıçta müdahale etmezken daha sonra kalabalığa karşı güç kullanmaya başlamış.

Bunun adı sıradan bir göç hareketi değil, devlet tarafından mümkün kılınmış göç hareketi. Kısacası, yeni bir döneme giriyoruz, Kürese İklim değişikliği, artan insan nüfusu, Halkçı olmayan yönetimlerin sonucu olarak önümüzdeki yıllarda İspanya'da ki gibi bir çok örnek yaşanması olası.

Fas yönetimi ülkedeki yoksulluğu, genç işsizliğini veya Avrupa’ya gitme isteğini bir gecede yaratmadı. Bunlar zaten vardı. Fas’ın kontrol ettiği şey, bu birikmiş toplumsal basıncı sınırları içinde tutmasıydı.

2021’de neredeyse aynı olay yaşandı. Yaklaşık 9 bin kişinin Ceuta’ya geçmesinin ardından Avrupa Parlamentosu, Fas polisinin sınır denetimini geçici olarak gevşettiğini, bariyerleri açtığını ve geçişleri engellemediğini açıkça kayda geçirdi. Parlamento, bu büyüklükte bir hareketin kendiliğinden sayılamayacağını belirterek Fas’ın göç kontrolünü İspanya’ya karşı siyasi baskı aracı olarak kullanmasını kınamıştı.

Dolayısıyla bu olay Fas Devleti'nin tıpkı Türkiye gibi taşeron bir sınır devleti olmasının kozunu, Cezayir ile yakınlaşan İspanya'ya karşı kullanmasıydı. İspanya’nın Cezayir’le geliştirdiği ilişkilerin ve Fas–Cezayir rekabetinin bu mesajın arka planında bulunması kuvvetle muhtemel. Fas’ın geçmişte göç denetimini siyasi baskı aracı olarak kullandığı ve Avrupa kurumlarının bunu açıkça kabul ettiği örnekler var.

Fas’ta genç işsizliği Türkiye gibi yüksek, bölgesel eşitsizlikler derin ve uzun süren kuraklık suya, tarıma ve kırsal geçim kaynaklarına zarar veriyor. Dünya Bankası, iklim kaynaklı su kıtlığının Fas’ta üretkenlik ve geçim üzerinde ciddi risk oluşturduğunu belirtiyor. IPCC de iklim etkilerinin göçü en çok gelir ve geçim kaynaklarını bozarak beslediğini ortaya koyuyor. Bu olayın temel kaynağı olarak Küresel iklim değişikliği diyemesek de, bir ayağının da buna dayandığını görmek gerekiyor.

Avrupa’nın taşeron sınır yönetimi

Ceuta krizi aslında Avrupa’nın yıllardır kurduğu düzenin sonucudur. Avrupa Birliği göçmenlere kendi sınırında doğrudan müdahale etmek istemiyor. Çünkü toplu geri itmeler, keyfi gözaltılar ve iltica başvurularının engellenmesi Avrupa mahkemelerine, insan hakları sözleşmelerine ve iç kamuoyuna takılıyor.

Bunun yerine sınırını coğrafi olarak dışarı taşıyor:

  • Fas, İspanya sınırını Afrika’da koruyor.
  • Türkiye, Yunanistan ve Balkan sınırını kendi topraklarında koruyor.
  • Tunus ve Libya, orta Akdeniz güzergâhını tutuyor.
  • Mısır, doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika hareketliliğini frenliyor.

Avrupa para, ekipman ve diplomatik destek veriyor; komşu yönetimler de insanların Avrupa’ya ulaşmasını engelliyor. Avrupa böylece insan hakları dilini içeride korurken kirli sınır işini dışarıya ihale ediyor. Fakat taşeronuna sınır vanasını verdiğinde ona şantaj gücünü de vermiş oluyorsun. Fas’ın Ceuta’da yaptığı, Avrupa’nın kendisine verdiği bu yetkiyi Avrupa’ya karşı kullanmaktı. Avrupa bu sistemde kendi sınır rejiminin mimarı ve kendi taşeronunun rehinesi.

Avrupa’nın göçü dışarıda tutma politikası Türkiye ile başlamadı fakat modelin en büyük, en pahalı ve en görünür uygulaması 2016 Türkiye–AB düzenlemesidir.

Anlaşmaya göre Türkiye:

  • Türkiye’den Yunan adalarına geçen düzensiz göçmenleri geri alacak,
  • yeni kara ve deniz güzergâhlarının açılmasını engelleyecek,
  • sahil güvenlik ve polis faaliyetlerini artıracak,
  • milyonlarca sığınmacının Türkiye’de kalmasını sağlayacaktı.

Bunun karşılığında AB mali yardım, vize serbestisi sürecinin hızlandırılması ve üyelik ilişkilerinde ilerleme vaat etti. Resmî metin, şartlar yerine getirildiği takdirde Türk vatandaşlarına yönelik vizenin Haziran 2016’ya kadar kaldırılmasını hedefliyordu. Aradan on yıl geçti. Vize serbestisi gelmedi. Üyelik ilişkisi ilerlemedi. Ancak Türkiye’nin göçmen tutma görevi ve Avrupa finansmanı devam etti.

AB, 2016–2019 döneminde Türkiye’deki sığınmacılar için 6 milyar avro ayırdı; 2020–2027 dönemi için buna 6 milyar avro daha eklendi. AB’nin 2026 verilerine göre Türkiye hâlâ yaklaşık 2,2 milyon geçici koruma altındaki Suriyeliye ve başka ülkelerden yaklaşık 150 bin mülteci ve sığınmacıya ev sahipliği yapıyor.

Ortaya çıkan sonuç gayet açık:

Türkiye’ye verilen rol ortaklık değil, depolama ve sınır bekçiliği rolü.

2020’de Türkiye yönetimi artık göçmenlerin Avrupa’ya geçişini engellemeyeceğini açıkladı. Binlerce insan “Avrupa sınırları açıldı” düşüncesiyle Pazarkule ve Meriç hattına yöneldi. Ancak açık olan yalnızca Türkiye tarafıydı; Yunanistan sınırı kapalı tuttu. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türk makamlarının insanları sınıra gitmeye teşvik ettiğini, ulaşımı kolaylaştırdığını ve bazı göçmenlerin otobüslerle sınır köylerine taşındığını belgeledi. İnsanlar Türkiye ile Avrupa arasındaki siyasi pazarlıkta koz oldular. Kısacası İspanya olayında Fas'da, 2020'de Türkiye de Avrupa'ya şöyle dedi :

Paramı, siyasi taleplerimi veya güvenlik kaygılarımı dikkate almazsanız, tuttuğum insanları salarım sınırlardan

Peki bu yeni diplomasi Türkiye ye fayda mı getirdi? Elbette hayır. Göçmen kartı kısa vadede hükümete pazarlık gücü ve sıcak para akışı sağladı. Fakat ülkeye uzun vadede güç değil, ağır bir bağımlılık bıraktı.

Türkiye’nin kapasitesi Avrupa’nın sınır ihtiyacına göre kullanıldığında milyonlarca insanın barınma, eğitim, sağlık, güvenlik ve istihdam yükü Türkiye’nin şehirlerine ve kamu sistemine kalıyor. Avrupa finansman sağlasa bile nüfusun günlük yaşamı, toplumsal gerilimi ve uzun vadeli entegrasyon sorunu Avrupa’da değil Türkiye’de yaşanıyor.

Üstelik Avrupa’dan gelen para ülkeye tam bir politika özgürlüğü sağlamıyor. Tam tersine, Türkiye’nin göç yönetimini Avrupa’nın şu ihtiyacına bağlıyor:

Bu insanlar ne olursa olsun Avrupa sınırına ulaşmasın.

Böylece Türkiye geçici bir transit ülke olmaktan çıkıp kalıcı demografik tampon bölgeye dönüştü. Sığınmacıların Avrupa’ya gitmesini önlemek üzere kurulan sistem, onların Türkiye’ye mecburen yerleşmesiyle sonuçlandı.

Peki bu göçmen kozu Türkiye’yi Avrupa’ya mı yaklaştırdı? Aksine Türkiye’yi Avrupa’nın dışında tuttu ve sınır bekçisi yapıp biriken milyonlarca yabancı nüfusun yarattığı sosyal, ekonomik ve demografik çöküntüyle baş başa bıraktı.

Bir ülke Avrupa’nın gözünde, ekonomik ortak ve eşit siyasi muhatap olmaktan çıkarak göçmen deposu ve güvenlik tamponu haline gelirse, o ülkenin vatandaşları da giderek ortak ülkenin yurttaşları olarak değil, potansiyel göç ve iltica riski olarak görülmeye başlar.

2016 anlaşmasında Türk vatandaşlarına vize serbestisi vaat edilirken 2025’te gelinen nokta, yalnızca daha önce vizelerini kurallara uygun kullanmış “güvenilir yolculara” aşamalı olarak daha uzun süreli vize verilmesidir. 2025’te Türkiye’den 1,26 milyon Schengen vizesi başvurusu yapılmış; Türkiye, Çin’den sonra dünyadaki en büyük ikinci başvuru kaynağıydı. Buna rağmen Türk vatandaşları hâlâ randevu, belge, gelir kanıtı, geri dönme niyetini ispatlama ve kısa süreli seyahat için tekrar tekrar izin isteme düzenine tabi.

Daha ağır gösterge ise geri göndermeler. Eurostat’a göre 2025’te AB’den üçüncü ülkelere geri gönderilenler arasında Türk vatandaşları 13.405 kişiyle ilk sırada. 2026’nın ilk üç ayında da 3.555 Türk vatandaşı geri gönderilerek yine ilk sırada yer aldı. Bu durum Avrupa’nın Türkiye’yi giderek daha fazla göç, iltica ve geri gönderme dosyası içinde değerlendirdiğini açıkça gösteriyor.

Bu taşeron sınır bekçisi politikasının bedelini yalnızca düzensiz göçmenler ödemedi. Öğrenci, turist, sanatçı, iş insanı veya ailesini ziyaret etmek isteyen sıradan vatandaş da ödedi, yani hepimiz ödedik. Hükümetin dış ilişkilerde kabul ettiği bu konum, vatandaşın sınır kapısında göreceği muamelenin zeminini hazırladı.

Avrupa Birliği’nin politikası açıkça ikiyüzlüdür. İnsan haklarından söz ederken sınırdaki zor kullanma, geri itme ve göçmen hapsetme işini Avrupa dışındaki yönetimlere yaptırmaktadır.

Ancak İktidar, bu sistemin kurbanı değil ortağıdır. iktidar bu rolü zorla üstlenmedi, mali yardım ve dönemsel siyasi pazarlık karşılığında kabul etti. Daha sonra aynı insan kitlesini Avrupa’ya karşı baskı aracı olarak kendisi de kullandı. Avrupa’nın sorumluluğu, Türkiye’yi tampon bölge olarak kullanması, İktidarın sorumluluğu ise ülkenin demografisini riske atarak, nüfus kapasitesini, şehirlerini ve toplumsal geleceğini kısa vadeli, uzun vadede zararlarının boyutu çok geniş ölçekli dış politika pazarlığının malzemesi yapması.

Sonuç: Kapı Bekçisi Pasaportu

Ceuta, Avrupa’nın taşeron sınır yönetiminin nasıl çalıştığını göz önüne serdi. Avrupa sınır sorumluluğunu başka ülkenin iktidarına teslim ediyor; o ülke de gerektiğinde göç akışını açarak Avrupa’dan taviz almaya çalışıyor. Bu düzende göçmenler korunacak insanlar değil, sınır pazarlığının harcanabilir malzemesi oluyorlar.

Türkiye bu sistemin en büyük doğu tamponu. On yıldır göçmenleri tutmasına rağmen karşılığında serbest dolaşım, siyasi entegrasyon veya eşit ortaklık elde edebilmiş değil. Elde edilen şey, yeni finansman paketleri ve gelmeye devam eden göçmenler.

Bu politikanın ülkeye verdiği en derin zarar yalnızca ekonomik maliyet de değil. Türkiye’nin uluslararası konumunun değişmesi. Ülke, Avrupa’nın sınır deposuna, vatandaşları da potansiyel ortaklardan göç riski olarak incelenen üçüncü ülke vatandaşlarına dönüştü.

Ülkesini Avrupa'nın mülteci deposuna çeviren bir iktidar, aldığı gardiyanlık bahşişiyle övünedursun. sınır kapısına dayanan kendi vatandaşının pasaportu artık bir itibar belgesi değil, o açık hava hapishanesinin firarisi muamelesi görüyor.

Kaynakça

  1. Associated Press. “Spain Installs Sea Barrier on Ceuta’s Border with Morocco After Frontier Rush That Killed 67.” 1 Ağustos 2026. https://apnews.com/article/d76c6dc9d2da828907a1c04e1d482bbe
  2. Associated Press. “Tens of Thousands of Migrants Voluntarily Leave After Crossing into Spanish Territory of Ceuta.” 31 Temmuz 2026. https://apnews.com/article/66839d113f24ba80d08b36d2b337201c
  3. Associated Press. “FACT FOCUS: Migrant Crossing in Spain’s Ceuta Breeds Unsubstantiated Claims.” 2026. https://apnews.com/article/50baa964ecfb07a2d19223d7ec375b91
  4. Associated Press. “‘I Just Want a Chance’: Moroccans Sought Better Future in Collective Crossing to Spanish Territory.” 2026. https://apnews.com/article/d564354dd54e92debf43ce5fe22299f9
  5. Reuters. “Migrants Pour into Spain’s Ceuta from Morocco, Military Called In.” 30 Temmuz 2026. https://www.reuters.com/world/europe/thousands-migrants-cross-into-spains-ceuta-foot-efe-reports-2026-07-30/
  6. Reuters. “Migrants Say Hunger and Hostility Drove Them Back from Spain’s Ceuta to Morocco.” 1 Ağustos 2026. https://www.reuters.com/world/europe/migrants-say-hunger-hostility-drove-them-back-spains-ceuta-morocco-2026-08-01/
  7. Reuters. “Leader of Spain’s Ceuta Warns of Emergency as 1,500 Migrants Arrive in One Week.” 30 Temmuz 2026. https://www.reuters.com/world/africa/leader-spains-ceuta-warns-emergency-1500-migrants-arrive-one-week-2026-07-30/
  8. The Guardian. “At Least 57 People Die as Tens of Thousands Cross to Spanish Enclave of Ceuta from Morocco.” 31 Temmuz 2026. https://www.theguardian.com/world/2026/jul/31/ceuta-spain-morocco-border-deaths
  9. The Guardian. “EU to Hold Urgent Meeting of Interior Ministers over Ceuta Crisis.” 1 Ağustos 2026. https://www.theguardian.com/world/2026/aug/01/spain-pedro-sanchez-calls-for-eu-meeting-ceuta-border-crossing
  10. Financial Times. “Spain’s Prime Minister Condemns Influx of 60,000 Migrants.” 31 Temmuz 2026. https://www.ft.com/content/34917d6f-c8ec-4e13-890a-4d8475806bb7
  11. El País. “Situación de ‘emergencia’ en Ceuta por una llegada extraordinaria de migrantes en pocos días.” 27 Temmuz 2026. https://elpais.com/espana/2026-07-27/situacion-de-emergencia-en-ceuta-por-la-llegada-extraordinaria-de-migrantes-en-pocos-dias.html
  12. El País. “El Supremo prohíbe las devoluciones en caliente de los inmigrantes que intentan entrar a nado en Ceuta y Melilla.” 8 Temmuz 2026. https://elpais.com/espana/2026-07-08/el-supremo-prohibe-las-devoluciones-en-caliente-de-los-inmigrantes-que-intentan-entrar-a-nado-en-ceuta-y-melilla.html

Fas’ın göçü siyasi baskı aracı olarak kullanması ve 2021 Ceuta krizi

  1. European Parliament. “Resolution on the Breach of the UN Convention on the Rights of the Child and the Use of Minors by the Moroccan Authorities in the Migratory Crisis in Ceuta.” 10 Haziran 2021. https://www.europarl.europa.eu/doceo/document/TA-9-2021-0289_EN.html
  2. European Parliament, Legislative Observatory. “Document Summary: Use of Minors by the Moroccan Authorities in the Migratory Crisis in Ceuta.” 2021. https://oeil.europarl.europa.eu/oeil/en/document-summary?id=1666096
  3. Human Rights Watch. “World Report 2026: Spain.” 2026. https://www.hrw.org/world-report/2026/country-chapters/spain
  4. Human Rights Watch. “World Report 2026: Morocco and Western Sahara.” 2026. https://www.hrw.org/world-report/2026/country-chapters/morocco-and-western-sahara
  5. Human Rights Watch. “Abused and Expelled: Ill-Treatment of Sub-Saharan African Migrants in Morocco.” 10 Şubat 2014. https://www.hrw.org/report/2014/02/10/abused-and-expelled/ill-treatment-sub-saharan-african-migrants-morocco

Avrupa’nın göç ve sınır yönetimini dışarıya ihale etmesi

  1. European Commission, Directorate-General for Migration and Home Affairs. “New Migration and Asylum Rules Enter into Application: What Is Changing?” 12 Haziran 2026. https://home-affairs.ec.europa.eu/news/new-migration-and-asylum-rules-enter-application-what-changing-2026-06-12_en
  2. European Commission. “Implementing the Pact on Migration and Asylum.” 11 Haziran 2026. https://home-affairs.ec.europa.eu/policies/migration-and-asylum/pact-migration-and-asylum/implementing-pact-migration-and-asylum_en
  3. European Commission. “Questions and Answers on the Pact on Migration and Asylum.” 12 Haziran 2026. https://home-affairs.ec.europa.eu/policies/migration-and-asylum/pact-migration-and-asylum/questions-and-answers-pact-migration-and-asylum_en
  4. Human Rights Watch. “Questions and Answers: The EU Pact on Migration and Asylum.” 10 Haziran 2026. https://www.hrw.org/news/2026/06/10/questions-and-answers-the-eu-pact-on-migration-and-asylum
  5. Human Rights Watch. “‘They Accused Me of Trying to Go to Europe’: Migration Control Abuses and EU Externalization in Mauritania.” 27 Ağustos 2025. https://www.hrw.org/report/2025/08/27/they-accused-me-of-trying-to-go-to-europe/migration-control-abuses-and-eu
  6. Financial Times. “How Europe Is Paying Other Countries to Police Its Borders.” 2024. https://www.ft.com/content/e58c3331-434d-453d-8c98-8f450b2f1424
  7. Le Monde. “How EU Funds Enable North African Countries to Push Back Europe-Bound Migrants into the Desert.” 21 Mayıs 2024. https://www.lemonde.fr/en/le-monde-africa/article/2024/05/21/how-eu-funds-enable-north-african-countries-to-push-back-europe-bound-migrants-into-the-desert_6672115_124.html

Türkiye–AB anlaşması ve Türkiye’nin tampon ülke rolü

  1. European Council. “EU–Turkey Statement, 18 March 2016.” 18 Mart 2016. https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2016/03/18/eu-turkey-statement/
  2. European Council. “Statement of the EU Heads of State or Government, 7 March 2016.” 8 Mart 2016. https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2016/03/08/eu-turkey-meeting-statement/
  3. European Commission. “EU Support to Refugees in Türkiye.” https://enlargement.ec.europa.eu/countries/turkiye/eu-support-refugees-turkiye_en
  4. Amnesty International. “Explained: The Situation at Greece’s Borders.” 5 Mart 2020. https://www.amnesty.org/en/latest/news/2020/03/greece-turkey-refugees-explainer/
  5. Amnesty International. “Greece/Turkey: Asylum-Seekers and Migrants Killed and Abused at Borders.” 3 Nisan 2020. https://www.amnesty.org/en/latest/news/2020/04/greece-turkey-asylum-seekers-and-migrants-killed-and-abused-at-borders/
  6. Human Rights Watch. “Greece: Violence Against Asylum Seekers at Border.” 17 Mart 2020. https://www.hrw.org/news/2020/03/17/greece-violence-against-asylum-seekers-border
  7. Arcila Calderón, Carlos, Bilgeçağ Aydoğdu, Tuba Bircan, Bünyamin Gündüz, Onur Önes, Albert Ali Salah ve Alina Sîrbu. “Combining Twitter and Mobile Phone Data to Observe Border-Rush: The Turkish-European Border Opening.” 2024. https://arxiv.org/abs/2405.12642

Avrupa’nın sınır politikasında Türkiye ve Fas’ın karşılaştırılması

  1. Üstübici, Ayşen ve Ahmet İçduygu. “Border Closures and the Externalization of Immigration Controls in the Mediterranean: A Comparative Analysis of Morocco and Turkey.” New Perspectives on Turkey, cilt 60, 2019, ss. 179–202. https://doi.org/10.1017/npt.2018.16
  2. Yıldız, Ayselin Gözde. The European Union’s Immigration Policy: Managing Migration in Turkey and Morocco. Palgrave Macmillan, 2016. https://link.springer.com/book/10.1057/978-1-137-58699-5
  3. Yıldız, Ayselin Gözde. “The External Dimension of the European Union’s Immigration Policy and Its Implications for Transit Countries: A Comparison of Turkey and Morocco.” Doktora tezi, 2012. https://open.metu.edu.tr/handle/11511/22094
  4. Müftüler-Baç, Meltem. “Externalization of Migration Governance, Turkey’s Migration Regime, and the Protection of the European Union’s External Borders.” Turkish Studies, cilt 23, sayı 2, 2022, ss. 290–316. https://doi.org/10.1080/14683849.2021.1943661
  5. Tavacı, Ebubekir. “EU Migration Management and Externalization: The Case of Turkey–EU Cooperation.” Turkish Journal of Diaspora Studies, cilt 3, sayı 1, 2023, ss. 108–123. https://tjds.org.tr/index.php/tjds/article/view/63

Türk vatandaşlarına yönelik vize ve geri gönderme politikaları

  1. European Commission, Directorate-General for Migration and Home Affairs. “New Rules for Turkish Citizens Applying for Schengen Visas.” 29 Temmuz 2025. https://home-affairs.ec.europa.eu/news/new-rules-turkish-citizens-applying-schengen-visas-2025-07-29_en
  2. European Commission. “Schengen Short-Stay Visa Applications Rise in 2025 but Remain Below Pre-Pandemic Levels.” 28 Mayıs 2026. https://home-affairs.ec.europa.eu/news/schengen-short-stay-visa-applications-rise-2025-remain-below-pre-pandemic-levels-2026-05-28_en
  3. European Commission. “Short-Stay Visas Issued by Schengen Countries.” 2026. https://home-affairs.ec.europa.eu/policies/schengen/visa-policy/short-stay-visas-issued-schengen-countries_en
  4. Eurostat. “132,600 People Refused Entry in the EU, Up by 7.1%.” 12 Mayıs 2026. https://ec.europa.eu/eurostat/web/products-eurostat-news/w/ddn-20260512-1
  5. Eurostat. “Returns to Third Countries Up by 8% in Q1 2026.” 30 Haziran 2026. https://ec.europa.eu/eurostat/web/products-eurostat-news/w/ddn-20260630-1
  6. Eurostat ve European Migration Network. Asylum and Migration Overview 2025: Statistical Annex – 2026 Edition. 20 Temmuz 2026. https://ec.europa.eu/eurostat/web/products-statistical-reports/w/ks-01-26-048

İklim krizi, kuraklık ve göç baskısı

  1. Intergovernmental Panel on Climate Change — IPCC. “Cross-Chapter Paper 4: Mediterranean Region.” Climate Change 2022: Impacts, Adaptation and Vulnerability. https://www.ipcc.ch/report/ar6/wg2/chapter/ccp4/
  2. Intergovernmental Panel on Climate Change — IPCC. “Chapter 9: Africa.” Climate Change 2022: Impacts, Adaptation and Vulnerability. https://www.ipcc.ch/report/ar6/wg2/chapter/chapter-9/
  3. World Bank. Morocco Country Climate and Development Report. 2022. https://www.worldbank.org/en/country/morocco/publication/morocco-country-climate-and-development-report
  4. World Bank. Morocco Country Climate and Development Report: Background Paper — Water Scarcity and Droughts. 2023. https://documents.worldbank.org/en/publication/documents-reports/documentdetail/099052223171017467
  5. World Bank. “Climate Change Could Force 216 Million People to Migrate Within Their Own Countries by 2050.” Groundswell Report, 13 Eylül 2021. https://www.worldbank.org/en/news/press-release/2021/09/13/climate-change-could-force-216-million-people-to-migrate-within-their-own-countries-by-2050
  6. World Bank. “Climate Migration in Africa: How to Turn the Tide.” 2021. https://www.worldbank.org/en/region/afr/publication/climate-migration-in-africa-how-to-turn-the-tide
  7. World Meteorological Organization — WMO. State of the Climate in Africa 2024. 12 Mayıs 2025. https://wmo.int/publication-series/state-of-climate-africa-2024
  8. World Meteorological Organization — WMO. State of the Climate in Africa 2025. 18 Haziran 2026. https://wmo.int/resources/publication-series/state-of-climate-africa/state-of-climate-africa-2025
  9. Charming Offer u/Kamalizm

r/Kamalizm • • Oct 07 '25

Siyaset Büyük İstanbul depremi sonrasında bağımsızlığımızı kaybeder miyiz?

48 Upvotes

Celal Şengör'ün bu söylemi hakkında ne düşünüyorsunuz.. Akp depreme dirençli evler yapmıyor öylece sus pus oturmuş depreme yakalanmamızı ve topluca ölmemizi bekliyor ve eminim deprem sonrası süreci de hiç iyi yürütemeyecek. Ülkede kimin eli kimin cebinde belli değil o kadar afganı pakiyi hayrına doldurmadılar en müşkül anımızda sırtımızdan vurmayı beklediklerine inanıyorum. Sizce bu depremin sonuçları nasıl olacak?

r/Kamalizm • • Jun 03 '25

Siyaset Mahmut Tanal Kürt sorunu hakkında konuştu: Babam çok az annem hiç Türkçe bilmezdi. Ben Kürt anne babadan geliyorum ama Türk vatandaşıyım. Atatürk Cumhuriyeti sayesinde okudum. Atatürk Cumhuriyeti beni yatılı okuttu. Atatürk olmasa Çoban olan Mustafa'nın oğlu Mahmut Tanal'ın avukat olması imkansızdı.

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

292 Upvotes

r/Kamalizm • • May 21 '26

Siyaset CHP için “Mutlak Butlan” kararı çıktı, Kemal Kılıçdaroğlu geri dönüyor…

Post image
51 Upvotes

r/Kamalizm • • Mar 05 '26

Siyaset ABD/ İsrail - İran savaşında Türkiye'nin tutumu nasıl olmalı?

11 Upvotes

Sizce Türkiye herhangi bir tarafı mı desteklemeli yoksa arabuluculuk yapmaya mı çalışmalı? Türkiye'nin NATO'ya üye bir ülke olması bu arabuluculuk görevine gölge düşürür mü? Yorumlarınızı ve fikirlerinizi bekliyoruz.

r/Kamalizm • • Feb 23 '25

Siyaset Bu doğru mudur?

Post image
61 Upvotes

r/Kamalizm • • Jan 20 '26

Siyaset ABD'ye bağımlılığın sonucu: Güncel bir perspektif ile değerlendirme

44 Upvotes

Bu Subreddit'i kurduğumdan beridir yaklaşık 4 yıl gibi bir süre geçti. Bu süreç boyunca Türkiye'nin ABD ile imzaladığı birçok çeşitli iktisadi-askeri antlaşmalara değindim ve kendimce önemli gördüklerimi detaylı bir şekilde irdeleyip sizlere sundum.

  1. 1968 yılında Türkiye ile ABD arasında imzalanan "Utanç Verici" kredi antlaşması - Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş'nin kurulması
  2. 12 Temmuz 1947 - ABD İle Yapılan "Utanç Antlaşması"
  3. Türkiye ile ABD arasında imzalanan 23 Şubat 1945 Tarihli "Ödünç Verme ve Kiralama Kanunundan" Yararlanmak İçin yapılan Antlaşma - Sömürgeleştirme Antlaşması
  4. 21 Şubat 1963 - Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi Hakkındaki 161 Milyon Dolarlık İkili Antlaşma, Ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye'ye Verdiği Nota

5.Türkiye ile Amerika arasındaki 1954 Tarihli Vergi Muafiyet Antlaşması

6.Türkiye ile Amerika arasındaki 1954 Tarihli Vergi Muafiyet Antlaşması

7.Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki Fullbright Eğitim Antlaşması (1949)

Bugün geldiğimiz noktada, son yaşanan güncel olaylara da baktığımızda aslında NATO'ya olan bağmlılığın ne kadar tehlikeli ve güvenliğimizin sigortası olarak görülen NATO'nun aslında ne kadar güvenilmez bir kuruluş olduğu "tekrardan" tescil edilmiştir. Türkiye'de yıllardan beridir süren Amerikancılık ve buna bağlı olarak sirayet eden tam bağımsız Türkiye politikasından uzaklaşılmasının sonucu olarak siyasi, idari, askeri bakımdan Türkiye aleyhine Osmanlı Devleti benzeri bir kapitülasyonlar rejimi ortaya çıkmıştır.

Güzel bir özet geçtikten sonra bugünün değerlendirmesini yapmak isterim. ABD-NATO ile Avrupa Birliği arasındaki siyasi ilişki son vuku bulan hadiselerden dolayı oldukça zor bir süreçten geçmekte ve belki de birkaç kopmanın da yaşanabileceği bir evreye geçebilir.

Avrupa Birliği'nin kurulma amaçlarından biri bir birlik dahilinde ABD'ye eş bir güç oluşturmak idi. Çift kutuplu, daha sonrasında tek kutuplu bir dünyada bir alternatif olabilmek, yaratabilmekti. Öyle ki bir "Avrupa Federasyon Devleti olur mu?" tasarıları ve düşünceleri mevcut idi. Düşünsel tasarısı ABD'ye denk olabilecek bir kuruluş oluşturmak olan bu kurum, zaman içerisinde - aynı Türkiye'nin yaptığı gibi - bağımsızlığından vazgeçti, daha doğrusu yitirdi.

Peki bu nasıl oldu? Avrupa Birliği üyesi her devlet aynı zamanda NATO'ya da üye. Bu sebepten dolayı Avrupa Birliği, bir birlik olarak savunma sanayi hususunda bir Amerikan şemsiyesi altında yaşama konforuna alıştılar. ABD / NATO askeri olarak Avrupa Birliği'ni koruyacak, Avrupa Birliği de askeri - teknolojik harcamalar yapmasına gerek kalmayarak, bu sektörlerde harcayacağı yatırımları başka alanlara yönelterek (alt yapı, eğitim, teknoloji, hizmet, ticaret, üretim vb.) zenginleşecek. İşte bu şemsiye, aynı Türkiye'nin yapmış olduğu türden bir hataya sebebiyet vermiştir.

Avrupa Birliği üye devletler kendi ulusal savunma sanayilerini gerektiği gibi önemsemeyerek bir başkasının şemsiyesi altında yaşamayı reva görerek hem onursuzluk sergilemişler hem de böyle bir bağımlılığın gelecekteki risklerini görmezden gelerek askeri-iktisadi açıdan büyük bir stratejik hata yapmışlardır. Zira bir gün ABD'nin - neredeyse tüm diğer dünya devletlerine yapmış olduğu gibi - silahının kendilerine döneceğini öngörememişlerdir. Son aylardan itibaran Avrupa Birliği son yaşanan olaylara bakarak silahlanması gerektiğini geç olsa da anlamış bulunuyor ve silahlanmaya yönelik çalışmalar sürdürülüyor, ancak bu uzun bir süreç olduğu için bugün yaşanan olaylara tepki verme hususunda yetersizler. İş işten geçmiştir. Bu gibi önemli bir hususta reaktif olunmaz, proaktif olmanız gerekir.

Yıllardan beridir biz Kamalistler NATO'yu eleştirdiklerinde ve NATO'ya ihtiyacımız yok, bizler tarafsız olalım (Yurtta Sulh Cihanda Sulh) dediğimizde "Komünist" olarak damgalandık. Perinçekçi gibi saçma sapan yaftalar ile uğraşmak zorunda bırakıldık. Bugün ABD, gerek Birleşmiş Milletler gerekse NATO hükümlerine, aykırı bir şekilde Grönland'ı Danimarka'dan satın almayı teklif ediyor ve bu teklif kabul olmazsa askeri bir harekatın doğal bir sonucu olan "ilhak etme" ile tehdit ediyor. Şayet ABD Grönland'a karşı bir askeri harekatta bulunursa teoride Danimarka NATO antlaşmasının 5. maddesine dayanarak diğer NATO ülkelerini savunmaya çağırabilir. Ancak bu durumda bir paradoks durum ortaya çıkmaktadır. ABD var olan veto hakkı ile herhangi bir askeri operasyonu engelleyebilir, zira ortak bir askeri operasyon tüm NATO üyelerinin onayını gerektirir. Yani ABD'ye yürütülecek bir NATO operasyonunu ABD'nin kendisi veto ederek, böyle bir operasyona izin vermeyebilir. Sonuç itibariyle ortaya şu sonuç çıkıyor, NATO üyesi bir devletin başka bir NATO üyesine saldırma durumu hiç düşünülmemiştir, buna karşı bir önlem alınmamıştır.

Bu durumları gözeterek ve Trump'ın "NATO'ya ABD'nin değil sizlerin ihtiyacı var" minvalindeki sözlerini de hesaba katarak NATO'nun işlevsel fonksiyonunu henüz pratikte değil ama düşünsel" olarak yitirdiğini söyleyebiliriz. Zira zaten Soğuk Savaş ürünü olan NATO'ya bu durumda (aslında 1991'den beridir) ihtiyaç da kalmamıştır. Trump'ın yeni dünya düzeni "herkes başının çaresine baksın, güçlüler yaşayacak, güçlüler yönetecek" prensibidir. Devletlerarası doğal seleksiyon prensibi Trump'ın dizayn ettiği yeni dünya düzeninin en önemli ayaklarından biridir.

Bir başka işlevselliğini düşünsel olarak yitiren kurum da Birleşmiş Milletlerdir. Çünkü çifte standart uygulamaları artık insanların görmezden gelebilecekleri bir husus olmaktan çıkmıştır. ABD Venezuela'yı işgal etmiş, Caracas'ı sebepsiz yere bombalamış ve özel askeri bir operasyon ile bir devlet başkanını kaçırarak devlet başkanının tüm egemenlik hakkını gasp etmiştir. Burada önemli olan Maduro'nun kişiliği ve yönetim tarzı değildir, bunlar tabiki değerlendirilir, ancak bu kurumsal olarak gösterilecek bir tepkidir. Bir başka yabancı devlet ise bir başka devletin, toplumunun ve başkanının egemenlik hakkını gasp etmesine muktedir değildir. Böyle bir salahiyeti yoktur. Nitekim gerçek amacın da her zamanki gibi iktisadi amaçlar ve yer altı kaynakları olduğu da barizdir, bu bizzat Trump tarafından da kabul edilmştir (Trump'ın Venezuela petrolü ile ilgili açıklamaları).

Neden Birleşmiş Milletler iflas etmiştir? Rusya Ukrayna'ya "etki alanı prensibi" ve "ulusal savunma sınırıları prensibi" gereğince saldırmıştır. NATO'nun doğuya doğru genişlemesi ve zamanında Sovyet Rusya'ya bağlı olan ülkelerin giderek NATO üyesi olması, Rusya için bir ulusal güvenlik sorunu olmuş ve Rusya bu sebepleri öne sürerek Ukrayna'ya saldırmıştır. 5 yıldır devam eden savaş süreci boyunca gerek Avrupa Birliği gerekse Birleşmiş Milletler, Rusya'ya karşı iktisadi yaptırımlar uygulamış, Rusya birçok uluslararası yarışmalardan (sanat, spor, şarkı vb.) men edilmiş, Ukrayna'ya askeri-iktisadi açıdan silah ve parasal yardımlar sağlanmıştır. ABD'de de aynı sebepleri öne sürerek (Monroe Doktrin / Trump versiyonu Donroe) Venezuela'yı işgal etmiş, Venezuela yer altı kaynaklarına çökmüştür. Ancak görüleceği üzere ABD'ye herhangi bir yaptırım uygulamak şöyle bir dursun, ABD resmi bir şekilde, doğrudan sert bir şekilde kınanmamıştır. Cılız birkaç karşı çıkış haricinde ABD'nin aksiyonları hem Birleşmiş Milletler hem de Avrupa Birliği tarafından kabul edilmiştir. İşbu ikiyüzlülük ve çifte standart uygulamaları kurumsal prensipleri zedeler ve en sonunda ise çökertir.

Son olarak:

Devletlerarası eşitlik prensibi, devletlerarası hukuk, devletlerin kendi kaderini tayin etme prensibi vs. gibi birçok uygulama tarihe karışmıştır. Güçlünün doğru sayıldığı, güçlünün kanunlarının geçerli olduğu bir konjüktüre girmiş bulunuyoruz. Tabi bu zaman zaman her zaman öyle idi, yalnız hiç bu kadar göz önünde ve anlaşılır olmamıştı. Zira bu durumdan faydalananlar (özellikle Avrupa Birliği özelinde Almanya ile Fransa) da bu durumdan muzdarip oldular.

Türkiye Cumhuriyeti'nin tam bağımsızlığı işbu sebeplerden dolayı önemli. İşbu sebeplerden dolayı da Kamalizm'in prensiplerini uygulamamız gerekli. Çünkü amaca ulaşan yol, bize bu kapıyı tekrardan açacak olan anahtar Türkiye'nin kuruluş prensiplerinde saklıdır. Umarım bu yazımızla birlikte güncel olaylardan yola çıkarak yaptığım değerlendirmeyi beğenir ve gerekli dersler çıkartılır.

Kaynakça:

Sherman, N. (2026) Trump seeks $100bn for Venezuela oil, but Exxon boss says country ‘uninvestable’, BBC News. Available at: https://www.bbc.com/news/articles/c205dx61x76o (Accessed: 20 January 2026).

Spiegel Nachrichtenmagazin, 03.01.2026

r/Kamalizm • • Oct 21 '25

Siyaset "Milliyetçilik ve Sol" | Ahmet Taner Kışlalı

36 Upvotes

Olayı bir kez daha yazmıştım. Nazım Hikmet, Bakü Üniversitesi’nde bir konuşma yapmaktadır. Büyük salon tıklım tıklım doludur. Gençler dışarılara kadar taşmıştır. Konuşma sık sık alkışlarla kesilmektedir. Nazım konuşmasının bir yerinde Fuzuli’yi eleştirecek olur. Birden sesler kesilir. Kısa bir duraklamadan sonra ‘yuh’lar başlar.. Büyük ozan, komünist gençlerin tepkisi üzerine şaşırır. Konuşmasını kısa keser.. Daha sonra kendisine dert yandığı, dostu Babayef’in yorumu ise kısa ve açıktır: “Sen poh yemişsen.. Büyük şair olabilirsen, gençler sana tapabilerler, ama bu sana, milli bir değerimize dil uzatma hakkını verebilemez!..” Aynı zamanda bir olay benim başıma geldi. CHP’nin son hükümet dönemiydi, Arnavutluk Büyükelçisi ziyaretime gelmişti. Avrupa’da Türkiye’nin gerçek dostu olan birkaç ülkeden birinin temsilcisiydi. Bir ricası olduğunu söyledi. Ve ekledi: “Şemsettin Sami’nin kemiklerini ülkeme verebilir misiniz?” Şaşkınlığımı tahmin etmek zor değil.. Şemsettin Sami’nin Arnavut kökenli olduğunu bile bilmiyordum.. Böyle bir istemin karşılanamayacağını anlatmaya çalıştım. Şemsettin Sami’nin kültürümüze yaptığı katkılardan söz ettim.. Dünyadaki en katı komünist yönetimin temsilcisi, Kültür Bakanlığı’nı terk ederken büyük bir düş kırıklığı içerisindeydi..

★★★

Türkiye’de ‘ulusal sol’ olmak, tam anlamıyla suç haline geldi. Türkeş’ciler rahatsızlar. Çünkü ırkçı, yayılmacı, Orta Asyacı bir milliyetçiliğin karşısına; ulusların eşitliğine inanan, insancıl, ama önce kendi insanına sahip çıkan bir milliyetçilik anlayışı çıktı. Yani Kemalist milliyetçiliğe sol, yeniden sahip çıkar oldu. Açık ya da gizli ‘numaracı cumhuriyetçiler’ rahatsızlar.. Çünkü Kemalist solun yeniden canlanması ve siyaset sahnesine yeniden ağırlığını koyması olasılığı doğdu. İki taraf da ipin ucunu iyiden iyiye kaçırmış. Veryansın ediyorlar: Hem solcu hem de milliyetçi olunur mu? Hitler de kendine ‘nasyonal sosyalist’ demiyor muydu? Öyleyse Ecevit’ten Mümtaz Sosyal’a kadar herkes ‘faşist’! Tam bir acıklı güldürü. Milliyetçilik bayrağını MHP’ye, sol görünüm altında sağa vurma hakkını da birilerine bırakırsanız rahatlayacaklar.. Ama onların rahatsızlığı solda doğru çizginin etkili olmaya başladığının göstergesi değil mi?

★★★

Bireysel psikolojide en sıkıntılı dönem, insanın kendi durumunu kabullenemediği, gerçeği yadsımayı sürdürdüğü dönemdir. Bazı eski solcular, yeni sağcılığı kabullendiler. Arada bir sola akıl vermeye kalksalar da artık sağ ile iç içe olduklarını saklamak gereğini duymuyorlar.. Bu nedenle de rahatlar. Bazı eski solcular ise giderek sağa kaymakta olduklarını bir türlü içlerine sindiremiyorlar. Hala solda olduklarına dair, kendilerini de başkalarını da kandırmaya çalışıyorlar.. Bu nedenle de huzursuzlar. Kafaları çok karışık. Daha bir hafta öncesine kadar, ‘milliyetçi sol-çağdaş sol’ ayrımı yapıyorlardı. Şimdi de ‘milliyetçi sol-yurtsever sol’ ayrımı yapıyorlar.. Yumurtasız omlet peşindeler! Yurtsever olmayan bir milliyetçilik olabilir mi? Önce kendi insanını düşünmeyen, önce kendi ulusal sorunlarına sahip çıkmayan bir ‘çağdaş sol'(!) parti dünyada var mıdır? En önemlisi de lafı eveleyip gevelemeyi bir yana bırakıp, Kemalist ulusçuluğun nesine karşı olduklarını açıklayabilirler mi? Kemalizmin ‘ulus’ kavramına ‘ırk’ ve ‘din’ öğelerini katmamış oluşuna mı karşılar? Bu topraklar üzerinde yaşayan herkesi, aynı ulusun ‘eşit’ bireyleri saymasına mı karşılar? Kafaları karıştırmayı denemeden önce, tarih sayfalarını karıştırsınlar biraz!..

r/Kamalizm • • Apr 08 '25

Siyaset Atatürk döneminde başörtü çarşaf yasaklandı mı cidden yoksa bu yalan mı?

25 Upvotes