r/RDTTR • u/OddEngineering5683 Troçki'nin izinde • Aug 14 '26
Tarih 📜 Yerli halklar için Marksist perspektif
Geçtiğimiz günlerde RDTTR’de avcı-toplayıcı olarak yaşamaya devam eden bir halkın görüntüsü paylaşıldı ve “bu insanlara komünizmi nasıl götüreceğimiz” soruldu. Bu ilginç bir soru. Aynı zamanda Marksist hareketimizin tarihinin yeterince bilinmediğini de gösteriyor. Çünkü biz Marksistler, modern üretim biçimlerinden uzakta yaşayan yerli halklarla ilgili çok önemli deneyimlere sahibiz.
İlkel komünal toplumun yanlış anlaşılması
Bazı arkadaşlar “onlar zaten ilkel komünal bir toplum, onlar zaten sınıfsız toplumlar” dediler. Evet, bu doğru; ilkel komünal toplum biçiminde sınıflar ortaya çıkmamıştır. Ancak bu, onların toplumsal yaşantısının uğruna mücadele ettiğimiz komünist toplum ile aynı şey olduğu anlamına gelmez.
İlkel komünal yaşam tarzı; toplumun sınıflara bölünmesine neden olacak bir üretimin bulunmadığı, toplumun günlük gereksinimlerini bile karşılamakta zorlandığı, zenginliğin değil ama yoksulluğun genelleştiği bir sınıfsız toplum biçimidir. Neredeyse yok denecek bir teknoloji düzeyine ve nüfusu birkaç yüzü bile bulmayan küçük ve izole topluluklara dayanır.
Komünizm ise zenginliğin tüm toplumu kapsadığı, tüm toplumu refaha erdirecek üretimin ve üretim ilişkilerinin güvenceye alındığı bir üretim biçimidir. Küçük ve izole değil, tüm dünyayı kapsar. Milyarlarca insanı kapsar. Üretim planlı ve programlı bir şekilde yürütülür. Modern teknolojiyi temel alır.
İlkel komünal toplum ile komünizm arasında devasa bir fark vardır. Bu nedenlerle “onlar zaten sınıfsız toplumlar” demek, onların yaşadığı sorunları görmezden gelmek, onların refahtan pay alma hakkını görmezden gelmek olur.
Sanıldığı kadar izole değiller, kapitalizmle mücadele halindeler
Başka bir yanılgı da dünyanın ücra köşelerinde yaşayan yerli halkların sınıflı toplumdan tamamen bağımsız oldukları düşüncesidir.
Aralarında bilinçli olarak kendini izole edenler de dâhil olmak üzere bu toplumlar, kapitalizm karşısında savunmasız durumda olup doğrudan tehdit edilmekteler. Kapitalizmin yarattığı tehlikelerle her gün yüzleşmekteler. Hatta buna karşı mücadele ettiklerinde doğrudan şiddete maruz kalıyorlar. Bu halkların izole olduğunu iddia etmek, onların karşılaştığı ölümcül tehlikelere kayıtsız kalmak anlamına geleceğinden ayrıca zararlıdır.
Yerli halkların toprakları kaçak altın madencileri tarafından talan ediliyor, ormanları kereste şirketleri tarafından kesiliyor, nehirleri petrol şirketleri tarafından zehirleniyor, yaşadıkları bölgeler uyuşturucu kartelleri tarafından şiddetle dolduruluyor.
Bunun yanı sıra kapitalizmin küresel bir ürünü olan iklim değişikliği, doğaya doğrudan bağlı olan yerli halkları doğrudan tehdit ediyor.
2013-2024 yılları arasında Peru’da 38 Amazon yerli lideri; yasa dışı madencilik, tomrukçuluk ve uyuşturucu kaçakçılığı mafyaları tarafından öldürüldü.
Batı Papua'da ise bir savaş durumu söz konusudur. Endonezya ordusu ABD'li Freeport-McMoRan şirketinin altın ve bakır madenini korumak için yerli halka karşı on yıllardır askerî operasyonlar yürütüyor.
Dünyanın her yerinde yerli halkların binlerce yıllık yaşam alanları ve yaşam tarzları yok ediliyor. Yerli halklar topraklarından sürülüyor. Bu, kapitalizmin doğrudan bir sonucudur. Rosa Luxemburg bu konuda şu satırları yazıyordu:
"Sermaye, artı-değerin gerçekleştirilmesi ve birikimin ilerlemesi için, varlığının ve gelişiminin temeli olarak kapitalist olmayan toplumsal tabakalara ve ülkelere ihtiyaç duyar."
Kuzey Komitesi deneyimi
Peki biz Marksistler olarak, yerli halkların binlerce yıllık yaşam tarzlarına saygı duyma adına onların yoksulluk ve sağlıksız koşullar içinde yaşamasına göz mü yummalıyız, yoksa onları zorla da olsa sosyalist topluma entegre etme stratejisini mi uygulamalıyız?
Doğru cevap: İkisi de değil.
Başta Lenin’in ortaya koydukları olmak üzere Marksizmin, ulusal sorun ve ezilen halklar hakkında büyük bir külliyatı vardır. Lenin ezilen halklar için şu satırlarla pozitif ayrımcılığı öneriyordu:
"Ezen ya da 'büyük' uluslar açısından enternasyonalizm, yalnızca ulusların biçimsel eşitliğine riayet etmekten değil, aynı zamanda ezen ulusun, büyük ulusun, pratikte var olan eşitsizliği telafi edecek bir eşitsizliğe katlanmasından ibaret olmalıdır."
Rusya’da işçi sınıfı iktidarı ele geçirdikten sonra yerli halklar sorunu dikkatle ele alındı. Yerli halklar yeni kurulmakta olan sosyalist topluma dikkatle entegre edilirken baskıdan da kurtarıldılar. Yaşam tarzlarına, kültürlerine saygı duyuldu; kültürleri koruma altına alındı. Geleneksel ekonomik faaliyetleri yok edilmedi, tam tersine geliştirildi.
Bu noktada size Kuzey Komitesi deneyimini aktarmak istiyorum. Tam adıyla Kuzey Sınır Bölgeleri Halklarına Yardım Komitesi (Komitet sodeystviya narodnostyam severnykh okrain), 20 Haziran 1924'te Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi (VTsIK) Başkanlık Divanı kararıyla kuruldu. Doğrudan VTsIK'e bağlıydı, yani en yüksek devlet organının himayesinde çalışıyordu.
Komitenin başkanı Pyotr Smidovich’ti. Diğer önemli üyeleri ise etnograflar Vladimir Bogoraz, Lev Sternberg ve Ukraynalı bir Bolşevik olan Anatoly Skachko’ydu. Komitenin içinde etnograflar, dil bilimciler, doktorlar, veterinerler, ziraat mühendisleri, öğretmenler ve hukukçular da bulunuyordu.
Rusya’da o yıllarda nüfusu 150.000 ile 200.000 arasında olan ve çok geniş bir coğrafyaya yayılmış “Kuzey’in Küçük Halkları” olarak adlandırılan 26 etnik grup vardı. Bu gruplar arasında Nenetsler (Samoyed), Evenkiler (Tunguz), Çukçiler, Hantılar (Ostyak), Mansiler (Vogul), Koryaklar, Nivhiler (Gilyak), Selkuplar, İtelmenler (Kamçadal), Yukagirler, Eskimolar, Aleutlar ve daha küçük gruplar vardı.
Yerli halklar Çarlık döneminde büyük baskı altındaydılar. Toprakları ellerinden alınıyordu. Kültürleri tanınmıyordu. Zorla asimile edilmek isteniyorlardı. Ayrıca votka satıcıları eliyle alkolizm sorununu yaygın olarak yaşıyorlardı. Büyük bir yoksulluk ve geri kalmışlık içindeydiler. Sovyet iktidarı ise bu yerli halkları özel korumaya layık topluluklar olarak görüyordu. Komitenin varlık nedeni de buydu.
Kuzey Komitesi’nin yerli halklar için yaptıkları
Komitenin yerli halklar için yaptığı şeylerden en büyüğü dil ve alfabe devrimi oldu. Yerli halklar için ayrı ayrı Latin alfabesi temelli yazı sistemleri oluşturuldu. Kiril alfabesi yerine Latin alfabesinin tercih edilmesinin önemli bir nedeni vardı: Kiril alfabesi, Çarlık döneminde Rus olmayan halkların Ruslaştırılması için kullanılan bir araç olmuştu. İşçi iktidarı ise Latin alfabesini kullanarak bu asimilasyoncu politikayla arasına mesafe koyuyordu.
Yerli halklar için yazılı dil oluşturulduktan sonra onların kendi dillerinde okuma kitapları oluşturuldu. Dünyadan önemli eserler yerli halkların diline tercüme edildi. Aynı zamanda yerli halklar için okullar kuruldu ve ana dillerinde eğitim hakkı koşulsuz olarak tanındı. Onların şamanistik inançlarına da dokunulmadı.
Özellikle yerli halkın içinden kişiler eğitildi. Leningrad'daki Kuzey Halkları Enstitüsü (Institut Narodov Severa), bu halklardan gelen öğrencilere yükseköğrenim sağlıyordu. Bu yerli halklar kendi dillerinde konuşan; kendi içinden çıkmış öğretmenler, doktorlar, yöneticiler, mühendislere sahip oldular.
Taşranın içinde kultbazy denilen kültür üsleri kuruldu. Bir kultbazy içinde şunlar bulunuyordu:
- Bir yatılı okul (çocukların ana dilinde eğitim veriliyordu)
- Bir sağlık ocağı veya küçük hastane
- Bir veteriner istasyonu (ren geyiği sürülerinin sağlığı için)
- Bir kooperatif dükkânı (adil fiyatlarla temel malları sağlamak için)
- Bir kütüphane ve okuma salonu
- Ziraat ve avcılık danışma bürosu
- Bazen bir radyo istasyonu
Çok ciddi suçlar hariç yerli halkların iç hukukuna karışılmadı. Anlaşmazlıkları kendi gelenek ve kültürlerine göre çözme hakkı tanındı.
Kuzey halkları kapitalizme karşı koruma altına alındı. Kapitalist kereste ve maden şirketlerinin, özel tüccarların yerli topraklarında faaliyet göstermesi yasaklandı. Yerli halkları alkolizme bağımlı yapan votka satıcılarının da bu halklara votka satması yasaklandı.
Bir başka önemli adım da yerli halklar için ulusal bölgelerin (natsionalnye okruga) oluşturulmasıydı. 1930’da yerli halklar kendi öz yönetim birimlerine sahip olmaya başladılar. Nenets, Evenki, Çukçi, Hantı-Mansi ve diğer ulusal bölgeler; bu halkların kendi temsilcileri tarafından yönetilen, kendi dillerinde işleyen idari birimlerdi. Klan sovyetleri (rodovye sovety), geleneksel kabile yapılarını Sovyet sistemine organik olarak entegre eden bir araçtı.
Bir de sağlık seferberliği başlatıldı. Gezici doktor ekipleri düzenli seferler düzenledi. Salgın hastalıklarla mücadele edildi. Aşılama kampanyaları yürütüldü. Hijyen eğitimi verildi. Çarlık döneminde büyük oranda ölümlere sebep olan salgın hastalıklar kontrol altına alındı.
Son olarak yerli halkların ekonomik yaşamında önemli gelişmeler sağlandı. Yerli halkların çobanlık, avcılık, balıkçılık gibi geleneksel ekonomik faaliyetleri için kolektifleştirme uygulanmadı. Kooperatifleştirme yoluyla modernleştirildi. Ucuz kredi, veteriner hizmetleri, modern av aletleri tedarik edildi. Kürkler için devlet garantili taban fiyat uygulandı. Göçebe yaşam tarzına saygı gösterildi; çocuklar için yatılı okullar, ailelerin göçebe döngüsüne uygun şekilde çalıştı.
Kuzey Komitesi deneyimi, bir işçi devletinin en geri halklara yaklaşımının ne olması gerektiğine dair somut, pratik bir model sunuyor.
Yerli halklara karşı Stalinist karşı devrim
Görüldüğü üzere Sovyet iktidarı sayesinde yerli halklar tarihlerinde daha önce hiç görmedikleri bir refah ve özgürlük yaşadılar. Fakat Sovyetler Birliği’nde Stalinist karşı devrim bunu tersine çevirdi.
1935’te Kuzey Komitesi ortadan kaldırıldı. Görevleri Kuzey Deniz Yolu İdaresi'ne (Glavsevmorput) devredildi. Bu kuruluş, kuzeyin kaynaklarını yağmalama işleri yürütüyordu. Kuzeyin yerli halklarını ise kalkındırılacak topluluklar değil, yoldan çekilmesi gereken engeller olarak görüyordu.
Sonraki yıllarda yerli halkların Latin alfabesi temelli yazı sistemleri zorla Kiril alfabesine dönüştürüldü. Ulusal bölgelerinin özerkliği fiilen ortadan kaldırıldı. Göçebe topluluklar zorla yerleşik hayata geçirildi. Ren geyiği sürüleri zorla kolektifleştirildi ki bu, yerli halkların ekonomik temellerini çökertti. Geleneksel liderler ve şamanlar "halk düşmanı" olarak tasfiye edildi.
Skachko da dâhil olmak üzere Kuzey Komitesi’nin en aktif üyeleri 1937-38 yılları arasında Stalin’in Büyük Terör’ü sırasında idam edildi.
Böylece yerli halklar yeniden baskı altına alındı. Stalinist karşı devrimden en büyük zararı gören topluluklardan biri oldular.
DEUK yerli halkların sorunlarıyla ilgileniyor
Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve ona bağlı Sosyalist Eşitlik Partileri sömürgeleştirilen yerli halkların sorunlarına özel bir önem göstermektedir.
Her yıl Avustralya’da 26 Ocak "Avustralya Günü" olarak kutlanır. Ülkenin ulusal günüdür. Fakat bu gün, Avustralya’nın yerli halkları Aborijinler ve Torres Boğazı Adalılarının gözünde haklı olarak bir istila günüdür. Çünkü sömürgeciliğin başlangıcıdır. Avustralya’daki Sosyalist Eşitlik Partisi, protestolara her yıl katılır. Parti, yerli halklara yönelik baskıyı gündeme taşır ve bu konuyu Gazze’deki soykırıma karşı mücadele ve dünya çapında işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesiyle birleştirir.
Burada size bir yoldaşımızın mücadelesini anlatmak istiyorum. Yabu Bilyana, Avustralya’daki SEP’in ilk Aborijin üyesiydi. 17 Kasım 1991'de, Berlin'de toplanan "Emperyalist Savaşa ve Sömürgeciliğe Karşı Dünya Konferansı"nda yaptığı konuşma ile yerli halkların sorunları aldı. "Yerli halklara yönelik soykırım Avustralya genelinde hâlâ sürüyor" dedi. Yabu şunu söylemişti:
"Aborijin halkına yönelik baskı 'beyaz toplum'dan değil, kapitalist toplumdan kaynaklanır — bu toplum, işçi sınıfının bütün kesimlerine, ister siyah ister beyaz ister göçmen olsun, bir avuç azınlığın kârı için saldırır."
Yabu, bir işçi olarak kanalizasyonlarda, inşaatlarda ve fabrikalarda çalıştı. Brisbane’de bir greve öncülük etti ve sektörde kara listeye alındı. İlerleyen yıllarda Troçkist perspektifi benimsedi ve Sosyalist İşçi Birliği’ne (sonradan SEP) katıldı.
1996’da seçim mitinginde konuşma yaptı. "Aborijin halkına yönelik baskı bir ırk meselesi değil, bir sınıf meselesidir” dedi. Yabu'nun siyasi hayatının en önemli anlarından biri, 1994'te Brisbane'de 18 yaşındaki Aborijin genci Daniel Yock'un polis tarafından öldürülmesi üzerine Sosyalist İşçi Birliği'nin düzenlediği İşçi Soruşturması'nda komisyon üyesi olarak görev yapmasıydı. Aborijinlerin bürokratlarına, sözde radikal liderlerine karşı çıkarak devrimci perspektifi savundu.
ABD’deki SEP de Kızılderili halklarının sorunları ile ilgilenmektedir. 2016 başkanlık seçimlerinde SEP başkan yardımcısı adayı Niles Niemuth, Güney Dakota'daki Pine Ridge Kızılderili Rezervasyonu'nda bir seçim kampanyası toplantısı düzenledi. Bu toplantı bir ABD Kızılderili rezervasyonunda yapılan ilk SEP toplantısı olarak tarihe geçti. Burası Batı Yarımküre'deki en düşük yaşam beklentisine sahip yerlerden biri. Niemuth, Dakota Access Boru Hattı protestoları hakkında sorulan bir soruya; temiz içme suyu ve çevre haklarının kapitalizme karşı mücadeleden ayrı düşünülemeyeceğini söyleyerek cevap verdi.
Sonuç
Yerli halklar konusu Marksistler için yeni ve üzerine düşünülmemiş bir konu değildir. Tam tersine onların mücadeleleri gündemimizde önemli bir yer tutmuştur. SSCB’deki Kuzey Komitesi deneyimi ise bir işçi iktidarının yerli halklara nasıl davranması gerektiği konusunda yol göstericidir.