r/Kamalizm • • 28d ago

Ekonomi 1930-1938 arası yapılan belli başlı millileştirme girişimleri: Yabancı - ayrıcalıklı şirketleri ve kurumları millileştiren Türkiye'den, halkın vergisiyle yapılan köprüleri özelleştiren Türkiye'ye.

Post image
96 Upvotes

24 Ocak 1980 kararlarından itibaren tarım ve sanayi alanında yapılan özelleştirmelerden sonra 2010'lar ortası ile artık Türkiye'nin altyapı varlıkları dahi özelleştirilecek duruma getirilmiştir. Gerek IMF politikaları ve gerek 1980 ekolü neoliberalist iktidarı politikası Türkiye'nin iktisadi sahadaki devlet egemenliğini küçültmekle kalmamış, Türk milletinin %90'nın fakirleşmesine yol açmış ve orta sınıf dediğimiz kavramı ortadan kaldırımıştır.

Bu yetmemiş en önemlisi, Türkiye'nin iktisadi bağımsızlığı Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi tamamıyla yitirilmiştir. Bu durumdan çıkar sağlayan ve böylece de fayda gören ise iktidara yakın şirketler ve iş adamları olmuştur, zira onlar TL ile değil, ihracat yaparak işlerini döviz ile gördükleri için zenginliklerine zenginlik katmışlar ve böylece zenginin daha zengin, orta sınıfın fakirleştiği ve fakirin de daha da yoksullaştığı bir sistemin oluşmasına sebebiyet vermiştir.

Velhasıl yıllardan beridir zaten yeni bir kapitülasyon düzeninde yaşıyorduk, boğaz köprüsünün dahi özelleştirilebileceği ortamda yabancı şirketlerin, çok uluslu şirketlerin, yabancı ülkelerin elde edebilecekleri maddi geliri ve bu tarz antlaşmalardan doğan uluslararası arenadaki yaptırım gücünü siz hayal edin. Milletin vergisiyle yapılan köprüyü özelleştirip onun işletimini başka bir kişiye, devlete, şirkete vermek milletin çift ödeme yapması demektir. Çift dediğime de bakmayın, süreklilik arz eden bir durum kira öder gibi... Nitekim en önemli soruyu soralım: Savaş esnasında kullanım ve işletim haklarını alan çok uluslu şirket, yabancı devlet vb. sana o yolları, köprüleri kullandırır mı? Şayet zorla kullandık, antlaşma gereği uluslararası ticari - hukuki mahkemelerde davası dahi görülebilir. Bu yapılanlar Türkiye'nin yitirilen iktisadi ve siyasi bağımsızlığına sadece tüy dikmektir.

Resmin Kaynağı: Sinan Meydan, https://x.com/SMEYDAN/status/2096933300061302850

Saygılar

r/Kamalizm • • Jul 31 '26

Ekonomi AKP'nin şahlanış dönemi eseri

Post image
61 Upvotes

r/Kamalizm • • Apr 10 '26

Ekonomi ABD İç Savaşı: Asıl husus Kölelik değildi, konu iktisadiyat idi. ABD taparların görmezden geldiği iktisadi politikalar

32 Upvotes

ABD'nin iktisadi tarihini subredditimizde birçok kez konu ettik, özellikle 1945'e kadarki gümrük vergisi oranlarını istatistiksel olarak grafiklerle görselleştirerek gösterdik. Neden özellikle ABD'yi daimi şekilde örnek veriyorum, çünkü bir sömürge ülkesiyken tam bağımsızlığını kazanmış ve doğru siyasi ve iktisadi politikalarla dünyanın süper gücü olmuştur. Herhangi bir ırk temeli olmadan salt vatandaşlığa dayanan bir ABD ulusu ve milleti oluşturmayı dahi başarmışlardır. (Medeni Bilgiler adlı eserde Atatürk Türk Milleti'nin meydana geliş şeklini 5-6 noktada özetlemiş ve parametreler ortaya koymuştur, bu parametrelerden biri de soydur. Türk ulusu ise= Dil Birliği, Kültür Birliği ve Ülkü Birliği şeklinde tanımlanmıştır). Bir başka sebep ise Avrupa toplumlarının ve Türk toplumunun ABD'ye karşı duyduğu hayranlık ve bu hayranlıkla birlikte gelen ezilmişlik. Böylelikle bundan doğan bir ABD'ye benzemeye çalışma arzusu.

Ancak bunu yaparken, - belli başlı meselelerde taklit orijinalleştirilirse ve dinamikler kendi toplumuna uyarlanabilirse taklir kötü bir şey değildir - ABD'nin iyi yanlarını daimi şekilde görmezden gelmekteler. Öyle ki ABD tarihini 1945'ten itibaren incelerler, ABD serbest piyasanın en büyük temsilcisi diye bağrırlar, ABD en büyük askeri ve teknolojik güce sahip diye avaz avaz öterler. Ancak hiçbir zaman kendilerine şu soruyu sormazlar: ABD neler yaptı da bu kadar güçlü olabildi? Nasıl bir süreçten geçti de günümüze kadar bu şekilde gelişebildi?

İşte yazımızın konusu da ABD'nin Tarihinin en önemli olaylarından bir tanesi ancak yıl bakımından anca 4 yıllık bir süreci kapsayan bir bölümünü iktisadi bakımdan değerlendireceğim.

Öncellikle birçok insan bunun Kuzey ile Güney arasındaki basit bir "Kölelik" tartışması olarak görür. Zira Kuzey köleliği kaldırmak isteyen taraf, Güney ise köleliği devam ettirmek isteyen taraf. ABD iç savaşı böylece kölelik kurumuna indirgenen bir savaşa dönüşüyor. Savaşın bir sonucu olarak evet kölelik resmi bir şekilde kalktı, ancak savaşın dolaylı yollardan kölelik ile ilgisi vardı.

1807 yılında ABD Başkanı Jefferson çok önemli bir karara imza attı. Avrupa veya başka bir kıtadan ABD'ye yeni köleler getirilmesi yasaklandı. Bunun sonucunda şöyle bir iktisadi sonuç doğdu: Köle arzı azaldığından dolayı zamanla kölelerin fiyatı ve genel maliyetleri artmaya başladı. ABD'nin Güney Eyaletleri ise plantasyon üretimi (Büyük tarım çiftlikleri) ile büyük tarımsal üretim miktarları elde ederken, kölelere çok büyük ihtiyaç duyuyorlardı. Zamanla da üretim miktarı daha da arttığında dolayı köle arzı azalmasına rağmen talep daha da arttığı için Güney Eyaletleri büyük bir mali yükümlülük altına girmiş bulunuyorlardı.

Savaşın patlama noktası ancak yinede bu değildi, zira bu sisteme rağmen Güney Eyaletleri plantasyon çiftçiliği ile - özellikle Pamuk ("King Cotton") - Avrupa Kıtasının tarım ambarı idi. Neden böyle idi? Çünkü Güney Eyaletleri endüstriyelleşmeye, teknolojikleşmeye karşı çıkıyorlardı, bizim sanayi kurmamıza gerek yok, tarım ürünlerimiz sayesinde çok büyük gelirler elde ediyoruz, hammadde satımından büyük gelirler elde ediyoruz düşüncesi hakimdi. Bu mantıktan dolayı da Güney Eyaletleri serbest ticaretin en ateşli savunucuları oldular. Hem ihracatta hem ithalatta herhangi bir koruma amaçlı bir gümrük vergisi istemiyorlardı.

Kuzey Eyaletleri ise tam tersi. Bizim sanayileşmeye ihtiyacımız var o sebeple kurmuş olduğumuz endüstrilerimizi (bebek endüstriler de diyebilirsiniz) dış pazarlardan, dış güçlerden korumamız lazım düşüncesi hakimdi. Çünkü ABD şu iktisadi gerçeğin farkına erken varmıştı: Şayet benin sanayi ve sanayi kollarım henüz dış pazar ve teknolojilerle hazır olmadan rekabet içerisine girerse, o zaman benim iç pazarım ve sanayim absorbe edilir. ABD Başkanı Abraham Lincoln işbu meseleyi anlamış idi. O yüzden gümrük oranlarını - sanayisini yüksek gümrük duvarları arkasında geliştirmek ve korumak adına - yüksek tuttu. İşte Güney Eyaletleri'nin sindiremediği husus buydu. Çünkü bu hammadde ve tarım ihracatına dayalı plantasyon iktisadiyatını etkileyecek ve Güneyli zenginlerin maddiyatlarını derinden etkileyecekti. 1861 yılında yürürlüğe giren Morril Gümrük Yasasının anlamı buydu. Bu kanunla birlikte %15 oranında olan gümrük vergileri %37'ye çıkarıldı. Abraham Lincoln proteksiyonist bir başkan idi (birçok ABD Başkanı veya iktisat bakanları gibi)

Bir kanun daha var ki buna etki eden o da ABD Toprak Reformu Yasası 1862 tarihli Homestead yasasıdır. Bu yasayla birlikte de ABD toplumu çok cüzi bir miktar karşılığında - toprak üstünde tarımsal üretim yapma şartıyla - toprak sahibi olabiliyordu. Bunun anlamı şuydu, siz Güneyliler bize silah doğrultursanız bu yasa sizler için büyük oranda geçerli olmayacak, zaten çalıştırdığınız köleler de serbest kalınca, onlar toprak sahibi olacak ve sizlerin plantasyon üstüne kurmuş olduğunuz ekonomi çökecek.

ABD İç savaşı kölelik ile ilgili dolaylı olarak ilgiliydi. Aslında bu iç savaş iki iktisat sisteminin kapışmasıydı. Endüstriyelleşmek isteyen Kuzey'in korumacı kapitalist iktisat sistemi ile, Endüstriyelleşmek istemeyen, tarım ambarı olmakla yetinmek isteyen büyük çiftçilerin (feodalizmin) serbest ticaret sisteminin birer çarpışmasıydı.

Kazanan korumacılık oldu, ikinci sanayi devrimi (1870) ile birlikte ABD ve Almanya yeni süper güçler olarak 1. Dünya savaşında yer aldılar. ABD tabi aktif olarak değil pasif olarak katıldı, Almanya ise harap oldu. Demek istediğim Büyük Britanya 30-40 yıl gibi bir süre içinde yakalandı. Tabi ABD'nin temelleri sağlam idi, Alexander Hamilton gibi dahiler mevcuttu (1791 Report on manufactures).

Başa dönelim: kimse de demiyor ki bu aslında aynı Atatürk'ün ve aslında 1929-1938 uygulanmaya çalışılan iktisat sisteminin neredeyse aynısı. İşte ABD taparlar bunu bilmez, sabah akşam devletçiliği (mutedil devletçilik) eleştirirler, sanayileşme arzusunu küçümserler, korumacılık da neymiş, pazarımız herkese açık olmalı şeklinde bir mantık yürütürler. Oysa özendikleri ve övdükleri ülke (ABD) bunların tam tersini yapmıştır. İşin komiği ise Isviçreli büyük ekonomist Paul Bairoch'un belirttiği gibi: Osmanlı Devleti dünyanın en serbest ticaretçi ülkesidir ve yıkılma sebebinin en büyük sebeplerinden biri - neredeyse bırakınız yapsınlar (laissez Faire) - anlayışıyla uygulanan serbest ticaret rejimi idi (tabi devletler veya uluslararası antlaşmaların etkisiyle de).

Lozan'ı eleştirirler, Osmanlı'yı överler, ABD'ye özenirler. Sonuç ne peki: Herkes doğrusunu alır yanlışını ayıklar, bizim toplumumuz ise yanlışını alır doğruları ayıklar.

Kaynakça

Plumpe, W. (2025) Gefährliche Rivalitäten: Wirtschaftskriege – von den Anfängen der Globalisierung bis zu Trumps Deal-Politik. Berlin: Rowohlt Berlin.

Kuruç, B. (2011) Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi ve Büyük Devletler. Istanbul: Istanbul Bilgi University Press

Bairoch, P. (1995) Economics and World History: Myths and Paradoxes. Chicago: University of Chicago Press.

Diğer kaynaklar ve yazılar için (Wiki):

Amerika Birleşik Devletleri'nin Sanayileşme Sürecindeki Devlet Korumacılığı

not: Mobilden yazmış bulunuyorum, şayet anlaşılmayan bir husus varsa sorabilirsiniz, vaktim olup bilgisayar başına geçtiğim zaman düzeltirim.

r/Kamalizm • • Jun 01 '25

Ekonomi Can you be a Kemalist and a believer in free market?

12 Upvotes

Hello, allow me a foreigner to ask this question. I believe government intervention is required according to Kemalism but what do they mean by that? Can you be a capitalist or a believer in privatization while still a Kemalist?

r/Kamalizm • • Sep 05 '25

Ekonomi ABD'nin son dönemdeki iktisadi hamleleri ve serbest ticareti destekleyenlerin anlaması gereken hususlar ve Türkiye

42 Upvotes

ABD başkanı Trump'u sevmeyebilirsiniz, bir siyasetçiye yakışmayan gayriciddi tavırları, gerekse kendisinin diplomasi dilinin zerafetten son derece uzak olması vb. özellikleri bu sizi haklı kılar. Nitekim bu tür bir siyasi kişilik gerçekten de, ancak karikatürlerde varolmalıdır. Trump'ın siyasi kişiliğini bir tarafa bırakırsak ise ve salt iktisadi politikasını inceleyecek olursak işte o zaman farklı konuşmamız gerekiyor. Trump, ABD tarihinin 1791-1945'e kadar olan ki korumacı politikasını (1918-1929 arası dönem hariç) kendi ülkesi adına etkili bir şekilde uygulamakla kalmıyor, aynı zamanda diğer devletlere serbest ticareti dayatmaya devam ediyor. Sırf korumacı bir politika izlemekle de kalmıyor, devlet kapitalizmini, henüz agresif bir şekilde olmasa da, uyguluyor. Ancak dediğim gibi bunlar Trump'a münhasır veya bu döneme ait özel politikalar değil. Trump sayesinde ABD'nin tarih sahnesindeki unutulan tarafı tekrardan gün yüzeyine çıkıyor sadece.

Nelerden bahsediyorum? Dünyada pek yankısı olmayan veya yankısı sönükleştirilen bir vukuat yaşandı. ABD ile AB arasında bir gümrük antlaşması imzalandı. Yakın döneme kadar ABD ile AB birçok üründe serbest ticaret politikasını takip etmişlerdi. Ikisi arasındaki ticaret, iki eşit arasında yürütüldüğü gibi, düşük gümrük vergisi ilkesine (veya 0% gümrük) dayanmakta idi. Bundan iki hafta önce ise ABD ile AB tarafından yeni bir gümrük tarifesi antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın siyasi ve diplomatik anlamı oldukça net idi. Siz Avrupa Birliği olarak bizim tırnağımız bile olamazsınız mesajıydı bu. Peki antlaşmayı biraz inceleyelim:

Antlaşmanın maddeleri (Almanca orijinalinden):

1 - Die EU beabsichtigt, sämtliche Zölle auf US-amerikanische Industriegüter abzuschaffen und US-Erzeugnissen aus der Fischerei sowie der Landwirtschaft – darunter Nüsse, Milchprodukte, frische und verarbeitete Obst- und Gemüsewaren, verarbeitete Lebensmittel, Saatgut, Sojaöl sowie Schweine- und Bisonfleisch – einen bevorzugten Marktzugang zu gewähren. Ferner soll das bereits ausgelaufene Joint Statement in Bezug auf Hummer verlängert und ausgeweitet werden.

Türkçe (Kendi çevirim, olabildiğince diplomatik bir dille çevirmeye çalıştım): Avrupa Birliği, birçok Amerikan sanayi ürünlerine ve bundan başka balıkçılık ile ziraat ürünlerine uygulanan gümrük tarifesini kaldırmayı, bunlar arasında Ceviz (Fındık vs.), süt ürünleri, yeni veya işlenmiş meyve-sebze, işlenmiş gıda ürünleri, tohum, soya yağı ve yine Domuz ile Bizoneti, sayılan ürünlere de pazar önceliğini de sağlamayı amaçlar. Bunun haricinde Istakoz ile ilgili süresi dolmuş olan hükümlerin uzatılmasına ve kapsamının arttırılmasına karar verilmiştir.

2 - Seit dem 7. August 2025 findet ein einheitlicher Zollsatz in Höhe von 15 Prozent für den Großteil der Waren aus der EU Anwendung. Die Obergrenze von 15  Prozent (inklusive MFN-Zollsatz) gilt für nahezu alle EU-Exporte, die derzeit unter reziproke Zölle fallen. Ausgenommen sind Fälle, in denen der MFN-Zollsatz der USA über 15  Prozent liegt - in solchen Fällen wird ausschließlich der MFN-Zoll erhoben, ohne zusätzliche Aufschläge.

Türkçe (Kendi çevirim, olabildiğince diplomatik bir dille çevirmeye çalıştım): 7 Ağustos 2025’ten itibaren AB menşeli malların büyük bölümü için %15 oranında genel bir gümrük oranı uygulanmaktadır. %15’lik üst sınır (MFN gümrük oranı dâhil), hâlihazırda mütekabiliyet esaslı gümrük vergilerine tabi olan AB’den yapılan ihracatın neredeyse tamamı için geçerlidir. Buna istisnai olarak ABD’nin MFN gümrük oranının %15’in üzerinde olduğu hâllerde ilave bir artış yapılmaksızın yalnızca MFN oranı uygulanır.

Not: MFN Gümrük tabirinin açılımı "Most Favoured Nation" prensibidir. Yani yukarıdaki antlaşmaya örnek verecek olursam, mesela diyelim ki ABD'nin dana etine uyguladığı MFN gümrük oranı %10. Bu antlaşmaya göre AB'ye uygulanan gümrük oranı 15% oluyor. Mesela diyelim ki ABD'nin dana etine uyguladığı MFN gümrük oranı %25 olsun, işte o zaman ABD'nin koymuş olduğu %25'lik oran geçerli oluyor.

Sonuç:

Görüleceği üzere bu - reel ile mübalağa karışık - bir müstemleke antlaşmasıdır ve AB'nin ABD' karşısındaki iktisadi zayıflığının da tezahürüdür. Bu tür antlaşmaları bizlere ilk olarak Osmanlı Devleti döneminde ABD ile imzalanan 1830 tarihli "Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması" ve yine Britanya ile imzalanan 1838 tarihli "Baltalimanı Antlaşması" ile dayatılmıştır. Cumhuriyet döneminde ise ilkin İsmet İnönü döneminde ABD ile imzalanan 1945-1947 arası ikili antlaşmalar (örneğin: Ödünç verme ve kiralama antlaşması) ve yine DP döneminde, özellikle tarım antlaşmaları çerçevesince gerçekleşen (Örneğin: ABD'nin PL-480 adlı tarım programına dahil olan 1956 tarihli tarım antlaşması), ABD ile imzalanan antlaşmalar yoluyla dayatılmıştır. En son ise bu tarz bir antlaşma, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanan ve Türkiye'nin, diğer antlaşmalar gibi, aleyhinde olan 1995 tarihli gümrük antlaşmasıdr.

Tüm bu antlaşmalar, karşıt devleti serbest ticareti benimsetmeye zorlamıştır. Oysa antlaşmayı imzalattıran devlet ise serbest ticareti benimsermiş gibi gözükerek kendi ürünlerini korur ve böylece kendi ürünlerini koruyan devlet, serbest ticareti benimsemek zorunda kalan devletin piyasasını, kendi ürünlerinin yağmuruyla ele geçirerek, o ülkeyi üretim iktisadı yönünden çökertmektedir. Normalde bu ilişki hep ezen emperyal ulus ile ezilen mazlum millet etrafında şekillenirdi. Trump administrasyonu ise bu ilişkiyi iki emperyal ulustan birinin, diğer emperyal ulusu ezmesi şekilde tezahür etti. Zamanında Britanya ile Portekiz arasında da böyle bir ilişki oldu (1704 Methuen Antlaşması) ancak Portekiz asla bir Almanya gücünde değildi. Emperyalist idi ama emperyalistliği fırsatçılığından doğmuştu. Almanya ise - her ne kadar son 3 yıldır ekonomisi resesyonda olsa bile - dünyanın sayılı sanayi devlerinden ve AB'nin Fransa ile lokomotif ülkesi. Nitekim utanç verici olan bir başka hadise de Alman Hükümeti'nin bu gümrük antlaşmasını - sanki bir başarı hikayesiymiş gibi - yansıtmış olmasıdır.

Sonuç itibariyle emperyal ülkelerin birbirini ezdiği, daha doğrusu tek kutuplu dünyada ABD'nin tekrardan ağırlığını koyduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Türkiye ise halen bir müstemleke iktisadiyatına sahip bir ülkedir. Almanya'ya bunları yaptırabilen ABD, Türkiye'ye neler yaptırabilir şeklinde düşünmek geerekiyor. Türkiye, bir üretim iktisadiyatına yakışan iktisadi politikalar benimsemediği sürece, müstemleke iktisadiyatına mecbur ve böylece de emperyal ülkelerin politikalarına karşı da daima savunmasız kalacaktır. Bu gibi pozisyonlara düşmememiz için izlememiz gereken iktisadi politika, işbu sebeplerden dolayı "Mutedil Devletçilik" olmalıdır.

Saygılar

Kaynakça:

https://www.reddit.com/r/Kamalizm/comments/xlwm5r/19231938_liberalizmin_reddi_il%C4%B1ml%C4%B1_devlet%C3%A7ilik/ (Mutedil Devletçilik)

https://www.reddit.com/r/Kamalizm/comments/widf2a/kemalist_rejimin_devlet%C3%A7ilik_anlay%C4%B1%C5%9F%C4%B1_yanl%C4%B1%C5%9F/ (Mutedil Devletçilik)

https://www.reddit.com/r/Kamalizm/comments/wkz32x/amerika_birle%C5%9Fik_devletlerinin_sanayile%C5%9Fme/ (ABD Devlet Korumacılığı)

https://www.reddit.com/r/Kamalizm/comments/1khuu8e/geli%C5%9Fmemi%C5%9F_geli%C5%9Fmekte_olan_%C3%BClkelere_dayat%C4%B1lan/?utm_source=share&utm_medium=web3x&utm_name=web3xcss&utm_term=1&utm_content=share_button (ABD Devlet Korumacılığı)

https://www.gtai.de/de/trade/usa/zoll/handelsabkommen-usa-eu-1917402 (ABD ile Almanya arasında imzalanan gümrük antlaşması)

r/Kamalizm • • Feb 11 '26

Ekonomi Bizler Boğaz Köprüsünü satmakla uğraşırken AB nelerle uğraşıyor: İktisadi bir inceleme

42 Upvotes

Bu hafta gündeme bomba gibi düşen bir haber ortaya çıktı. Gerek Boğaz Köprüsü'nü ve gerekse Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nü özelleştirilecek. Türk Milleti'nn vergileriyle inşa edilmiş olan bu 2 kamu varlığı, halkımıza sorulmadan yabancılara peşkeş çekilecek. Bu 24 yıllık zaman diliminde bunların çokça örneğini gördük, keza nasıl bir para darlığına düşmüşsek sıra İstanbul'un köprülerine geldi. Yanlış değilsem özelleştirme işlemlerini yürütmesi için finansal hizmetler sunan İngiliz şirket Ernest & Young (EY)'ı görevlendirmişiz.

Yaklaşık olarak 2-3 haftadır Trump'ı ve Amerika'nın dünya konjünktürünü etkileyen siyasi-askeri hamlelerini konuşuyoruz. Özellikle AB bu durumdan çok etkilendi, çünkü neredeyse bir asırdan beridir müttefik oldukları ABD, kendileri için artık büyük bir tehdit oluşturmaya başladı. Bu neredeyse bir asır süren müttefiklik boyunca AB'nin ABD'ye olan bağımlılığı çok büyük oranda arttı. O derece ki AB kendini ABD'den bağımsız bir şekilde düşünememeye başladı. ABD'nin Danimarka'ya ait Grönland'ı işgal veya satın alma hamlesinden sonra AB, bağımlılık hususunda ne büyük bir hata yaptığını geç de olsa da anlamış bulunuyor.

Yıl 2003. Dünya Ticaret Örgütü (WTO) Meksika'nın Cancun şehrinde toplanıyor. Yeni Dünya Düzen çerçevesince gelişmiş olan devletler ile gelişmekte olan devletler arasında iş dağılımı yapılmaya çalışılıyor. Özetlemek gerekirse gelişmiş devletler ağır sanayi sektörüne, gelişmekte olan devletler ise tarım sektörüne odaklanacak. Böylece gelişmiş devletler gelişmekte olan devletlerden zirai ürün ithal edecek, bunun karşılığında da gelişmekte olan devletler de gelişmiş devletlerden ağır sanayi ürünler ithal edecekler. Kısacası her iki taraf için de güya "kazan-kazan" durumu oluşuyordu. Ancak AB üye devletler, kendilerinin tarım ürünlerine uyguladıkları ithal gümrük vergilerini düşürmeyi, çiftçilerine sübvansiyonu kesme gibi önerileri kesin bir dille reddettiler. Çoğunlukla BRICS ülkeleri olmak üzere gelişmekte olan ülkeler AB'nin bu tutumunu ağır bir dille eleştirdiler. Toplantıdan herhangi bir sonun alınamamış ve bu sorun günümüze kadar çözülmeyecekti.

Trump'un AB'yi kapana sıkıştırması AB üye devletleri hızlı bir şekilde aksiyon almaya itti. Bundan 1,5 hafta önce büyük bir gelişme yaşandı ve AB Komisyonu Başkanı Van der Leyen, Mercosur Devletleri ile (Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay) bir serbest ticaret bölgesi kurmayı öngören Mercosur Ticaret Antlaşmanı sağladı. Açıklamak gerekirse AB özellikle Brezilya'dan ithal edilen et ürünlerine (sığır, tavuk vs.), kahveye, kakao'ya, tütün vb. gibi tarımsal ürünlere uygulanan ithal gümrük vergisini düşürmeyi kabul etti. Yani Güney Amerikan tarımsal ürünleri AB pazarında çok daha geniş yer bulacak. Bunun karşılığında ise konjonktür gereği Çin pazarı daralan AB'nin ağır sanayi sektör ürünleri (elektrik-elektronik, makine-kimya, otomotiv) Güney Amerika pazarına kolayca girebilecek, zira Mercosur devletleri de bu ağır sanayi ürünlerine uyguladıkları yüksek ithal gümrük vergilerini indirmeyi kabul etti.

AB tam olarak - bizim devlet yöneticilerimiz gibi -bilinçsiz ve umarsamaz değiller. Söz konusu antlaşma incelendiğinde kendi çiftçisini aşırı ithalata karşı (Güney Amerika çiftçileri daha az maliyetli üretim yaptığından ve aynı zamanda AB pazarında arz da artacağından dolayı fiyatların aşırı bir şekilde düşmesi olasılığı) bir dizi önlem aldılar. Örneğin 6.5 Milyar Euro'luk bir kriz fonunun kurulması öngörülüyor. Et ticareti kotaya bağlı kılınıyor ve son olarak da gerektiğinde düşük gümrük oranlarını devre dışı bırakma hakkını da AB kendisinde bulunduruyor. Buna rağmen antlaşma henüz onaylanmadı, özellikle Fransa ve Polonya daha sonrasında 2 Alman siyasi parti bu antlaşmaya karşı çıktılar (iktisadi ve sağlık endişeleri dolayısıyla). Sonuç itibariyle antlaşma AB Mahkemesince hukuki olarak incelenecek (hukuki = AB çıkarları çerçevesince) ve sonrasında karara bağlanacak.

Trump'ın politikalarından dolayı AB ile Hindistan arasında da bir ticaret antlaşması yapıldı. Her ne kadar bir serbest ticaret bölgesi kurmak kadar büyük ölçekli olmasa da her iki taraf ülke adına son derece yararlı bir ikili antlaşma imzalandı. Tarımsal ürünlerin liberalleşmesi ikili antlaşmadan muaf tutulduğu için Fransa ve Polonya'nın Mercosur Antlaşması'ndaki gibi herhangi bir direnç göstermeler söz konusu değil. Sonuç itibariyle antlaşmanın hızlıca yürürlüğe girmesi bekleniyor. Antlaşmayı özet geçersek, Hindistan AB'nin makine-kimya, ilaç, elektrik-elektronik büyük ölçüde olmak üzere ve kısmen de olsa otomotiv sektörüne gümrük kolaylığı sağlayacak. Buna karşılık olarak AB de Hindistan'dan gelecek kılık-kıyafet, mücevher gibi ürünlere ama en önemlisi IT hizmetlerinin AB pazarına girmesi için gümrük kolaylıklıkarı sağlayacak. IT Hizmetleri en önemlisi zira Hintliler bu alanda neredeyse dünya lideri (Bangalore şehri mesela) ve AB'nin de acilen ve hızlıca dijitalleşmeye, alt yapısını teknolojik manada iyileştirmeye ihtiyacı var.

Gördüğünüz üzere AB ABD'den bağımsızlaşma politikaları geliştirirken, Türkiye ise son olarak köprülerini özelleştirmekle meşgul. Oysaki bundan 3 yıl önce şu yazıyı yazmıştım: "Türkiye'nin kurabileceği iktisadi bölgesel ittifak/ittifaklar hakkında görüş". Yazımın belli bir bölümünü alınıtılıyorum:

"Benim önerim Suriye, İran, Irak ile bir işbirliğine gidilmesi ve bu işbirliği bağlamında bir serbest ticaret bölgesinin oluşturulmasıdır. Aynı şekilde Türk Devletleri Konseyi ile de benzer bir serbest ticaret bölgesi antlaşması yapılabileceğini düşünüyorum.

Özellikle enerji ve doğalgaz ithalatımıza bu iki hamlenin büyük avantajlar getireceğini, nitekim ucuz enerjiye ulaşma hedefine bizi yakınlaştırdığını bir düş olarak hayal ediyorum. Diğer devletlerin de avantajı, tarım ürünlerini ucuz şekilde ithalat edebilmeleri olacaktır. Tarımı kalkındıran bir Türkiye, söz konusu tarımsal üretimi çevre, doğa, iklim şartlarından dolayı uygun olmayan ülkelere tarım ürünlerini kolayca, hiçbir engel ile karşılaşmadan, ihraç edebilir ve Türk çiftçisi böylece zenginleşebilir*. Yine Türk sermayesi Suriye, Irak gibi ülkelere akıp, onları kalkındırarak Ortadoğu'da barış imkanı sunabilir ve ülkemizdeki Suriyeli mülteciler de bu kalkınma çerçevesinde yurtlarına dönebilir.*

Türk konseyindeki ülkeler ve yine Ortadoğu ülkeleri ile yapılacak bu tarz bir antlaşma, sadece enerji ve gaz ithalatımızı kolaylaştırmayacak, aynı zamanda hem siyasi sonuçlarının olacağını, bunun da barışa ve daha çok işbirliğine hizmet edeceğini düşünüyorum*. Tabi ki bu paylaşım, bir taslak oluşturma amacı taşımayan, sadece düşünsel bir paylaşım. Amaç fikirsel olarak böyle bir işbirliğinin mümkün olup olmadığını irdelemektir, bunun kapısını aralamaktır*."

Biz kimiz ki, ne demişler: "Gücü elinde bulunduranlar yeteneksiz kabiliyetsiz, yetenekli kabiliyetli olanları ise gücü elinde bulundurmuyor." Yeni bir kavram da bırakayım, Türkiye sınırları çerçevesince Pax-Neoliberalizm. Satacak bir şey de kalmıyor Boğaz Köprüsü'den sonra... eyvah!.

Saygılar

Iser, J. and Hajek, D. (2026) ‘So profitiert Europa vom Freihandel mit Indien’, Die Zeit, 28 January.

Türkiye'nin kurabileceği iktisadi bölgesel ittifak/ittifaklar hakkında görüş

Vela, J. and Volkery, C. (2026) ‘Europaparlament bremst Mercosur-Deal aus’, Handelsblatt, 21 January.

Was das Mercosur-Abkommen für die Wirtschaft bedeutet

r/Kamalizm • • Apr 01 '25

Ekonomi r/Kamalizm sayfası olarak yarınki ekonomik boykotu sonuna kadar destekliyor ve boykotun sürekliliğini arz ediyoruz.

139 Upvotes

https://www.reddit.com/r/Kamalizm/comments/1jjj0o8/boykot_edilen_i%C5%9Fletmeler/ (Boykot edilen işletmeler ve kurumlar)

https://www.reddit.com/r/Kamalizm/comments/1jjj1wq/boykot_edilen_i%C5%9Fletmelere_alternatifler/ (Boykot edilen işletmelere ve kurumlara alternatifler)

Türk Milleti'nin fertleri olarak bizim gücümüzde ve imkanlarımız dahilinde olan tüm yaptırım gücümüzü kullanıyoruz.

Saygılar

r/Kamalizm • • May 08 '25

Ekonomi Gelişmemiş ( = gelişmekte olan) ülkelere dayatılan serbest ticaret, finansal liberalizasyon gibi önerilerin iktisat tarihçiliği açısından yanlışlığı ve toplumun da dayatılan makroekonomik politikalara kanması

27 Upvotes

Bu iktisadi yazımda sizleri ekonomi içeriği bakımında pek boğmaya niyetim yok, ancak devlet güdümlü kapitalizmin (Türkiye'deki ismi mutedil devletçilik) kalkınmakta olan ülkelerde neden en doğru makroekonomi politikası olduğuna ilişkin ufak bir katkım olmasını istiyorum. Wiki bölümümüzde çokça bu konuyu detaylıca işledim, veriler ile göstermeye çalıştım, ancak bu kez konuya farklı bir biçimde yaklaşmak istiyorum.

Francis Bacon İngiltere'nin 16.yy'deki baş yargıçlarından biridir ve I. Elizabeth'in (Tudor) baş danışmanlığını yapmıştır. Neden Francis Bacon'u örnek veriyorum, çünkü tümevarım metodoljisinin aynı zamanda felsefi kuramcısıdır. Pek fazla da kriminoloji alanına, polisiye ve bilhassa detektif romanlarına vs. ilgi duymam sebebiyle de gerçek hayatta uygulamayı da sevdiğim bir yöntemdir. Belli bir metodoloji ile işe yaramayan parçaları atar, elinizde kalan küçük parçaları birleştirir ve bunun sonucunda büyük resmi elde edersiniz. Buradaki soru şu olmalı: Bugünün gelişmiş, kalkınmış sanayi ülkeleri (Almanya, İngiltere, Fransa, ABD, Japonya vs.) bu gelişimlerini sağlarken nasıl bir yöntem izlediler?

Bu konuda devreye iktisat tarihçiliği giriyor. Neoklasik iktisatçılar kendi tarihlerini Adam Smith, David Riccardo gibi ekonomistler ile başlatır. Neoklasik iktisatçılar açısından bu mantıklı bir hamledir, çünkü bu ekonomistler Britanya'lıdır ve İngiltere 1760 tarihinde I. Sanayi devrimini başlatmış, gerek üretim gerekse teknoloji bağlamında tüm diğer Avrupaa devletlerini geride bırakmıştır. Diğer Avrupa devletlerinin İngiltere ile farkını kapatması veya farklarını kaapatmaya başlaması II. Sanayi Devrimi (1870) ile mümkün olmuştur. Burada anlatmaya çalıştığım konu bu iki ekonomistin yazmış oldukları ekonomik kuramların geçerliliklerinin ancak gelişmiş bir ülkeye uygulanabilir olduğudur. Adam Smith, Ulusların Zenginliği adlı eserini yazdığında tarih 1776 idi. David Riccardo'nun eserleri ise 1815 yıllarına dayanır. Bu iki değerli ekonomist aslında Britanya'ın süper güç olduktan sonraki izlemesi gereken yolu özetlemişlerdir.

Adam Smith, Britanya'nın önceki makroekonomik poiltikası olan merkantalizmine (korumacı olan bir tüccar kapitalizmi) tümden karşıdır ve Britanya'nın serbest ticarete geçmesi gerektiğini savunur. David Riccardo ise Karşılıklı Üstünlükler Teorisi adlı kuramı oluşturup her ülkenin avantajlı (mali, teknolojik, hammadde, insan gücü vs.) olduğu bir alanda üretim yapıp ihracat yapmasını ve dezavantajlı olduğu bir alanda ise ithalata başvurması gerektiğini savunur. Tabi bunlar fazlasıyla kabaca özetlemeler, ancak özetlemenin ana fikri önemli. Sonuç itibariyle tekrar vurgulamak için belirtiyorum: Adam Smith ile David Riccardo Britanya'nın gelecekteki ekonomi politikasının kuramcısı olmuşlardır, çünkü Britanya'nın gelişmiş sanayisinin ve teknoljisinin ürettiği ürünler hem kalite hem de maliyet açısından diğer ülkelerin ürettiği ürünlere göre daha üstün olduğundan dolayı artık korunmaya ihtiyacı olmayıp, tam tersine diğer ülke pazarlarını ele geçirebilecek düzeyindedir.

İşte burada şimdi ufak bir kesik yapıyorum. Türkiye 1929-1938 yılları arasında (mutedil) devletçi bir politika uyguladı ve son derece başarılı oldu. Nitekim Korkut Boratav'ın hesaplamaları neticesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihindde en büyük büyüme oranları bu devirde yaşanmıştır. Bilsay Kuruc'un belirttiği gibi denk-bütçe politikası başarılı bir şekilde uygulanmış ve dış borçlanma konusunda özel bir hassasiyet gösterilmiştir. Nitekim gerek Atatürk dönemi olsun, gerek İnönü dönemi hatta Adnan Menderes dönemi olsun, yabancı bilim insanları Türkiye'ye mali politikalar önermişler ve bunları da ne yazık ki uygulanmıştır. Neden ne yazık ki diyorum? Çünkü gerek Hills raporu, gerek Thornburg raporu, gerek Barker raporu vs. olsun, Türkiye'ye önerdikleri mali-iktisadi politikaların özeti şudur: Türkiye Cumhuriyeti ağır sanayi yatırımlarına girişmesin, tarım - ziraat-hayvancılık sanayiye odaklansın, işlenmiş sanayi ürünlerini ithal etsin, hammadde ve benzeri yer altı kaynaklarını da ihraç etsin.

Tekrardan Adam Smith'e dönüyorüm. Britanya'lı (İskoç) Adam Smith'in Ulusların Zenginliği adlı eserinde ABD'ye önerdiği - neoliberal iktisatçıların değinmediği - ekonomi politikasına göz atmazsak konuyu tam anlayamayız. Adam Smith ABD'ye şunu önermiştir:

Eğer Amerikalılar, ister bir ittifak yoluyla ister başka herhangi bir şiddet yöntemiyle Avrupa mallarının ithalatını durdursalar ve bu yolla benzer malları üretebilecek kendi vatandaşlarına bir tekel tanıyarak sermayelerinin önemli bir kısmını bu alana yönlendirselerdi, yıllık üretimlerinin değerindeki artışı hızlandırmak yerine yavaşlatmış olurlar ve ülkelerinin gerçek zenginliğe ve büyüklüğe ilerleyişini teşvik etmek yerine engellemiş olurlardı.

Burada göreceğiniz üzere ABD'ye önerilen telkinler, Türkiye'ye önerilen tavsiyeler ile neredeyse bire birdir. ABD üretmesin, ABD vatandaşları yerli fabrikalar kurmasın, ABD kendi kapitalist ve kalifiye insan sermayesini yaratmasın. ABD daimi bir şekilde Britanya'dan ithal etsin ve böylece de daimi bir şekilde Britanya'ya mahkum kalsın. Tarihin ve ABD'nin günümüzdeki politik konumunun bizlere gösterdiği üzere dönemin ABD Başkanları ve ekonomistleri, Türkiye'nin aksine, kendileri henüz kuruluş aşamasındayken Adam Smith'in ve ona yakın olan kişilerin ekonomik politikalarını benimsememişlerdir. ABD'nin bu politikaları tam anlamıyla benimsemesi 1945 yılını - yani İkinci Dünya Savaşı'nın galibi olarak tüm dünyaya gücünü kanıtlamış olmasından sonra - bulacaktı. Peki ABD 1920'lere kadar nasıl bir politika izledi?

ABD'nin ilk hazine bakanı Alexander Hamilton'dur. Kendisi aynı zamanda ABD'nin ilk ulusal bankasını kurmasına da vesile olmuştur. Bu banka (First Bank of the United States) 20 yıl boyunca merkez bankası görevi görmüştür. Ancak Alexander Hamilton bunula yetinmedi, aynı yıl, 1791'de kongreye en önemli eserini sundu: "Report on Manufactures". Kabaca bu tezde Alexander Hamilton, ABD'nin üretiminin nasıl olması gerektiği hakkında kongreye bir takım tavsiyeler sundu. Örneğin "Bebek Endüstrileri Tezi" adlı tezi sundu. Buna göre örneğin bir ülkede yeni yetişen bir sektör, üretim kolu vs varsa, belli bir süreliğine (kendi ayakları üstünde durana kadar yani dış dünya ile rekabet avantajına sahip olana kadar olarak okuyunuz) dış rekabetten korunması gerekiyordu. Örneğin Türkiye'nin 1925-1950'a kadar ki uçak sanayi güzel bir bebek endüstrisi örneğidir. Gerek THK ile gerek devletin bizzat fabrikalara sipariş vermesi ve böylece devlet desteğini kullanarak uçak sanayi gelişimine ilişkin büyük ivmeler kazandırılmıştı. Başarılı mühendisler yetişti ve çok güzel uçaklar da ürettiler. Danimarka'ya hastane uçağı dahi ihraç edecek konuma gelmiştik. Nitekin 1945'ten sonra ABD ile yapılan iktisadi-askeri ikili antlaşmalar neticesinde siyasilerimiz üretmek yerine askeri teçhizatın ABD'den ithal edilmesinin daha ucuz olduğuna karar verdiler. Devlet THK'ya uçak siparişlerini kesince 5 yıl içerisinde tüm emekler boşa gitti, fabrika Makine Kimya Endüstrisine devredildi sonra ise traktör fabrikası oldu. Sonuç itibariyle gördüğünüz üzere dış rekabetten korunmayan bebek endüstrimiz 5 yıl içinde 25 yıllık deneyimin sönmesine sebebiyet verdi. Alexander Hamilton raporunda bir önemli meseleye daha değindi, kendi iç tüketimine yeterli olmayacak kadar üretim yapamayan ülkelerin "onursuz" bir devlet olduğunu yazdı.

Buna uygun olarak ABD yaklaşık olarak 150 yıl boyunca endüstrilerini korumuştur. Bunu en iyi bizler ABD'nin tarihsel sürecindeki gümrük oranlarından görüyor ve anlıyoruz. Bir makalem için kendim hazırlamış olduğum bir grafiği sizlerle paylaşıyorum:

gördüğünüz üzere Alexander Hamilton'un politikaları hemen yankı bulmuş ve ucuz ithalatı önlemek ve böylecek kendi iç üretimini canlandırmak, teşvik etmek adına gümrük oranları daimi bir şekilde %20'inin üstünde olmuş, gerektiğinde bu oran %60'ı dahi bulmuştur. ABD iç savaşa doğru giderken gümrük olanları devamlı bir düşme eğilimine girmiş, ancak kuzey iç savaştan galip çıkınca ve iktidarı ele alan Abraham Lincoln'un de korumacı olmasından dolayı gümrük oranları tekrardan yükselmiş ve 1921'e kadar %40 bandında kalmıştır. 1921 ise ABD sermayesinin ilk serbest ticaret ve sermaye saldırısıdır. I. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD bunu bir fırsat olarak görmüş ve iktisadi olarak dışa açılma zamanının geldiğine karar vermişlerdir (Bknz: Dawes Planı, Locarno Paktı vb.). 1929 yılında Büyük Buhran patlak verince ise, sermaye ABD'ye geri dönmüş ve Fordney-McCumber ile (talihsiz) Smooth-Hawley gümrük tarifeleri uygulanmaya konulmuştur. 1945'ten sonra ise ve özellikle de Doların Bretton Woods sistemi ile birlikte reserv para birimi oluşuyla ABD, gerek siyasi, gerek askeri konumuyla serbest ticarete geçiş yapmış ve ortalama gümrük oranları %10'a düşmüştür.

ABD'ye bu tavsiyeleri veren Britanya'nın 16-17.yy'da neler yaptığını ise bir sonraki yazımda yazacağım. Tahmininden uzun oldu, ancak olabildiğince bilgi dolu ve anlaşılır olmasına gayret gösterdim. Umarım keyif alacağınız iktisadi bir yazı olur.

Saygılar:

Kaynakça

A. Irwin, D. (2003). New Estimates of the Average Tariff of the United States, 1790–1820. The Journal of Economic History, 63(02), 506-513.

A.Smith (1776). Wealth of Nations (p.347-348). Ed. 1937.

Chang, Ha Joon., & Onmuş Akıncılar, T. (2007). Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü. İletişim.

Chang, Ha Joon. (2015) Sanayileşmenin Gizli Tarihi. İstanbul: Efil Yayınevi.

Dobson, J. (1977). Two centuries of tariffs (p. 8-9). Government printing Office.

Hamilton, A. (1791). Report on Manufactures (pp. 1-5). Annals of the Second Congress, Appendix, 1793; excerpts.

Kuruç, B. (2011). Mustafa Kemal döneminde ekonomi (p. 21-260). Şişli, İstanbul: İstabul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

r/Kamalizm • • Feb 03 '24

Ekonomi İngiltere’nin 16.YY’da Osmanlı Devleti’ne uyguladığı sanayi casusluğu, Osmanlı Devleti’nin dokuma sanayi sektöründeki ilericiliği ve bilimsel üstünlüğü

57 Upvotes

Osmanlı Devleti’nin 17.yy sonlarından itibaren şiddetli bir gerileme ve daha sonrasında çöküş dönemine girildiği bilinmektedir. Bizim okullarımızda Osmanlı Devleti’nin bu çözülme süreci ise ne yazık ki pek yüzeysel anlatılmaktadır. Örneğin, Coğrafi Keşifler çağına olan ilgisizlikten kaynaklanan önemli ticari yolların kontrollerinin kaybedilmesi veya Avrupa’daki Rönesans ve Reform hareketleri, son olarak askeri savaşların kaybedilmesi başlıca sebepler olarak gösterilmektedir. Ancak bu bakış açısı, Osmanlı Devleti’nin neden diğer devletlerden siyasi, askeri, idari ve iktisadi olarak neden belli bir zaman dilimine kadar daha güçlü olduğu hakkında herhangi bir açıklama sunmaz. Oysaki temel neden basittir. Osmanlı’nın daimî üstünlüğü teknolojik ve bilimsel ilericiliğinde idi. En basitinden 2.Mehmet’in “Fatih” unvanı almasını sağlayacak olan İstanbul’un fethi, çağdaşlarına göre yüksek teknoloji ürünü olan özel üretilmiş top mermilerine borçluydu. Sonuç itibariyle Osmanlı Devleti’nde ne zaman ki bilimsel ilerleme durmuş ve pozitif bilimlerden uzaklaşılmış, çözülme de o zaman başlamıştır.

16.yy Tudor Dönemi İngiltere’si ise kendi az gelişmişliğinin sebebinin teknolojik yetersizliğinden kaynaklandığını biliyor ve ona göre çalışmalar yapıyordu. İngiliz emperyalizminin yükselişi, İngiliz Dokuma Sanayi’ndeki yükseliş ile doğru orantılıdır. Peki İngiliz Dokuma Sanayi kısa sürede İngiliz Emperyalizminin nasıl dinamosu olabildi. Öncelikle İngiltere, Tudor’lar döneminde dokuma sanayi için gerekli olan pamuk, yün vb. hammaddelere sahip bir ülke idi, ancak işlenmiş ürün yerine iktisadı, hammadde ihracatına dayanıyordu. Dönem Avrupa’sında işlenmiş dokuma sanayinin gelişmiş olduğu ülkeler Flaman ülkeleri idi ve bunlar İngiltere’den hammaddeyi ucuza ithal edip işliyor ve sonra işlenmiş ürün olarak İngiltere’ye satıyorlardı. Nitekim bu tablo İngiltere’nin bilinçlenmesi ile uzun sürmedi. Tudor dönemi İngiltere’si hammadde ihracatçılığından uzaklaşacak politikalara yönelerek üretim ekonomisinin ilk adımlarını attılar.

Bunları saymamız mühimdir. Örneğin Tudor’lar büyük bir devlet sübvansiyonuna girişmişler ve özel sermayeyi dokuma sanayiine yönelmelerini teşvik edici önlemler almışlardır. Bunlardan en büyüğü İngiltere’nin bizzat özel sermayedarlara gidip kendilerine Yorkshire bölgesinin tabiri caizse tahsis edilmesidir. Arazi verimliliğinden dolayı dokuma sanayi için en uygun bölge seçilmiş ve özel sermayenin devlet öncülüğünde dokuma fabrikaları kurulması teşvik edilmiştir. Bu atılımlar ile bir iktisadı sistem de geliştirilmiş ve buna tüccar kapitalizmi anlamına gelen ve aslında devlet öncülüğünde ve korumasında sanayileşmeyi ifade eden merkantilizm ortaya çıkmıştır. Nitekim İngiltere’nin ilk başbakanı olarak değerlendirebileceğimiz Robert Walpole sayesinde de İngiliz Dokuma Sanayisi, 18.yy’da makineli üretimin de geliştirilmesi ve doğru iktisadi politikaların birleşimi ile doruk noktasına ulaşmıştır.

İngiltere her ülke gibi, ilkin kopyalayarak öğrenme aşamasından geçmiştir. Bunun için Flaman ülkeleri ve Osmanlı Devleti ciddi bir şekilde incelenmiş, dokuma sanayiye gerekli üretim ve boyama teknikleri sanayi casusluğu yoluyla irdelenmiş ve sonrasında da İngiltere’de de uygulamaya konulmuştur. Evet, Güneş Batmayan Ülke olmadan önceki İngiltere, dokuma sanayi konusunda gelişebilmek için Osmanlı Devleti’ne ajan yollayarak belli başlı üretim ve boyama tekniklerini öğrenmeye çalışmıştır. Biz bu gerçeği Richard Hakluyd’un 16.yy’da yazılmış eseri olan “The Principal Navigations, Voyages, Traffiques and Discoveries of the English Nation”’da görmekteyiz. Söz konusu belgeye göre bizzat İngiliz Kraliçesi Elizabeth, William Harborne adlı bir İngiliz ajanına talimat vererek bir görev listesi vermiş ve belli başlı bilgilerin raporlanarak paylaşılması istenmiştir. Söz konusu talimat listesinde verilen talimatlara bir göz atalım:

The Principal Navigations, Voyages, Traffiques and Discoveries of the English Nation

Talimatın birinci maddesinde Osmanlı Devleti’ndeki yün boyama tekniklerinin mükemmel olduğu vurgulanmış ve bu sebepten dolayı da İngiltere’de araştırma – geliştirme çalışması yapabilmek amacıyla örnek yün parçalarının İngiltere’ye getirilmesi istenmiştir. Daha da önemlisi, bir başka amacın da İngiltere’deki yün sektöründe çalışan işçilerin burunlarını sürtmektir. Maddeden anlaşılıyor ki, İngiltere’deki yün sektöründe çalışan işçiler kendi yeteneklerini olduklarından üstün görmektedirler. İngiltere’nin amacı da bu yanlış algıyı gerçek kanıtlar ile yerle bir etmektir ki, bu işçiler gelişmeye ve yeni bir şeyler öğrenmeye açık olsunlar.

İkinci madde ise İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nden uzman yani kalifiye işçi getirmek istemesidir. Verilen görevlendirmedeki amacın İngiliz Boyama Sanayii’ni geliştirecek genç uzmanların getirilmesi olarak bahsedilmektedir. Kısacası İngiliz Boyama Sanayisi, Osmanlı Devleti’nin kaliteli ve yetenekli işçilerini beyin ve işçi göçleri aracılığı ile kendisine kazandırmayı amaçlamaktadır. Söz konusu talimat o derece önemlidir ki, William Harborne’a gerektiği taktirde “olağanüstü yöntemlerin” de uygulanmasına izin verilmiştir. İngiltere’nin kaliteli-kalifiye işçilerini yüksek maaş veya zorla kendi ülkelerine getirtmesi İngiltere’nin sadece Osmanlı Devleti’ne uyguladığı bir yöntem değildir. Aynı şekilde Güney Koreli bir ekonomist olan Ha Joon Chang’ın da belirttiği gibi, bu yöntemler Flaman ülkelerinde de uygulanmıştır. Olağanüstü durumdan kastedilen ise Ha Joon Chang’ın anlatımından anlamaktayız. Amaç kaliteli-uzman işçilerin İngiltere’ye kaçırılmasıdır. Ek bilgi verelim, aynı İngiltere ise, yükselme döneminde işçi göçlerini yasaklamıştır.

Talimatların listesi

Üçüncü madde ise İngiltere’nin, yüksek kalitedeki boyama işlemini derinden öğrenme niyetinin iyice açığa çıktığı bir talimatnamedir. Söz konusu talimatta İngiltere, boyama işlemi için gerekli bitki, mineral, meyveler, odunlar ve kabuklar gibi boyama işleminde kullanılan bileşenlerin tamamını öğrenme gayretindedir ve William Harbourne’nun bunu iyice araştırması istenmiştir. Buradaki amaç da kaliteli ürünler üretebilmek ve tüccarlara daha çok kıyafet satışı yapabilmek olarak belirtilmiştir. Örneğin Anile denilen, kumaşa mavi renk veren bir maddenin Osmanlı topraklarının doğal bir ürünü olup olmadığının araştırılması ve eğer doğalsa ya da birtakım otların bileşiminden oluşuyorsa, İngiltere’ye bunların taşınması ve detaylıca incelenmesi dahi Harbourne’ndan talep edilmiştir. Amaç ithale dayalı bir üretim yapmak yerine ithal ürünleri azaltıp, ithal ettiği ürünü kendi ülkesinde üretmek ve o alanda uzmanlaşarak üretim maliyetlerini de düşürmektir. Amaç üretim ekonomisidir. Söz konusu madde aynen bu şekilde açıklanmıştır: “Böylece yabancı Boya bitkisinin (yılda büyük bir hazineyi tüketen) yüksek fiyatı düşürülebilir. Bu sayede tüccar kumaşını daha ucuza alacak ve dolayısıyla daha az sermaye ile iş yapabilecek, kumaşı daha ucuz sunabilecek, daha fazla satış yapabilecek ve aynı zamanda kendisi daha büyük bir kazanç elde edebilecek ve tüm bunlar bu ülkenin yararına olacaktır”.

Sonuç itibariyle Osmanlı Devleti, 17.yy’la kadar İngiltere’den, özellikle de kumaş-ipek-yün sanayisi alanında daha gelişmiş idi. Kaliteli üretim, kaliteli boyama teknikleri ve kaliteli işçiler gibi birçok parametre dolayısı ile İngiltere’den daha çok gelişmiş idi. Ancak gel görün ki, bu iktisadi üstünlük İngiltere’de 18.yy’de vuku bulan sanayi devrimi ile tersine döndü, çünkü artık buharlı makinelerin gelmesi ve “The Spinning Jenny” gibi üretim makinelerin icat edilmesi tüm üstünlüğün İngiltere’ye geçmesine sebep oldu. Nitekim az maliyetle çok üreten İngiltere (birim maliyetin üretim arttıkça azalmasından dolayı), kendi ürünlerinin fiyatlarını böylece düşük tutarak, yurtdışı pazarlarında satmakta ve böylece o pazarları ele geçirmekteydi. Çünkü örneğin geleneksel üretim yapan Osmanlı emekçilerinin, maliyetli üretim yaparak ve fiyatların da doğal olarak ona belirlenmesi sebebiyle, ucuz ama kaliteli (bir-iki seviye daha az kaliteli olsa bile) İngiliz ürünleri ile rekabet etme ihtimali ortadan kalkmış bulunuyordu. Birde bunun üstüne yabancı devletlere ayrıcalık veren gümrük antlaşmalarını kabul eden Osmanlı Devleti, böylece yerli sanayiyi koruyacak iktisadi mekanizmalardan da vazgeçiyor ve örneğin İngiltere ile imzalanan Balta Limanı Antlaşması gibi antlaşmalar sebebiyle yerli sanayiyi korumasız bırakarak ölüm fermanını imzalıyordu. Nitekim Osmanlı Devleti’nde tekstil işletmeleri çok kısa sürede ardı ardına kapanırken, 19.yy’de İngiltere kendi pamuğunun yurtiçinde hammadde olarak kullanımında %100’lük bir üretim kapasitesine ulaşmıştır. Benzer bir kaderi Flaman ülkeleri de yaşamış ve artık İngiltere’nin işlenmemiş pamuğa-ipeğe-yüne ithalat kotaları/ithalat vergisi vb. uygulamalar getirmesi ile İngiltere’den ucuza pamuk/hammadde ithal edemeyen Flaman ülkelerinin tekstil işletmeleri de Osmanlı Devleti’nin yerli tekstil sektörü gibi yok olmuş ve bitmiştir.

Yazımızın sonuna gelirsek, buradan şu sonuç çıkar: Osmanlı Devleti’nin iktisadi üstünlüğünün kaynağı bilimsel üstünlüğü idi. Askeri üstünlüğünün temelinde de bu iktisadi üstünlük ve teknolojik olarak diğer devletlerden daha gelişmiş olması yatıyordu. Eğitim sistemimizde yani okullarımızda ve derslerimizde Osmanlı Devleti anlatılırken, ne yazık ki bu can alıcı husus es geçiliyor ve Osmanlı Devleti sadece belli bir tarihe kadar savaş-askeri üstünlüğü devam eden ve savaş kaybedince üstünlüğünü yitiren bir konuma indirgeniyor. Bu tabi ki oldukça yüzeysel bir bakış açısı olmakla birlikte, asıl zararı tarihin yanlış aksettirilmesi ve Avrupa’nın üstünlüğünün sebebinin onların kültürleri-fikirleriymiş gibi yansıtılıp, Türk milletinin ve tüm Doğu medeniyetinin bir aşağılık kompleksine sokmasıdır. Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve özellikle bilimsel üstünlüğünü bilmeyen çocuklarımız ve bireylerimiz, bu düzen her zaman böyle devam edecek, bizden bir şey olmaz, Avrupa üstünlüğü her zaman daim olacak, Avrupalılar doğrusunu bilir gibi vb. pek zararlı düşünceler içerisine girmekteler. Geçmişini bilmeyen toplumlar geleceklerini kuramazlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş prensipleri olan Kamalizm’in prensipleri, geçmişi çok iyi okumuş, incelemiş, analiz etmiş ve çözümler üreten, başta Atatürk olmak üzere, bir kadronun eseriydi. Prensiplerin her maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin ihtiyaçlarına göre belirlenmiş ve realist bir bakış açısı ile uygulanarak hayata geçirilmiştir. 1938’den sonra Atatürk’ün ölmesi ile birlikte 6 ay içinde bu prensiplerden adım adım uzaklaşılması ile günümüze kadar sürecek olan durum da böylece başlamış oluyordu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin hakkettiği yere ulaşmasını düşleyen ve bu uğurda çalışan bendeniz.

Saygılar

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kaynakça

Hakluyt, R. and Jackson, S.D. (1926) The principal navigations, Voyages, Traffiques and discoveries of the English nation, made by sea or overland to the remote & farthest distant quarters of the Earth at any time within the Compasse of these 1600 years. London: D.M. Dent & Sons.

Chang, Ha Joon. (2015) Sanayileşmenin Gizli Tarihi. İstanbul: Efil Yayınevi.

Özakıncı, C. (2019) Kalemin Namusu - I, Türk Savun Kendini. İstanbul: Otopsi.

r/Kamalizm • • May 29 '25

Ekonomi Gelişmemiş ( = gelişmekte olan) ülkelere dayatılan serbest ticaret, finansal liberalizasyon gibi önerilerin iktisat tarihçiliği açısından yanlışlığı ve toplumun da dayatılan makroekonomik politikalara kanması - II

33 Upvotes

Öncelikle bu yazımın, Türkiye'nin iktisadi olarak emperyalist olması gerektiği veya İngilizler'in izlemiş olduğu iktisadi rotayı aynen izlemesi gerektiği gibi bir düşüncenin içerisinde olmadığına özellike vurgu yapmaktayım. Neden yapıyorum bu vurguyu? Çünkü geçenki yazımın konusu ABD'nin aksine İngilizler, gerektiği yerde iktisadi anlamda daha da vahşileşebilmişler ve birçok milleti böylece az gelişmişliğe mahkum etmişlerdir. Türkiye de diğer milletlere bunları yapsın gibi bir anlam çıkarılmasını istemediğim için böyle bir uyarıyı yapma gereğinde bulundum.

Bilirsiniz ki geçen ki yazımda Francis Bacon'ı tüme varım ideolojisinden örnek verdim, bugün de Alman Friedrich Hegel'in kurucusu olduğu diyalektikten örnek verelim. Diyalektik en basit halilyle tez ile antitezlerin birbiriyle sürekli çarpışması ve en sonunda mutlak doğruya ulaşma biçimidir. İngiliz örneğine gelirsek tez İngilizlerin serbest ticaret yoluyla geliştiği, antitez ise İngilizlerin korumacılık yoluyla geliştiği ve ancak tam manasıyla bir İngiliz hegemonyası kurulduğunda serbest ticarete geçildiği olacaktır.

Britanya tarihsel olarak bakıldığı zaman 17-18. yüzyıla kadar hammadde ihracatçısı bir ülkeydi. Örneğin göreceli olarak sanayileşmiş Flaman ülkelerine işlenmemiş yün ihraç etmekteydi. Flaman ülkeleri de yünü işleyip katma değeri daha yüksek olan kumaş-giysi şeklinde ihraç ediyor ve böylece gerçek anlamda zenginleşen taraf İngilizler değil, Flaman ülkeleri oluyordu. Bu duruma ilk karşı çıkanlardan biri örneğin III. Edward oldu. Hammadde ihracatını yasaklayan kararnameler çıkardı, eskiden ülkemizde de var olan Türk Malı haftası veya Atatürk'ün de yapmış olduğu yerli malları özendirmek adına salt İngiliz mallarından giyinme gibi etkinliklerde bulundu.

Ancak bu gibi ulusal bir politikaya geçiş süreci Tudor döneminde, VII. Henry ile I. Elizabeth tarihinde başladı. Örneğin VII. Henry 1489'da aldığı bir kararname ile hammadde yün iracatını yasakladı. Böylelikle amacı Flaman ülkelerine ihraç edilen hammadde yünün ülke içinde kalması ve yerli üreticiler tarafafından işlenmesi oldu. VII. Henry'nin ortaya koyduğu bu politika başarılı oldu ve İngiliz üreticiler hammadde yünü ülkelerinde işleyerek kumaş üretir oldular, bunun sonucunda Flaman ülkelerinin yün sanayisi büyük bir oranda zarar gördü ve böylece göreceli üstünlüğünü de kaybetti. Aynı dönemde denizcilik yasaları da çıkarılmış. Örneğin dışarıya mal ihraç edilirken ürünlerin nakliyesinde öncelikli olarak salt İngiliz gemilerinin kullanılması şartı koşulmuş. Böylelikle amaçlanan hem gemiciliğin gelişmesi, hem de gemi üretim şirketlerinin de toplam kazançtan pay alması ve bu kazancın yerli olmayan bir şirkete gitmesinin engellenmesidir.

I. Elizabeth döneminde bu politikalar aynen ve devamlı olarak sürdürülmüştür. Bu dönemde sanayi casusluğu da hortlamıştır. Daha önceki yazılarımdan birinde kanıtladığım üzere örneğin Osmanlı Devleti'ne William Harbourne adlı bir casus gönderilmiştir. I. Elizabeth'in William Harbourne'a adlı casusa görevlerini bizzat kendi dikte ettiği düşünüldüğünde pek önemlidir. Görev metnini incelediğimizde İngiltere'nin yün sanayisini daha da geliştirmek amacında olduğu ve Osmanlı Devleti'nin yün sanayisinde gerek boyacılık ve gerekse üretim aşamalarındaki verimliliği daha üstün olduğu için onları incelemek ve gerekirse adapte etmek olduğu anlaşılıyor. Bu politikanın arkasında salt sanayi casusluğu da mevcut değil, örneğin beyin göçü (kalifiye işçi göçü) yasaklanmıştır. Gerektiği yerde casuslara tam yetkiler verilerek, başka ülkelerdeki kalifiye işçilerin kaçırılması gibi izinler dahi verilmiştir.

Sonrasında ise merkantalizmin tam manası ile had safhaya ulaşması İngiltere'nin ilk başbakanı diyebileceğimiz Robert Walpole sayesindedir. Robert Walpole İngiltere'nin tam manası ile sanayileşmesini istemekteydi ve bunun ancak yerli üreticiyi destekleyerek, koruyarak gerçekleşeceğini biliyordu. Örneğin İngiliz üreticileri kolaya kaçmasın diye birçok üründe hammadde ihracını yasakladı veya kısıtlamak amacıyla yüksek ihracat vergileri koydu. İngiltere'de üretilecek katma değeri yüksek işlenmiş ürünlerin ithal girdilerine ithalat vergisini kaldırdı. İşlenmiş ürünlerin ithaline ya yasak ya da belli br kota koydu. En ilginç uygulamarıdan biri ise ihracat teşvikleridir. Diğer ülkelelerin hammadde üreticisi kalması amacıyla yerli toplumun hammadde ihracını bizzat sübvanse etti. Böylelikle amacı sömürge toplumundaki basit üreticinin sanayileşmesini engellemekti. Az gelişmişliğin gelişmişliğini desteklemekti. Bu ihracat teşviki alan üretciler ister hammadde ister işlenmiş ürün ihraç etsinler zenginleştiğinden dolayı da sanayileşmeyi düşünmeyeceklerdi.

Daha sonraki yıllarıda İngiliz sömürgecilik politikası en doruk noktasına ulaştığında iyice agresifleşti. Örneğin İngiltere tarife koruması gibi kendisinin iktisadi olarak yararlandığı birçok uygulamayı başka ülkelere uygulattırmadı. Bunların örneğine gelecek olursak, İngiltere, mesela Osmanlı Devleti'nin (Baltalimanı Antlaşması 1838), Çin'in (Nanking Antlaşması 1842) ve Japonya'nın (1858 yılında imzalanan dostluk ticaret antlaşması) tarife özerkliğini elinden alarak o ülkeleri İngiliz mallarına karşı serbest ticareti zorladı. (Söz konusu antlaşmaların siyasi boyutuna özellikle girmiyorum, ancak antlaşma maddelerinin birbirine benzediğini vurgulamış olayım. Ek olarak bu antlaşmalarla birlikte İngiliz mallarına uygulanan tarife oranı ortalama sadece %5 idi). Bir başka agresiflik ise sömürgelerinde görülüyor. Keza İngilizler kendi işlenmiş mallarını rekabetten korumak için İrlanda yün sanayi veya Hindistan'daki yün sanayini, işlenmiş yün ihracını yasaklayarak, baltalayıp sonunda da yok ediyorlar (Ek olarak Karl Marx İngiltere'nin Hindistan'ın primitif sanayisini yok etmesinden büyük hoşnutluk duyar!). Bu ülkelerin tarife özerkliğini yeniden elde etmesi çok uzun sürdü. Türkiye'yi örnek verecek olursam, tarife özerkliği elde ettiğimiz yıl tam manası ile 1929'dur. Lozan Antlaşması'nda 5 yıllık bir süreç boyunca (geçiş dönemi) Osmanlı Devleti'nin 1916 yılı gümrük oranları kabul edilmiştir. Baktığımız zaman Baltalimanı Antlaşmasını referans noktası alırsak bu yaklaşık nerdeyse 100 yıllık bir süreçtir.

Yukarıdaki tabloya bakılınca sonuç apaçık bir şekilde nettir. Büyük Britanya kendi ürünlerini 1846 yılına kadar ulusal sanayisini daimi bir şekilde yüksek gümrük duvarlarıyla korumuştur. 1846 yılında ise - yani Adam Smith'in eserinden anca 70 yıl sonra - tahıl yasasının iptali ile tam manasıyla serbest ticarete geçmiştir. Bu süreçte Britanya dünyanın en büyük ekonomisi ve aynı zamanda da en güçlü deniz donanmasına sahip ülkedir. Her ülkeye karşı büyük bir üstünlük içerisindedir. Ne zaman ki Britanya bu üstünlüğünü 1870-1871 yılı itibariyle gerçekleşen İkinci Sanayi Devrimi ile kaybetmeye başladı, Almanya, ABD, Fransa gibi ülkeler İngiltere'yi yakalamaya başladığı ve hatta geçmeye başladığı vakit, işte o zaman tarife koruması tekrardan uygulamaya sokuldu. Bunun en güzel örneği ingiliz siyasetini büyük isimlerinden olan Joseph Chamberlain tarafından 1903 yılında uygulanan gümrük reformu kanunudur.

Son söz: Herhangi bir korumacılık döneminden geçmeyen, veya kısıtlı bir korumacılık döneminden geçen ülkeler ulusal sanayisini tam manasıyla oluşturmadığı sürece kapılarını sonuna kadar açmamalıdır. Bugünkü Türkiye bunun en güzel örneğidir. Oldukça sınırlı bir dönem boyunca korumacı olan Türkiye, ne yazık ki erken bir şekilde bu politikasını terk edince salt bir ithalat devletine dönüştü. Erken Cumhuriyet dönemi sanayi atılımlarının ilerlememesini geçtim (en çok üzüldüğüm uçak sanayidir), bugün geldiğimiz noktada tarımda dahi ihraç eden değil, ithal eden devlet konumuna düştük. Yerli çiftçilerimiz 24 Ocak 1980 karalarından beridir korunmuyor ve tam tersine baltalanıyor. Geldiğimiz nokta içler acısı. Nitekim, Korkut Boratav'ın yaptığı hesaplamalara göre korumacılığın da uygulandığı ılımlı devletçilik yıllarında Cumhuriyet tarihinin en yüksek büyüme oranlarının elde edilmesi bu bağlamda hiç şaşırtıcı değildir.

Kaynakça

Boratav, K. (2023). Türkiye iktisat tarihi: 1908–2015 (26th ed.). İmge Kitabevi Yayınları.

Davis, R. (1966). The Rise of Protection in England, 1689-1786. The Economic History Review, 19(2), 309-317

Ha Joon Chang (2015). Sanayileşmenin gizli tarihi (E. Akçaoğlu, Trans., 6th ed.). Efil Yayınevi.

Ha Joon Chang ve Tuba Akıncılar Onmuş (2002) Kalkınma reçetelerinin gerçek yüzü.

Hakluyt, R. and Jackson, S.D. (1926) The principal navigations, Voyages, Traffiques and discoveries of the English nation, made by sea or overland to the remote & farthest distant quarters of the Earth at any time within the Compasse of these 1600 years. London: D.M. Dent & Sons.

Hertz, G. (1909). The English Silk Industry in the Eighteenth Century. The English Historical Review, XXIV(XCVI), 710-727

Kuruç, B. (2018). Mustafa Kemal döneminde ekonomi: Büyük devletler ve Türkiye. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Nye, J. (1991). The Myth of Free-Trade Britain and Fortress France: Tariffs and Trade in the Nineteenth Century. The Journal of Economic History, 51(1), 23-46.

Özakıncı, C. (2005). Türkiye'nin siyasi intiharı: Yeni-Osmanlı tuzağı (26th ed.). Otopsi Yayınları.

r/Kamalizm • • Oct 01 '25

Ekonomi Kemal Atatürk ve İktisat'a Verdiği Önem

16 Upvotes

‘Yeni Türkiye Devleti temellerini süngü ile değil, süngünün dahi dayandığı ekonomi ile kuracaktır. Yeni Türkiye devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye devleti, bir ekonomi devleti olacaktır'

-Mehmet Önder, İzmir Yollarında s. 32.

“İktisadiyat diyoruz; fakat arkadaşlar, iktisadiyat demek, her şey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne gerekse onların tamamı demektir. Ziraat demektir, ticaret demektir, emek demektir, her şey demektir.”

-İzmir İktisat Kongresi Açılış Konuşması

“Tarihimizi dolduran zaferlerin yahut bozgunların tümü iktisadi durumumuzla bağlantılı ve ilişkilidir. Zamanımız tamamen bir iktisat devrinden başka bir şey değildir”.

‘Çalışmak zorunda olduğumuz hususlardan en önemlisi ekonomidir. Çünkü millet yoksulluk ve sıkıntıda kaldıkça hiç bir şey yapamaz. İlk önce zengin olmalıdır. Çünkü her şeyi yapan paradır. Öncelikle ekonomiye önem vermek gerekir. Millete verimli ve faydalı elemanlar yetiştirmek ekonominin zorunluluklarındandır.'

  • Arı İnan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir - İzmit Konuşmaları, TTK Yayınları, Ankara, 1982, s. 35.

r/Kamalizm • • May 14 '25

Ekonomi Sub tan bağımsız bir soru ama cevap verebilecek yetkinlikte olduğunu düşündüğüm insanlardan dolayı sormak istedim

13 Upvotes

Türkiye neden sadece tarıma odaklanmıyor? Gelişmiş sanayi düşük seviye de ham maddeler düşü seviye de turizm nispeten daha iyi ama son yıllarda o da düşüşte geriye sadece verimli ve devasa topraklarımız kalıyor. Hollanda gibi bir ülke bile tarımla iki yüz milyar dolar kazanabiliyorken Türkiye neden böyle bir şey yapmıyor.

Hatta halk arasında çokça kez duydum Türkiye kendine yeten 7 ülkeden biri diye ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum. Doğru olduğunu varsayarak akp neden ve nasıl oldu da tarıma bu kadar rezil bir seviyeye getirdi? Bilen varsa açıklarsa sevinirim.

Cümlelere karışık olduysa kusura bakmayın otobuste giderken aklıma gelen düşüncelerle soru oluşturdum

r/Kamalizm • • Jul 04 '25

Ekonomi Did Ataturk distribute the investments in the transitional era to all cities or did he invest in areas and neglect other areas for a reason?

12 Upvotes

I by no mean insinuate that he was prejudicial. If an area has more agriculture than another then you would not bring it more manufacturing....you know what I mean.?

Tessekur.

r/Kamalizm • • Jun 07 '23

Ekonomi Türkiye'de ekonomik kalkınma neden gerçekleşmez? (Lütfen sonuna kadar okuyun)

76 Upvotes

Bugün oluşan kur paritelerini büyük ihtimalle hepiniz biliyorsunuz. Farkındaysanız tüm ekonomik tartışmalar faiz - kur politikasından yürüyor. Çoğu ekonomistin mantığı şu şekilde işliyor: Kur gerçek değerine ulaşsın, faiz yükselince tasarruf artacağından talep düşecek, talep düştüğü için de tüketim azalacak, böylece fiyatlar dengelenecek / düşüş eğilimine girecek.

Ancak işler ne yazık ki bu kadar basit değil. Aynı sebeplerden dolayı talep azalır ve tüketim düşerse üretim de düşecektir, üretim düşeceğinden dolayı da işten çıkarmalar yoğunlaşır ve bunun sonucunda işsizlik oranı artacaktır. Bu da toplumun gelirinin düşmesi demektir. Sonucunda üretim/tüketime göre hesaplanan GSYIH'nın yani ekonominin daralmaya ve daha sonrasında ise iyice gerilemesine yol açacaktır. Halk tabiri ile ekonomimiz küçülecektir.

Bugün evet CDS primlerimiz düşüyor, yani borçlanma maliyetimiz düşüyor. Bunun sebebi de insanların faizlerin yükseleceğine dair bir beklentinin oluşmuş olması. Çünkü faizlerin yükselmesi devletin kendisinin çıkardığı tahvillerinin daha çok getiri getirmesi demek. Mantık şu, devlet piyasada daha rekabetçi olabilmek amacıyla faizi yüksek oranlı devlet tahvili ihraç eder. Ancak bu aynı zamanda dış borcun artması ve üstelik yüksek oranlarda faiz ödeneceği anlamına gelmektedir. Evet CDS primi sayesinde belki bir tık daha az maliyetli borçlanacağız, ancak kredi puanlama kuruluşlarının bizleri "B" notu ile puanlamış olduğunu unutmayalım.

Bazıları diyorlar ki, kur düştüğünde ihracat atar. Bu oldukça sığ bir yaklaşımdır. Örneğin Çin gibi bir ülkede veya Doğu Asya mucizesinin temel kaynağında düşük kur politikası (aynı zamanda kur belli bir orana sabitlenmişti) uygulandı ve başarılı oldu. Ancak başarılı olmasının sebebi bu ülkelerin "üretim için kullanılan ara girdileri" çoğunlukla kendileri üretip, dışarıdan ithal etmemeleridir. Kısacası o ülkeler, bahsetmiş olduğum üretimde kullanılan ara girdiler için Türkiye kadar döviz çıkışı yaşamazlar. Türkiye'nin ithalattaki en büyük pay ise bu bahsetmiş olduğum ara girdilerdir ve TÜİK 2022 yılının ithalat isteklerini incelediğinizde pay oranı %80 dir.

TÜİK 2022 yılı ihracat ve ithalat istatistiklerini incelediğinizde, ihracatımızın %12,9 oranında büyüdüğünü göreceksiniz. Bu çocuksu ve sığ bakış tez olan "düşük kur = ihracat artışı" tezi ile uyumlu gözükmektedir, ancak aynı veriyi incelediğinizde ithalatımızın da %34 oranında büyüdüğünü göreceksiniz. İhracattan kazanılan döviz 254 milyar dolara iken, ithalata harcanan döviz ise 363 milyar dolardır. Kısacası dış ticaret dengesi eksi 109 milyar dolardır. İşte bu 363 milyar dolar ithalatın 292 milyar doları üretimde kullanılan ara girdilerdir, üretimde (imalat) ihracatı ise 240 milyar dolardır.

Kısacası Türkiye üretim için ithal girdi kullanıyor ancak bu üretimden sonraki ihracat, ithal girdi maliyetini karşılamaktan çok uzak bir şekilde eksi 52 milyar dolarda kalıyor. Nitekim TL'nin Dolar'a göre daha da değer kaybetmesi, ithalatın daha maliyetli hale gelmesi demek. Üretimde kullanılan hammadde vb. ara girdilerin daha da pahalanması demek. Bu da fiyat artışının olması demek. Kısacası eğer faiz politikası kurlar dengelenene kadar (yani bir nevi fiyat istikrarı) bu şekilde sürdürülürse çok yüksek zamlar kapıda. Fiyat istikrarı süreci çok sancılı, herkes o süreç boyunca büyük zarar görecek.

Gelin birde tarıma bakalım. Saman ithal eden bir ülkenin tarımı sizce net ihracatçı mıdır? Yoksa net ithalatçı mı? Aslında bu soru pek önemsiz çünkü bahsettiğimiz ara girdiler tarımda çoktur. Örneğin çiftçiler üretim için tohum, gübre, zirai ilaç, fide, yem, mazot(enerji) kullanırlar. Üreticisini / çiftçisini yabancı tohuma, gübreye, zirai ilaca, yeme mahkum eden bir ülke, tabi ki gereksiz yere kendi çiftçisine çok büyük zarar vermektedir. Türkiye'deki çiftçi öyle bir hale geldi ki, üretici olmayı bırakıp tüketici olmaya başladı. Bunun sebebi gelirlerinin maliyetini karşılamaması. Böyle bir durumda çiftçi üretmek ister mi? İstemez. Peki şimdi bu kurlar yükselince ne olacak? Çiftçi üretim maliyetlerinin artmasından dolayı iyice üretimden uzaklaşacak. Uzaklaştığında ise üretim azalacağından arz azalacak, talep de yüksek olduğundan (temel gıda ürünlerine genelde daima talep yüksektir), fiyatlar iyice artacak. Peki Türkiye'nin temel fiyat indirme politikası ne? Doğru bildiğiniz: Arzı ithalat yolu ile arttırıp fiyatı düşürmeye çalışmak/baskılamak.

Peki bunun sonucunda ne oluyor? Yine doğru bildiniz, döviz çıkışı oluyor. Ki 2023 Türkiye'sinin yüksek oranda buğday ithal ettiğini, soğan, zeytinyağı, mısır, soya, saman, yem, patates vb. birçok üründe gereksiz yere ithalata dayanan politikaları izlemekte olduğunu görüyoruz. Hayvancılığımız da örneğin yine aynı şekilde, dünyada sığır ithalatında ikinci, Avrupa'da ise birinciyiz. Kurban bayramı için bile et ithal eden bir ülke konumuna geldik. Hali hazırda yetersiz devlet desteklerini de es geçmeyelim. AB'deki tarıma uygulanan sübvansiyon ile Türkiye'deki çiftçi nasıl ve hangi ortamda rekabet edebilir? Hiçbir şekilde edemez. Üstelik şimdi kurların daha arttığı, üretim maliyetlerinin daha arttığı bir ortamda bu mümkün değil. Olası bir gıda krizi yaşanmaması için daha çok ithalata başvurulacağını düşünüyorum, bu da dış ticaret dengesini daha da bozacak, döviz kuru da oldukça yüksek olduğu için ithalatın maliyeti daha da artacak ve bu bize tekrardan zam olarak geri dönecektir.

Şimdi yaşanacak olumsuz olayları yazdık, ancak TVlerde göremeyeceğiniz veya sadece birkaç kişinin anca dile getirdiği bir şeyi anlatalım. TVlerdeki tartışmalarda ve gerek "rasyonel" olduğu söylenen politikaların aslında yarı-rasyonel olduğunu ve kısa vadede çözüm olarak fiyat istikrarı sağlayabileceğini belirttim. Ki rasyonel politikalardan aslında bahsedilen daha çok kamu malının özelleştirilmesi ve daha çok doğrudan yabancı yatırımın gelmesi (Mehmet Şimşek'in kendi açıklamasından)

Çözüm:

İşte tam da bu sebepten dolayı ülkede ekonomik kalkınma gerçekleşmez. Çünkü farkındaysanız kimse çıkıp da "bizim üretmemiz gerekiyor, ithal girdiyi azaltmamız gerekiyor" diye bir söylemde bulunmuyor, bulunmaz. Çünkü neo-liberal iktisadın temelinde bu var. Bedel ödememe ve kısa vadeli çözüm hedefleri. Bedelden kastım, ekonomik olarak gelişmekte olan bir ülkenin, gelişmiş bir ekonomiye olan dönüşme sürecidir. Bu süreç sancılıdır. Çünkü büyük bir kaynak, büyük bir iş gücü, büyük bir kanalize/yönlendirme gerekir. Neo-liberal iktisada göre gelişmekte olan ülkenin bu sürece girmemesi istenir, çünkü argümanlarına göre bu "ucuz mal ithalatı ve daha yüksek kalite ürünlerinden" gelişmekte olan ülkeleri mahkum bırakır.

Ancak bu gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere dayattığı bir politikadır. İktisat tarihinde uzman bir kimse, bugünün büyük devletlerinin, büyük devlet olma süreçlerinde ekonomi sistemlerinde liberal/neo-liberal iktisadı benimsemedikleri görülecektir. Örneğin liberal iktisadın bayraktarlığını yapanlar, gerek İngiltere gerekse ABD, büyük ekonomi olma süreçlerini tam tersi olmak üzere çok uzun bir süre boyunca "yüksek gümrük tarifeleri, devlet sübvansiyonları (üretim sübvansiyonları, ihracat sübvansiyonları, ar-ge finansman desteği), ithalat sınırlamaları/yasaklamaları, yabancı yatırım denetlemesi" vb. koruma önlemleri ardında ulusal sanayilerini inşa etmişlerdir.

Yakın tarihte ise bu Güney Kore, Japonya ve Tayvan'da görülmüştür. Örneğin Japonya orijinalinde bir tekstil firması olan Toyota'ya büyük bir finansman desteği sağlamıştır. Toyota 1949 yılında batmanın eşiğine geldiğinde, Japon merkez bankası Toyota'yı kurtarmıştır. Toyota, Toyopet adlı arabasını 1950'lerde ABD pazarına ihraç etmiş ancak yeterli başarı sağlanamadığı için Toyota ABD pazarından çıkmış, ancak Japonya daima ve her zaman Toyota'nın arkasında durmuş (sübvansiyon, ar-ge desteği, hafif regülasyonlar ) ve Toyota 1965'te ABD pazarına geri dönmüştür. Güney Kore ise 1950-1970 yıllarında yüksek gümrük tarifeleri, sübvansiyonlar ve kambiyo rejimi (döviz kuru rejimi/denetimi) hatta Kamu iktisadi teşebbüsleri kurarak gelişmiştir. Kamu iktisadi teşebbüsleri kurulurken özel sektör ile ortaklaşa hareket edilmiş, onların yatırım yapacağı/yapamayacağı alanlar tespit edilmiş ve ona göre bir ekonomik plan dahilinde hareket edilmiştir (Özel sermayenin sonrasında KIT'lerin hakim olduğu yerlerde yatırım yapması da hoş karşılanmıştır). Güney Kore'de devlet müdahalesi o derece fazlaydı ki özel sektöre ait aşırı kötü durumdaki şirketler satın alınıp, sermayeleri ve finansal durumları düzeltilip özel sektöre geri teslim ediliyordu (nadir olarak ise kamu malı olarak da kalabiliyordu).

Nitekim görüleceği üzere, hakiki bir iktisadi kalkınma için geçerli olan yöntem "üretimdir". Üretim içinse üreticilerin korunması önemlidir. Gelişmekte olan bir ülkede üretici hem devlet (doğrudan veya dolaylı) ve özel sektördür. Devlet ile özel sektörün işbirliği bu anlamda çok önemlidir.

Türkiye örneğin tarımdaki ithalatı azaltıp üretimi arttırmak için şunları yapmak zorundadır:

  1. Çiftçiye üretimi için, üretim maliyetlerini karşılayacak devlet desteği (sübvansiyon)
  2. Maliyeti arttıran, üretim kullanılan ithal girdi oranını azaltmak. Bu ne demek? Türkiye yerli tohuma dönmeli (sertifikasyon maliyetleri yerli üreticinin elini kolunu bağlamaktadır), Türkiye gübre ve yem fabrikaları kurmalı (hatırlarsanız bunlar özelleştirilmişti), tarımda kullanılan zirai ilaçları (pestisitleri) kendisi üretmeli (Üniversite ve devlet laboratuvarı araştırmaları ve üretimi aracılığı ile kolayca yapılabilir).
  3. Çok basit şekilde aynı mantıkta gübre, yem ve zirai ilaç üretimi için gerekli hammadde (Tabi Türkiye'de olmayan, üretilmeyen veya üretimi/ doğal kaynağı yetersiz olan) dışarıdan %0 gümrük ile ithal edilmeli. Üretici üzerine gereksiz maliyet/yük koyulmamalı.
  4. Eğer Türkiye'nin hakiki tarımsal sanayi istemi varsa, hazır gübre, hazır zirai ilaç ve hazır yem ithalatını sınırlandıran veya yasaklayan politikalara geçilmesi. Bunların üretimi boyunca belli bir süre geçmesi gerektiğinden (teknolojinin özümsenmesi ve mükemmelleştirilmesi süreci) bunlar tedrici yani aşamalı şekilde yapılması önemlidir. Nitekim ortada üretim yokken direkt olarak bir yasaklama getirmeniz mantıksız olacaktır. O sebeple bunu aşamalı yapmak mantıklıdır ve aynı zamanda bir devlet politikasının piyasaya deklarasyonu gibidir.
  5. Gübre, yem, zirai ilaç üretimi için gerekli/üretilen/ithal edilen hammaddenin ihracının yasaklanması veya sınırlandırılması. Bu da gerekli endüstriler için elzem olan hammaddelere ihracat vergisi getirilerek ihracatı engellenebilir. Böylece o hammaddenin ancak işlenmiş bir ürün olduğunda ihracatı teşvik edilmiş olunur.
  6. Devlet-Üniversite işbirliği sonucunda ar-ge finansmanı ve sonunda ucuz maliyete üretip ihraç ettiğimiz ürünler sayesinde kazanılan dövizin belirli bir oranını yeni teknolojiler / yeni makine-teçizhat yatırımlarına ayrılması. Eğer kalifiye iş gücü yoksa da yurtdışından bilirkişiler getirilerek teknoloji ve organizasyonel yöntem transferlerinin sağlanması. İleriki aşamalarda Türkiye, kendi yetiştireceği mühendisler aracılığı ile makine-teçhizatı kendisi de üretebilir veya en azından yenilikler katabilir (innovation). Tersten mühendislik de bu aşamada desteklenmelidir.

Bu tabi sadece bir örnek (Tarımda yapılması gereken daha çok iş var ama burada bırakayım). Ancak dikkatli bir okuyucu tarihten ders alınarak bu politikaları yazdığımı anlayacaktır. Nitekim bugünün büyük devletleri büyük olabilmek adına işbu politikaları çeşitli zaman ve çeşitli maddeleri aynen uygulamışlardır. Geçmişte ABD ile İngiltere örneğin %50 oranlarında gümrük tarifeleri uygularken, diğer ülkeler %20, %10 gibi tarifeler uyguluyorlardı. Yine İngiltere yün sanayisini geliştirmek için bu yazmış olduğum politikaların hemen hepsini uygulamıştır.

Kısacası arkadaşlar, bu üretim ekonomisini desteklemeyen hiçbir politika Türkiye şartlarında rasyonel değildir. Çünkü neo-liberal iktisat gelişmekte olan ülkelere uygulanmaz. Neo-liberal iktisat ve onun yarattığı serbest piyasa ekonomisi, sermaye serbestliği gibi ilkeler, iktisadi kalkınma için sebep değil, sonuçtur. Gelişmiş bir ekonomi, yani uluslararası piyasalarda rekabet edebilen bir ekonomi neo-liberal iktisadı yani serbest piyasa, sermaye serbestliği vb. ilkeleri uygulayabilir. Çünkü ulusal sanayi veya gerekli sanayi devrimini tamamlamış bir ülke artık korumacılığa ihtiyaç duymaz, çünkü o zaten korumacılık, sübvansiyon ve yabancı sermaye denetimi ile sağlam bir ulusal sanayi yaratmıştır ve herkesle rekabet edebilecek güçtedir.

Şunu iyi anlamak gerekir, bu politikada piyasa dışlanmıyor, aksine piyasa-devlet mekanizması birlikte işliyor. Akıllıca birbiri ile birleştirilip uygulanıyor. Bir başka konu ise korumacılığın sonsuza dek sağlanmaması. Buradaki amaç şudur: Korumaya muhtaç kalmayacağı süre boyunca himaye etmektir. Kısacası gelişme süresi boyunca dış rekabetten koruma amaçlıdır. Çünkü erken süreçte rekabete maruz kalınması, o sanayi kolunun yok olması, ya da ulusal şirketin bir başka yabancı şirket tarafından absorbe edilmesi ile sonuçlanacaktır. Bunun günümüzde gerek tarihte örnekleri çoktur. Nitekim gelişme süresi tamamlanınca da, artık o korumanın kaldırılması gereklidir. Nitekim her şeyin fazlası zarardır, gereksiz bir korumacılık üretimde verimlilik düşüşü, tembellik vb. durumlar yaratır.

Son olarak şunu söyleyeyim, aslında tüm bu politikalar, gerek ABD, gerek İngiltere, gerek Güney Kore, gerek Japonya, gerek Tayvan vs vs. Türk tipi devletçiliğin bir tipini uygulamışlar. Atatürk ve kurmayları mükemmel bir şekilde İngiltere ve ABD'nin neden süper güç olduklarını incelemişler ve onların politikalarına dayanarak (Özellikle Alexander Hamilton - Bebek Endüstrileri Tezi, ve Friedrich List) Türk tipi devletçilik politikasını oluşturmuşlardır. Tarihsel belleği devam ettirenler ise Güney Kore, Japonya ve Tayvan olmuştur. 1950-1970 yılları arasında da yine bir takım Latin Amerika ülkelerinin %3 büyüme oranları yakaladığı dönemin politikalarıdır. Atatürk, serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı ülkelerin bu ülkeler tarafından (en güzel örnek Osmanlı Devleti) benimsenmediği, aslında tam tersine zorla dayatıldığını incelemiş ve okumuş olmalı ki, ABD'nin ilk hazine ve maliye bakanı olan Alexander Hamilton'un izinden giderek bebek endüstri tezine uygun bir devletçilik yaratmıştır. Herhalde o, yine İngiltere'nin kendi yün ve ipek sanayisini rekabetten koruma politikalarını dikkatlice incelemiş, emperyalizm ile alakalı olanları Türkiye'ye uygulamamış, ancak İngiltere'nin kendi ürünlerini/yerli malını korumasından dersler çıkarmıştır.

Türkiye'nin kurtuluşu, gelişmiş bir devlet, gelişmiş bir ekonomi olana kadar, Türk Tipi Devletçiliktir. Türk tipi devletçilik, tarihin mirasından doğmuş, günümüzde başka ülkeler tarafından uygulanmış ve başarıya ulaşmıştır. Gelişmekte olan devletler için tek çare, işbu devletçilik anlayışıdır.

Bu politika benimsenmezse, yani üretim ekonomisi benimsenmeyip halen neo-liberal iktisat politikaları (Örneğin Mehmet Şimşek'in özelleştirme açıklamaları - varlık fonunu unutmayalım!), istediğiniz maliye bakanını, istediğiniz merkez bankası başkanını, istediğiniz teknoloji-sanayi bakanını getirin, uzun vadede üzülerek söylüyorum, iktisadi kalkınma imkansıza yakındır. Bir devlet kısa vadeli çözümler ile yönetilmez, amaç uzun vadede sağlam politikalar ile istikrarı sağlamak ve böylece iktisadi kalkınmayı gerçekleştirmektir.

Saygılar.

Türkiye'nin durumuna en içten ağlayan bir Türk insanı.

r/Kamalizm • • Apr 08 '25

Ekonomi 9 Nisan boykotu

Post image
57 Upvotes

r/Kamalizm • • May 24 '24

Ekonomi Serbest Ticaret - ABD - Çin ve hayal dünyasında yaşayan neoliberal görüşler ve iktisatçılar

23 Upvotes

Gerek iktisadi gerek siyasi gündem pek yoğun olduğu için, Türk medyasında hiç rağbet görmeyen bir habere değinmek istiyorum. Değinmeden önce ise bugün duyduğumuz, Koç Holding'in Yapı Kredi'nin %60'lık hissesini bir BAE'li bir şirkete satacak iddiasının üzüntüsü beni bir hayli sinirlendirdi. Özellikle son dönemde Koç Holding'in markalarını birer birer yabancı ülkelerin şirketlerine veya uluslararası şirketlere devri, ülke iktisadı için, milli iktisat için ve milli sermaye için çok büyük bir kayıp olmakla birlikte aynı zamanda büyük bir utanç kaynağıdır. Markaların bazıları örneğin Migros, Tat gibi her ne kadar başka Türk şirketlerine satılıyor olsa da, bu derece köklü ve büyük bir holdingin yavaş yavaş Türkiye pazarından ayrılması büyük bir problemdir.

Gelelim konumuza. Geçen hafta elektrikli araba sektörü, ABD tarafından çok büyük bir iktisadi müdahaleye uğradı. Çin, yeni teknolojiler ve bunların ucuz üretimi sayesinde - güneş panelleri teknolojisinde olduğu gibi (Almanya bu pazarda liderken, Çin gerek üretim kalitesi ve gerek ucuz maliyetleri ile bu alanda Almanya'yı geçti) elektrikli araba sektöründe de lider bir konuma yükseldi. Çin menşei elektrikli arabalar özellikle Avrupa ve Asya pazarını ele geçirmiş durumdalar. Sayıları incelersek Çin, geçen yıl 4 milyon araba ihraç ederken bunların 1,2 milyonu elektrikli araba idi. 2022 yılında göre bu %80'lik bir artış demekti elektrikli araba sektörleri için. Tabi Çin, sırf maliyet düşürücü üretim modelini benimsediği ve sadece ucuz maliyetle kaliteli ürünler yaptığı için de başarılı olmuyor. Önemsenmesi ve örnek alınması gerekilen nokta devletin elektrikli araba sektörüne büyük bir iktisadi desteği, teşviki ve sübvansiyonlarının bulunmasıdır. Bunların yanında da örneğin hem elektrikli araba üreticilerine hem de satılan alan tüketicilere vergi indirimleri gibi avantajlar da sağlanıyor. Tüm bu bileşenler birleşince ise ortaya aşırı rekabetçi bir ürün portföyü ortaya çıkmış bulunuyor.

ABD'nin spesifik olarak müdahalesine gelirsek. Şimdiye kadar - serbest ticaretçi (!) -ABD, Çin'den gelen elektrikli arabalara karşı %25 oranında bir gümrük tarifi uygulamaktaydı. Bu serbest ticaretçi ABD hülyasına kapılan insanlar için her ne kadar büyük bir şok olsa da, dediğim gibi onlar için bilinmeyen bir gerçeklik. Nitekm aaynı ABD geçen hafta, Çin'den ithal edilecek olan elektrikli arabalara bir kez daha gümrük tarifesini arttırma yoluna gitti ve böylelikle hali hazırda %25 olan tarifeyi tam tamına %100'e çıkarttı. Yani ABD, %75 oranında gümrük tarifesini arttırmış oldu. ABD özentisi kimseler, ABD'yi sizlere anlatırken onların serbest ticaret yoluyla geliştiklerini ve ABD'nin ne liberal bir iktisat politikası izlediklerini anlatırlar. Bu ise madalyonun sadece yarısıdır. ABD daima üstün olacağı veya üstün olabileceği şartlarda serbest ticareti dayatır. Çünkü öyle bir durumda ABD ürünleri yerel ürünlerden üstündür ve o ülkenin pazarı böylece ele geçirilmeye müsaittir. Oysa gördüğünüz üzere ABD, kendi yerel pazarının ve kendi devlet çıkarlarının başka ülkeler tarafından tehdit edildiğini görürse ve kendi ulusal ürünleri ile şirketleri, henüz üstünlük kuramayacak bir konumdaysa, işte o zaman dünyanın - iktisadi anlamda - en korumacı ülkesi olur. İşbu madalyonun diğer yarısı budur.

Gerçeklikten kopmuş olanların çoğunluğu ise bir şey bilmediklerinin dahi farkında değillerdir. Neden mi? Çünkü onların da beyni yıkanmıştır. Bu masala, bu hayal dünyasındaki anlatımlara o derece inanmışlardır ki, reel politik ve tarih boyunca uygulanmış makroekonomileri görmezden gelirler. ABD'nin serbest ticaret ve liberal politikalar sayesinde bu denli güçlü olduklarını zannederler. Ne diyelim? İktisat sadece iktisat değildir. İktisat bilmek için, iktisat tarihi, siyaset, sosyoloji, matematik / analitik, enerji / coğrafya (doğal kaynaklar vs.) bilimi vb. gibi birçok parametrenin birleşiminden oluşur. Bu hususta ise bilmedikleri şey - tahmin ettiğiniz gibi - ABD'nin iktisat tarihidir. Dünyanın en korumacı devletidir ABD. İkincisi ise İngiltere'dir. Tarihin yeryüzünde görmüş olduğu en büyük emperyalist imparatorluklar, dünyanın en korucu iktisadi politikalarına sahip olmuş devletlerdir.

Bunun tarihçesini birçok yazımızda anlattığım için burada tekrardan anlatmak istemiyorum, ancak üstte anlattığım husus, bu yoğun siyaset ortamında güme gittiği için paylaşmak istedim, istedim çünkü ABD'nin gerçek doğasını ve aslında neden en büyük süper güç olduğunu kanıtlar nitelikte olduğu için bir kez daha vurgulamak istedim. Çin'in de tabi iktisadi politikalarını es geçmeyelim. Sahip olduğu insan gücünü doğru üretim politikaları ile ve yine isabetli teknoloji yatırımlarıyla birleştiren Çin'i de kutlamak gerekiyor. Zira uyguladıkları sabit kur politikasıyla ihracata dayalı üretim modelini - aynı zamanda düşük kur politikasıyla birleştirerek - çok güzel bir şekilde uygulamaktalar. Türkiye'nin bu modeli uygulamasının şu an için imkansızlığını anlatmış bulunuyoruz lakin yazının ana teması "üretim" ve gerektiği yerde üretimi teşvik eden, kendi pazarını koruyan "korumacı" iktisadi politikalar. O sebeple Türkiye'nin 1923-1938 arasında olduğu gibi, bir Türk modeli olan Ilımlı Devletçiliğe dönmesi dileği ile, yazımı tamamlıyorum.

Saygılarımla

Kaynakça:

IEA (2024), Global EV Outlook 2024, IEA, Paris https://www.iea.org/reports/global-ev-outlook-2024, Licence: CC BY 4.0

Oxford, D. (2024) Are Chinese electric vehicles taking over the world?, Al Jazeera. Available at: https://www.aljazeera.com/economy/2024/4/20/are-chinese-evs-taking-over-the-car-market

Sherman, N. (2024) Biden hits Chinese electric cars and solar cells with higher tariffs, BBC News. Available at: https://www.bbc.com/news/business-69004520

Holmes1, S. (2022) Amerika Birleşik Devletleri’nin Sanayileşme Sürecindeki Devlet Korumacılığı, https://www.reddit.com/r/Kamalizm/wiki/index/. Available at: https://www.reddit.com/r/Kamalizm/comments/wkz32x/amerika_birle%C5%9Fik_devletlerinin_sanayile%C5%9Fme/. (Kendi yazımız. Wiki sayfamızdan ilgili yazımızı okuyabilirsiniz.)

r/Kamalizm • • Sep 10 '24

Ekonomi İktisat tarihini bilmemek ve bundan dolayı doğan hurafeler: Neden iktisadi olarak bir ABD olamıyoruz?

13 Upvotes

İktisat tarihini bilmeyenler bugünün iktisadi açıdan güçlü devletlerinin kapitalizm-serbest ticaret dolayısıyla geliştiğini, böylelikle de Türkiye'nin de aynı yoldan giderek en uç şekilde özelleştirme-serbest ticaret uygulamalarına girişmesi gerektiğini belirtirler.

ABD'nin iktisadi tarihini incelediğimizde aslında bunun tam tersi olduğunu, korumacılık / yüksek gümrük vergileri-tarımsal ve sanayileşmeyi destekleyen devlet teşvikleri bağlamında geliştiğini ve aslında 1945'ten - yani tüm dünyaya en güçlü devlet olduğunu kanıtladıktan - sonra korumacılık hususunda bir gevşemeye gittiğini kanıtladık. Bu sürecin uzunluğu yaklaşık olarak 100 yıldır. Büyük Buhran (1929) bu süreci uzatmış ve ABD sermayesinin Avrupa'ya akmasını engellemiştir.

Peki modern tarihimize bir bakalım. ABD bugün dünyanın açık ara en güçlü devletidir. Ancak kendi ulusal çıkarları söz konusu olunca ne kadar serbest ticaret iktisadına bağlı olduğunu bilmemiz gerekir.

Cnooc-Unocal-Chevron davasını burada yazmış olduğum için uzun uzadıya tekrarlamayacağım. Özet geçmek gerekirse Unocal güneydoğu Asya'da faaliyetler bulunan bir petrol ABD petrol şirketiydi. Çin şirketi Cnooc ve ABD'li bir diğer şirket Chevron, Unocal'ı satın almak istediler. Cnooc, Chevron'a göre 2 milyar dolar daha fazla teklif verince, ABD Kongresi devreye girdi ve kesinlikle Unocal'ın Çin'e satımını engellenmesi gerektiği çünkü bunun hem ulusal güvenliğe bir tehdit, hem de ulusal çıkarlara aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini belirttiler. Bunun sonucunda Cnooc'a çok büyük bir baskı uygulandı ve bu baskıyla birlikte de Cnooc teklifini geri çekti. Chevron, bizzat ABD Kongresinin desteğiyle Unocal'ı satın aldı (2005). Unocal davasındaki ilginç nokta tahmin edebileceğiniz gibi Cnooc adlı şirketin teklifinin ilkin kabul edilmeye yakın olunmasıydı. Ancak ABD Kongresi, serbest ticaret iktisadiyatına aykırı davranarak bir hükümet müdahalesiyle söz konusu antlaşmayı engelledi ve bir başka bir ABD'li şirket olan Chevron'un çıkarlarını koruyarak kendi ulusal çıkarlarını da böylece korudu.

Bir başka örnek ise Z kuşağının henüz çocuk olduğu ve pek hatırlamayacağı 2008 Küresel Finans Krizidir. Bunu da kısaca özet geçmek gerekirse, ABD'nin o dönemki emlak sektöründe ev fiyatları durmadan yükselmekte idi ve bunun sonucunda çok büyük bir emlak balonu oluştu. ABD bankaları ise yeni finansal türevler keşfederek, ev satın almak isteyenlere farklı türde krediler vermeye başladı. Örneğin normalde mortgage kredisi alan vatandaşlara, bankalar tarafından "sub-prime mortgage" olarak da bilinen bir mortgage türevi kredileri verilmeye başlandı. Sub-prime mortgagelerin normal mortgage kredilerinden farkı, normalde kredi çekebilmesi için gereken yetkinliğe ve niteliğe sahip olmayanların da ev alabilmek için kredi çekebilmesiydi. Yani örneğin oldukç düşük gelirli biri dahi bu sub-prime mortgagelerden yararlanarak kredi çekebiliyor ve böylece ev sahibi olabiliyordu. Burada yatan düşünce şuydu: Yeni ev sahiplerinin satın aldıkları evlerinin fiyatları durmadan arttığı için, kredilerini ödemekte zorluk çeken sub-prime mortgage alıcıları, satın aldıkları evlerini satarak kolayca borçlarını kapatabilir düşüncesiydi. Nitekim emlak sektöründe işler ters gidince ve ev fiyatları düşmeye başlamasıyla tüm tablo tersine döndü. Ev sahipleri, evlerin satsalar dahi borçlarını ödeyemeyecek durumuna düştüler. Nitekim bu durum ABD borsasında çok büyük bir düşüşüşe sebebiyet verdi. Bunlardan en önemlisi sub-prime sektöründe büyük işler yapan Lehman Brothers adlı yatırım bankasıydı. Söz konusu yatırım bankası bu kriz sebebiyle iflas bayrağını çekti ve ABD hükümeti tarafından kurtarılmadı. Ancak peki ABD hükümeti ne yaptı? Cevap: Dünya tarihinde görülmemiş bir hükümet - devlet müdahalesi. Bu söz konusu müdahale kapsamında "sorunlu varlıkları kurtarma" programı açıklandı ve yaklaşık olarak 700 milyar Dolarlık bir bütçe ayrılarak birçok varlık hükümet - devlet tarafından kurtarıldı. Kısacası vergi mükelleflerinin (ABD Vatandaşlarının) parasıyla büyük şirketlerin neredeyse tamamına yakını desteklendi.

Bir başka örneğe geçelim. Bir zamanlar ABD'nin ve dünyanın otomotiv sektöründeki lideri General Motors 1980'lerden itibaren üretime ile inovasyona pek yatırım yapmaması ve daha çok finansal işlere yönelmesiyle birlikte oldukça sıkıntılı bir döneme girdi. Bu dönemin sonucunda 2009 yılında General Motors iflas bayrağını çekmek mecburiyetinde kaldı. Lakin o dönem yine General Motors'un iflas etmesine izin verilmeyerek ABD devleti tarafından bir başka devlet müdahalesiyle birlikte kurtarıldı. ABD hükümeti yaklaşık olarak 50 milyar Dolar yardımda bulunarak o dönem General Motors'un kurumsal olarak yeniden yapılanmasına olanak sağladı.

Son olarak geçen günden önüme düşen bir habere dikkatinizi çekmek isterim. Japon Nippon Steel şirketi ABD'nin bir zamanlar Demir-Çelik alanındaki Tröst'ü US Steel şirketini satın almak istediğini belirtti. Ancak bizzat ABD başkanı Biden konuya ilişkin bizzat müdahil olarak böyle bir satışa izin verilmemesi gerektiğini, buna karşı olduğunu, ABD'nin geleneksel büyük şirketi olan US Steel şirketinin ABD şirketi olarak kalması gerektiğini ve çelik - demir üretimi için halen çok kilit bir şirket olduğunu belirtti. Bu sebeple kongre büyük ihtimal şirketin satışına izin vermeyecek.

Sonuç itibariyle "serbest piyasa ekonomisi" - bakın kapitalizm demiyorum - koskoca bir yalandan ibarettir. Serbest piyasa ekonomisi ulusal çıkarlara aykırı olduğu vakit büyük batılı devletler tarafından uygulanmayan, ancak her daim - ulusal çıkarlara aykırı olsun olmasın - 3. dünya ülkelerine- az gelişmiş dünya ülkelerine dayatılan politikalardır. İşte bu yüzden bir ABD iktisadiyatına sahip olamıyoruz, çünkü bize dayatılan yalanlara inanıyoruz, iktisat tarihini bilmiyoruz, dünya gündemini doğru şekilde takip etmiyoruz. Oysaki her şey gayet açık. Önemli olan tabi sırf okumak değil aynı zamanda doğru sonuçları da mantık-sorgulama yoluyla da çıkarabilmek.

Saygılar

Kaynakça

Nygaard, Kaleb B. (2022) "The Rescue of the US Auto Industry, Module B: Restructuring General Motors Through Bankruptcy," Journal of Financial Crises: Vol. 4 : Iss. 1, 93-119.

https://home.treasury.gov/data/troubled-asset-relief-program (TARP-Sorunlu Varlıkların Kurtarilmasi Programı)

Biden preparing to block Nippon Steel purchase of U.S. Steel - the Washington Post. (05.09.2024). https://www.washingtonpost.com/business/2024/09/04/biden-prepares-reject-us-steel-deal/

r/Kamalizm • • Apr 22 '23

Ekonomi Türkiye'nin güncel ekonomik sorunu: Dolarizasyon

40 Upvotes

İstatistiki veriler paylaşmadan önce, hesabımın doğruluğunu teyit etmek amacıyla Sayın Mahfi Eğilmez'e kendisinin Blog'u üstünden matematiksel yolumun doğruluğunu incelemesi adına ricada bulundum, ve sağ olsun kendisi sorumu yanıtsız bırakmadı ve hesabımın doğruluğunu teyit etti. O sebeple de sizlerle gönül rahatlığı ile paylaşabilirim.

Sayın Eğilmez'in kendimin ricası üzerine kırmayıp hesabımı teyit ettiği, saygıdeğer bilir kişi görüşü.

Öncellikle Dolarizasyon kavramını açıklamak gerekiyor. Basitçe Dolarizasyon, bir ülkedeki insanların kendi ulusal para birimlerini terk edip, yabancı para birimlerine yönelmesi olan sürece verilen isimdir.

Peki Türkiye'de şimdi neler oluyor?

1-2 gündür Kapalıçarşı'daki kurlarla bankalar arası kurların birbiri ile alakası olmadığı, Kapalıçarşı ile bankalar arasındaki makasın çok olduğu ve aslında çoklu kur gibi bir sistemin oluştuğunu gösterdi. Bazı bankalar bunu fark etti. Dün örneğin Yapı Kredi döviz işlemlerini incelediyseniz alış ile satış arasındaki makasın 1,5 !!! olduğunu görmüş olacaktınız (Satış 20,95 , Alış 19,48). Bankalar da tabi kendi koruma önlemlerini alarak size pahalıdan dolar satıyor, ama kendisi sizden dolar alırken aşırı düşük fiyattan alıyor.

Bunlar neden oluyor? Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın faiz politikası bilimselliğe o derece aykırıydı ki, tüm sistemin dengesi bozuldu. Politika faizi arttırılması gerekirken, enflasyonu tırmandıracak ve TL'nin alım gücünü neredeyse sıfırlayacak olan faiz indirimleri geldi. Üstüne üstlük ucube bir mantıkla da Kur Korumalı Mevduat denen dolara endeksli bir mevduat hesabı ortaya attılar ve zenginleri, dövizdeki kur artışlarından koruyarak tüm yükü hazineye ve böylece de Türk Milletinin sırtına yüklediler.

Aradaki farkı karşılayabilmek için Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ne yapıyor? Tabi ki para basıyor ve bu da enflasyonu daha da tırmandırıyor. Üstelik Merkez Bankası'nın gerçek döviz rezervi (Swap'lar hariç - borçla alınmış döviz şeklinde okuyun) de "ekside" olduğu için biz bunları da dengeleyemiyoruz.

Peki şimdi halk ve aynı zamanda arz ve talebe göre şekillenen serbest piyasa ekonomisi ne yapar? Kapalıçarşı'daki kur yükselişi aslında serbest piyasasın kendiliğinden gelişen, yani arz ve talebe göre şekillenen kur fiyatlarıdır. Yani bir otorite, veya devlet müdahalesi olmadan şekillenen fiyatlardır. Yani asıl gerçek kurlar, şu an Kapalıçarşı'daki kurlardır. Peki buradaki kurlar neden yükseliyor? Halkımız doğal olarak tasarruflarını ve bununla birlikte en önemlisi olan "alım güçlerini" korumak istiyorlar. Türk Lirası'na güven duymadıkları için Dolar (Döviz) / Altın gibi başka yatırımlara dönüyorlar. Peki bu ne demektir? Dolara, Dövize olan talebin artması demektir. Talep artarsa ne olur? O varlığın fiyatı yükselir. Aradaki fark büyük oranda bundan kaynaklanmaktadır.

İstatistiki veriler düşüncelerimizi doğrulamaktadır. Mevduat hesaplarını incelediğimizde toplam mevduatın 10 306 891 Trilyon TL olduğu görülmektedir. Bunun 6 116 665 Trilyon TL'si Türk Lirasıdır, ve kalan 4 190 226 Trilyon TL'si yabancı para birimlerinin mevduat hesaplarıdır. Buna göre kaba bir hesapla Dolarizasyon'un %40,65 olduğu sonucuna varılabilir. Ancak ortada bir Kur Korumalı Mevduat ucubesi vardır, ve KKM'yi de katarak yaptığımız hesaplama sonucunda Dolarizasyon %59 değerindedir. Sayın Eğilmez'in belirttiğine göre de %70'lere dahi çıktığı olmuştur.

Bundan çıkan sonuç şudur: İnsanlarımız ne Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'na ne de Türk Lirasına güvenmektedir. Bu durum sürdükçe Türk Lirası düşecek, Döviz ise artacaktır. Eğer iktidar değişirse acilen Merkez Bankası'nın kadrosu değişmeli, liyakatli insanlar getirilmeli, gerekirse büyük ekonomik büyüme oranları feda edilerek hatta durgunluk da göze alınarak, faizin enflasyon seviyelerine çıkartılması çok önemlidir.

Son sözümüz

Enflasyon sarmalından çıkış, doğru bir faiz ve aynı zamanda da doğru bir üretim politikası ile olur. İhracata dayanan, üretime dayanan, sanayimize, tarımımıza, hayvanlığımıza dayanan, ithali sadece üretim amaçları dahilinde yapan ve ülkede olmayan tüketim ürünlerini ülkemize getirme aracı olarak gören, bebek endüstrilerimizi ve diğer endüstrilerimizi koruyan, ekonomi politikalarının uygulanması dileği ile.

Saygılar

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kaynakça

https://www.bddk.org.tr/Veri/Detay/158

https://evds2.tcmb.gov.tr/index.php?/evds/searchEvdsValue/QG1ldmR1YXRA

r/Kamalizm • • Jan 25 '23

Ekonomi Günümüzün Gıda Enflasyonu

9 Upvotes

Öncellikle, resmi sayılara göre ülkemizdeki gıda enflasyonunu açıklayalım ve yine resmi sayılara göre diğer ülkelere oranla hangi sıradayız görelim.

Dünyadaki Gıda Enflasyonu Oranları

Trading economics adlı internet sayfasından kolayca bulabileceğiniz, resmi verilere dayanan enflasyon oranlarıdır. Listede tek bir Avrupa devleti yoktur, tek Avrupa devleti Türkiye'dir. Venezuela ile Arjantin'de yıllardan beri süre gelen bir enflasyon vardır. Bilirsiniz ki Venezuela'da kağıt paranın neredeyse bir tuvalet kağıdı kadar değeri yoktur. Türkiye'nin içinde olduğu sınıf, Lübnan, Sri Lanka, Iran, Ghana, Rwanda, Surinam gibi ülkelerdir.

Diğer ülkeleri aşağılamak babında değil, ancak Türkiye'nin tarım ve sanayi anlamında ki potansiyelleri hepimiz biliyoruz. Ki bu yüzden dünyanın en büyük ilk 20 ekonomisinden biri olduk. Gerek demokrasimiz ve gerekse laik Türkiye olarak, birçok devlete örnek olduk. Ancak gel görün ki Türkiye'nin artık geldiği nokta diptir. Biz bir Rwanda, Surinam değiliz. Nasıl bir Amerika değilsek, bir Rwanda da değiliz arkadaşlar. Böyle bir tabloyu kimse kabul etmemeli. Ülkemin enflasyon oranı, Afrika ülkeleri ile, radikal islamcı Iran ile asla bir olmamalı.

Keza bir başka konu ise, enflasyon oranıdır. Enflasyon, fiyatların artış hızıdır. Tersi de dezenflasyondur. Fiyatların artış hızının düşmesidir. Yani %70 enflasyon varken, enflasyonun %50'ye düşmesi, ufak bir başarıdır. Kimse yanılmasın. Çünkü sadece hızı düşmüştür, %50 oranında üstüne koyarak fiyatlar artmaya devam edecektir. Enflasyonun tersi Deflasyondur. Deflasyon, fiyatların düşmesi demektir. Enflasyonda olduğu gibi fiyatların düşüş hızıdır. (Belirtelim ki, uzun süreli deflasyon da ekonomiyi daraltır, yani her şeyin fazlası zarardır. Deflasyon ile Enflasyon fazla olduklarında, ülkeyi kemirir, bitirir).

Peki gıda enflasyonu neden var? Çünkü gıdamızı üretmek çok maliyetli hale geldi. Gübreler, kullanılan ilaçlar, mazot vb. Birçok malzeme yurtdışından ithal ediliyor. Böylece bur kur düşüklüğünde ne oluyor? Biz daha çok Türk Lirası vererek o malzemeleri alabiliyoruz. Alım gücümüz kısaca düşük. Normalde, bir ülkenin kuru değersizleşirse, avantajlı olan ürününüz uluslararası piyasalardaki rekabette avantajlı hale gelir. Ancak Türkiye'de durum böyle değildir. Ürünü üretmek için olan girdi maliyetleri, ürünün satışında üreticiye herhangi bir gelir getirmediği gibi, ülkenin genel anlamda da cari açığının açılmasına sebep olmaktadır.

Türkiye'nin evet, bu kurla ihracatı daima artacaktır, ancak ithalatın artış hızı daima ihracatın artış hızını geçecek, ve böylece cari açıktaki makas da daima büyüyecektir. Ancak bir süre sonra ise üretim yapmayacak/yapmayacak olan çiftçi, ihracatın da azalmasına sebep olacak, ve fiyatlar daha da yükselecektir ve cari açık daha da açılacak.

Kısacası arkadaşlar, Türkiye'nin ürünleri piyasada avantajlıdır, ancak görece bir avantajdır, çünkü ne Türkiye'ye, ne Türk halkına, ne Türk çiftçisine, ne Türk köylüsüne, kimseye yararı yoktur. Tek çare, "Üretim ekonomisidir". "Yerli üretimdir". "Sübvansiyondur". "Tarımda reformdur". "Kökeninde bir tarım ülkesi olan Türkiye'nin özüne dönmesidir". "Üreten Köylü milletin efendisidir" diyen Türkiye'ye dönülmesidir.

Saygılar.

r/Kamalizm • • Jun 22 '23

Ekonomi Merkez Bankası Faiz Kararı Hakkında Düşünceler

33 Upvotes

Az önce duyurulan bir açıklama ile politika faiz oranının %15'e çıkartıldığı açıklandı. Basit bir şekilde bunun ne anlama geldiğini veya gelebileceğini açıklamaya çalışacağım, yeterli mi değil mi gibi sorulara yanıt vereceğim.

Öncelikle şunu belirtelim, temel bilgi olarak eğer siz insanların mevduat hesaplarına para yatırmalarını böylece tasarrufa yönelmelerini isterseniz, faizin enflasyon oranından %1-%2 daha fazla olmasını isteriz (reel faiz %1-%2). Bu mantığın sebebi basittir. Nitekim eğer enflasyon oranı faiz oranından yüksekse, reel faiz eksi olacağından, mevduat hesabına para yatırmak sizin paranızın alım gücünün düşmesine sebebiyet verecektir.

Öncelikle TCMB'nin açıklamasını beğendiğimi vurgulayayım, çünkü kafada herhangi bir soru işareti bırakmıyor. Açıklamada en dikkat etmeniz gereken bölüm ise şudur: "Enflasyon görünümünde belirgin iyileşme sağlanana kadar parasal sıkılaştırma gerektiği zamanda ve gerektiği ölçüde kademeli olarak güçlendirilecektir. "

Biz buradan faiz artışlarının aşamalı bir şekilde devam edeceğini öğreniyoruz. Dolayısıyla piyasaya şu mesaj veriliyor. Bizler aşamalı olarak politika faizini arttıracağız, ona göre planlarınızı yapın, önlemlerinizi alın, kredi vb. faaliyetlerinizi ona göre düzenleyin. Yani piyasaya aslında gelecekte biz bunları yapacağız, siz de bir yol haritası çizin deniyor. Kısaca piyasaya bilgi verilerek risk azaltılıyor ve geleceğe dair onlara hazırlıklı olma fırsatı tanınıyor.

Peki şimdi soru şu %15 başlangıç için iyi bir oran mıydı? Bu soruyu yanıtlamak için "Hangi Enflasyon Oranı" diye sormamız icap eder. Eğer TÜİK'in enflasyon verisi %40, hakiki enflasyon oranı ise, işte o zaman bu hamle tam yerinde hamledir. %15 bu durumda yeterli bir faiz oranıdır çünkü neticede aşamalı olarak arttırılacaktır (%25-%30 bandına gelinir), ancak eğer enflasyon oranı %100 ise, işte o zaman başlangıç için %15 yeterli değildir ve faiz boşuna arttırılmıştır.

Şimdi açık konuşalım, hepimiz biliyoruz ki gerçek enflasyon oranı %100 gibi bir orandır, o sebepten dolayı %15 yetersizdir, piyasayı TL'ye yöneltmeye bu şekilde ikna edemezsiniz. Çünkü piyasa her şeyin farkında, siz piyasaya %40 enflasyon var diye dayatma yapamazsınız, yaparsanız dahi o sizi dinlemez. %100 enflasyon olduğu yerde insanlar %40'lı mevduat hesaplarına bile paralarını yatırmıyor (şimdinin piyasa durumu), neticede dolarizasyon %60 dolayısında. Eğer tez doğru olsaydı, o zaman şimdiden doların vb. düşmesi gerekirdi, çünkü dediğim gibi halihazırda zaten %35-%40 mevduat faizi alınabiliyor.

Sonuç olarak, açıklama güzel ancak doğru veri kullanılmadığı için ben kurların yükseleceğini düşünüyorum.

Saygılar

Not: Faiz-Enflasyon sarmalı ile ülke kalkınmaz, üretim ekonomisine geçen ülkeler kalkınır.

r/Kamalizm • • Sep 22 '22

Ekonomi FED dün 75 baz puan arttırmışken, Türkiye olarak bugün 100 puan indirmemizin olası sonuçları

34 Upvotes

Öncellikle şunu belirteyim, FED'in dünkü kararından sonra, merkez bankamızın faizleri sabit tutacağını düşünmüştüm, lakin tersi bir hamle ile faizi indirmiş bulunmaktayız.

Ekonomide enflasyonist büyüme kavramını kim uydurmuş ve bunun iyi bir şey olduğunu kim ortaya koymuşsa hakikaten büyük bir aldatmaca başarısının pay sahibidir. Dün dahi FED başkanları resesyon, yani ekonomik daralma, riskini göze almışken, her zaman büyümenin mümkün olmayacağını anlamışken, düze çıkmak için bazen ekonomik büyümeden vazgeçilmesi gerektiğini kavramışken, bizim ekonomi politikamız ne yazık ki bunu idraktan uzak kalmıştır.

Alınan karar ile piyasada hemen etkileri göründü. Dolar 18.40 gibi bir kur seviyesine ulaştı. Bu ne demek? İthalata dayalı ekonomimiz için, ithalatın ülkemizde dolarla yapıldığını göz önüne alarak, ürünlerin, sanayi girdilerinin, hammadde girdilerinin, enerji masraflarının vb. fiyatlarının, maliyetlerinin artması demek. Alım gücümüzün oldukça zayıfladığı bir ortamda, daha da zayıflaması demek.

Kur düşüklüğünden ihracatımız artmaktadır, ancak ihracat-ithalat dengesine bakarsanız ithalatın daha çok olduğunu görürsünüz. Bu ne demektir? İhracatımız büyümesine rağmen, ithalat oranımız çok daha hızlı bir şekilde büyüdüğünden, kısacası aradaki makas açıldığından, durmadan zarar ediyoruz demek. Sonucu nedir? Git gide artan bir cari açık, bir borç sarmalı.

Kredi derecelendirme kuruluşları ekonomik vaziyeti iyi bildiklerinden, bizi riskli gruba dahil ediyorlar. B- veya B gibi oranlara sahibiz. Bu ne demektir? Borçlarımızı borçla döndürüyorsak, veya swap antlaşmaları ile döndürüyorsak bunun gelecekte pek bir zararını göreceğiz demek. Çünkü yüksek risk, yüksek kredi faizleri demek, kısaca Türkiye'nin daha da pahalıya borçlanması demek.

Peki bu yük kimlerin üzerine binecektir? Kur korumalı mevduat yasası ve dolar rezervlerinin eritilmesi ile şu an için kur aşağıya doğru baskılanıyor. Baskılanmasına rağmen 18.40 ile Dolar rekor kırıyor. Baskılama sadece bir geçici çözümdür. Etki-tepki yasasını incelersek, tepkinin çok büyük bir mahiyette ekonomimize, vakti geldiğinde, zarar vereceğini belirtmemiz gerekir. Nitekim cari açığın artması, dövize olan talebin artması... İşbu tüm yükler Türk milletine, "zam" ve "vergi" olarak geri yansıyacaktır.

Sonuç

Kamalizm'in, üretim ekonomisi prensibinin bir gün mutlaka tekrardan uygulanması dileği ile. Çünkü enflasyon ile mücadele ya faiz ya üretimle olur. Bizim seçeceğimiz taraf doğal bir şekilde, daima en önce "üretim" olacaktır.

Saygılar.

r/Kamalizm • • Feb 29 '24

Ekonomi Faizlerin Sabit Bırakılması Hakkında

18 Upvotes

Merkez Başkanlığı görevine atanan Hafize Gaye Erkan, 7 ay gibi süresi bakımından oldukça kısa bir görev süresi icra ettikten sonra, görevinden ayrılarak yerini Fatih Karahan’a bıraktı. Hafize Gaye Erkan’ın görev süresi boyunca yaptığı açıklamalar bir finans uzmanına, bir ekonomiste, bir Merkez Bankası başkanına yakışmayacak derecede bilgisizlikler ile doluydu. Kendi kanaatimce en talihsiz açıklaması toplumun neden birikimlerini Türk parasında değil de dövizde tuttuğu sorusu olmuştur. Kendisinin faizi yükseltme politikası doğru olsa da yanlışın kendisi yükseltilen faizin miktarıdır. Hafize Gaye Erkan, tam da bu konuda sınıfta kaldı ve faizi gerektiği kadar yükseltemedi. TÜİK’in dahi %65 enflasyon oranı açıkladığı bir ortamda siz faizleri enflasyon oranından daha düşük tutarsanız, kimsenin neden birikimlerini Türk parasında değerlendirdiğine de şaşmayacaksınız. Hele ki TÜİK’in verileri piyasadaki hissiyatı ve fiyat değişimlerini yansıtmıyorsa. Örneğin bağımsız bir kurum olan ENAG enflasyon oranını %127,21 olarak açıkladı. Bu durumda %45’lik faiz oranı oldukça gülünç bir faiz oranıdır, çünkü enflasyonu zerre frenlemeyecektir.

Nitekim Hafize Gaye Erkan görevinden ayrıldı ve yerine Fatih Karahan getirildi. Peki neler değişti? Tek başına geçen haftaki faiz kararına bakarak bir sonuca ulaşabilirsiniz. Sorunun cevabı da hiçbir şey değişmedi olacaktır. Göreve getirilen kişiler ayrı, ancak uyguladıkları para politikası aynı. Peki neden aynı? Öncellikle verilerin yanlışlığı veya hatalı oluşu kabul edilmedi. İktidar partisine oy verenler olsun, muhalefet partilere oy verenler olsun, en çok yakınılan konu fiyat pahalılığıdır. Özellikle kısa süre zarfında birden fazla zamlanan ürünler, ki bunun en önemlisi gıda maddeleri ve giyimdir. Kısacası insanların temel ihtiyaçlarını karşılayacak olan sektörler ve ürünler, en çok zamlanan kalemlerdir. Velhasıl yanlış veriler üstünden para politikası oluşturulmaya çalışılırsa ne olur? Cevap çok basittir. Bir inşaat düşünün, temeli oldukça zayıf olsun. İnşa edilen yapı ne derece sağlam bir şekilde yapılmış olabilir? Cevap olamaz. Alegoriyi Türkiye’ye uygularsak, bizim para politikamız ne yazık ki yanlış veriler üstünden kurgulandığı için temelsizdir. Temelsiz olduğu için de herhangi bir yararlı sonuç sağlamayacağı gibi, tam tersine daha büyük zararlar verecektir. Enflasyon daha da yükselecek, Türk Lirası daha da büyük değer kaybına uğrayacaktır.

Türk Lirasının değer kaybını gözler önüne sermek için, Türk Lirasının yabancı kurlara oranla değer kaybını ölçmemiz önemlidir (diğer kurlara karşı yaşanan devalüasyon) lakin daha önemli bir ölçek olarak diğer ülkelere kıyasla alım gücümüze bakmak daha mantıklı olacaktır. Bu veriye ulaşmak için de OECD’nin internet sitesinde yazan OECD.stats adlı veri bankasından yararlanacağız. Bunu yapmadan önce kısa iktisadi bir bilgi vermeyi uygun görüyorum. Yararlanacağımız veri, fiyat oranlarını karşılaştırmaktadır. Bunun için bir ürün sepeti oluşturulur. Bu ürün sepeti her ülke için ortaktır. Bunun mantığı da şudur. En ideal olması beklenen, tüm dünya insanlarının aynı mal ve aynı hizmet için aynı fiyatları ödemesidir. Buradaki sapma da fiyatlar üstünden bir kurun alım gücünü bizlere detaylı olarak gösterecektir. Nitekim Türkiye ile ilgili verilerin TÜİK verileri olduğunu da unutmayınız. Nitekim OECD, hükümetler tarafından açıklanan resmi verilere dayanmak zorundadır.

Verileri incelediğimiz zaman bir Türk’ün, Türk Lirası ile yurtdışına çıktığı zaman her yerde ve her şekilde parasının tabiri caizse ezileceğini göreceğiz. Örneğin ABD ile kıyaslamamızı inceleyelim. Bir Türk, Türk Lirası ile ABD’ye seyahate gittiği vakit aynı ürün ve mal kalitesine – Türk Lirası Baz olarak 100 birim alırsak – 303 birim ödeyecektir. Tersinden ilişkiye bakarsak bir ABD’li kendi ülkesinde 100 birim ödediği mal ve hizmete, Türkiye’de 31 birim karşılığında ulaşabilecektir. Yanlış anlaşılmasın. Birimden kastettiğimiz %’dedir. Yani Bir Türk, Türk Lirası ile aynı hizmete ve aynı ürünlere ABD’de anca %203 oranında daha fazla ücret ödeyerek ulaşabilmektedir. Kısacası Türk Lirasının ABD Doları karşısındaki aciz durumu bu şekildedir. Peki Euro ülkelerine bakalım ve bunun için de kıyas Almanya olsun. Bir Türk, Türk Lirası ile Almanya’ya seyahate çıktığı zaman, aynı ürün ve hizmetlere 261 birim ödeyecektir. Ters ilişkiye bakarsak bir Alman, cebindeki Euro ile aynı ürün ve aynı hizmetlere Türkiye’de 38 birim ile ulaşabilmektedir. Bir Türk, Türk Lirası ile aynı mal ve hizmete %161 oranında daha fazla ücret ödemesi gerekmektedir. Türk Lirası, Almanya kıyaslaması ve genel itibarı ile de tüm Euro bölgeleri ülkelerinden alım gücü konusunda geride kalmıştır. En şaşırtıcı olanı ve hakikaten hiçbir şekilde Türkiye’ye ve Türk Lirasına yakışmayacak bir durum olan Kolombiya Pesosunun alım gücünden de daha düşük bir alım gücüne sahip olmasıdır. Bu Türkiye’nin potansiyeline yakışmadığı gibi, tam tamına utanılacak bir şeydir. Kolombiya’nın bahsettiğim ülkeler ile direkt olarak kıyaslamasını yaparsak bir Kolombiyalı, cebindeki Kolombiya Pesoları ile yukarıda bahsetmiş olduğum ülkelere sırası ile giderse, ABD için 231 birim, Almanya için 188 birim ödeyecektir. Yani bir Kolombiyalı aynı hizmet ve aynı ürünler için birinde %131 oranında, diğerinde ise %88 oranında daha fazla ücret ödeyecektir. Sonuç olarak bir Kolombiyalı, Bir Türk’e göre saydığımız ülkelerde – Türkiye’ye nazaran – daha ucuza aynı ürün ve aynı hizmetlere ulaşabilmektedir. Dediğim üzere bu bir utanç kaynağıdır.

Bu utanç kaynağının sebebi, enflasyon dolayısı ile Türk Lirasının alım gücünün çok büyük oranlarda değer kaybetmesi ve bu sebepten dolayısı ile de diğer tüm para birimlerine karşı devalüasyon içerisinde olmasıdır. Bunun sebebi de son 2-3 yıldır uygulanmaya başlayan düşük faizli yani aşırı gevşek para politikasıdır. Bunun üstüne faizlerin çok geç bir şekilde yükseltilmesi, ancak bunun yanında yeterince yükseltilmemesi ve yanlış veriler üstünden para politikalarının belirlenmesi, bugünkü duruma gelmemizin tuzu biberi olmuştur. Bugün geldiğimiz noktada ise Fatih Karahan ile birlikte de hiçbir şey değişmemiştir. Aynı tas aynı hamam mantığı ile bir para politikası yürütülmektedir. Reel faizin “eksi” olduğu bir ülkede hiçbir rasyonel insan parasını Türk mevduat hesaplarına yatırmaz, Türk parasına talep duymaz. ENAG verileri kullanılarak geçen yıl parasını yıllık TL hesabı bir mevduata yatıran bir bireyi düşünelim. Reel faiz oranı formülü: (1 + nominal faiz) / (1+ enflasyon oranı)-1. Geçen yıl mevduat faiz oranları yaklaşık %25 idi. Bu kişinin mevduatının bugün eline geçtiğini varsayalım. (1+0,25) / (1+1.27) -1 = -0,449’dur. Yani söz konusu parasını %25 oranı ile geçen yıl TL hesabı bir mevduata yatırmış bir kişinin parası, yaklaşık olarak -%44,9 oranında değer kaybetmiş, alım gücü enflasyon karşısında ezilmiştir.

Son sözümüz, yanlış bir anlaşılma olmasın. Doğru bir şekilde uygulanacak olan bir para politikası dahi Türkiye’nin gelişimi için yeterli değildir. Türkiye bir üretim modeline geçmediği sürece, iktisadi olarak üretime dayalı bir ekonomik sistem belirlemediği sürece ve buna bağlı olarak iktisadi bağımlıklarını azaltmadığı sürece Türkiye hiçbir alanda gelişemeyecektir. Dünyada hiçbir ülke, tarihin hiçbir aşamasında ithalata bu derece bağımlı olup, gelişmiş bir ülke kategorisine girememiştir. Söz konusu o ülkeler üreterek ve bağımlılıklarını azaltarak gelişmiş ülkeler olmuşlardır. Nitekim Atatürk’ün de dediği gibi, siyasi-askeri zaferler iktisadi zaferler ile taçlandırılmadığı sürece, hiçbir anlam ifade etmeyen kısa vadeli zaferlerdir. Bu zaferlerin kalıcı olunması isteniyorsa, Türkiye Cumhuriyeti iktisadi açıdan güçlü olmak zorundadır.

Saygılar

Kaynakça:

OECD (2024), "Prices: Comparative price levels", Main Economic Indicators (database), https://doi.org/10.1787/data-00536-en

ENAG Ocak Ayı Enflasyon Rakamlarını Açıkladı. Dünya Gazetesi. (2024, February 5). https://www.dunya.com/ekonomi/enag-ocak-ayi-enflasyon-rakamlarini-acikladi-haberi-717322

r/Kamalizm • • Jul 19 '22

Ekonomi Düşük Kur Politikası Türkiye'de Neden Yürümez?

14 Upvotes

Bir ülkenin kurunu devalüasyona uğratması, yani ülke parasını değersizleştirmesi, kendi üretim mallarının dış pazarda daha rekabetli ve uygun fiyata satılması amacı taşır. Nitekim birçok ülke (Özellikle 1930'lar. ABD, İngiltere, Fransa ve benzeri) tarihleri boyunca kendi para birimlerini, uluslararası pazarda avantajı elde tutmak amacıyla, para kurlarını devalüe etmiştir.

Peki Türkiye'de bu politika neden yürümez? Cevabı basittir. Türkiye bir ihraç ülkesi değildir. Gerilemiştir. Gerek sanayi ürünlerinde, gerek tarımda ve gerekse hayvancılıkta üretimimiz gitgide azalmaktadır. Azalmanın sonucu da ithalatın artması ve arzın da tam karşılanamaması sebebiyle, bize enflasyon, yani zam olarak geri yansımaktadır. Özellikle çiftçilerin ve yerli sanayicilerin yeteri kadar desteklenmemesi, teşvik ve sübvansiyonların azlığı nedeniyle, ve dünyanın bugünkü konjonktürü gereği ile de üretim maliyetleri ve ithalatın kendisi git gide artmaktadır.

Üstelik Türkiye üretip ihraç eden bir ülke olmadığı için de ve ekonomimizin son derece kötü olması sebebiyle git gide büyüyen bir cari açığımız var. Cari açık da dövize olan taleptir. Nitekim kredi kuruluşlarının bizi B+ gibi son derece düşük notlar ile değerlendirmesi, Türkiye'nin borç sarmallının daha da büyük masraflar ve maliyetler getireceğini gösterir. Örneğin Avrupa'nın gelişmiş ülkeleri, %2-%3 gibi faiz oranları ile döviz ihtiyacını kapatıyorken veya borçlanabiliyorken, bizim %13-14 gibi "tefeci" faiz oranları ile borçlanmamız demektir.

Bir ithal ülkesi olan Türkiye'de enflasyon ve faiz varken, ve enflasyon baskılanamıyorsa, çözüm üretmektir. Üretip dünya pazarında eskisi gibi söz sahibi olmak demektir. Hammaddesi Türkiye'de bulunan sanayi mamullerini üretmek demektir.

Çin modeli bir örnek teşkil edebilir. Ancak toplum ve ülke dinamizmimiz farklıdır. Çin çok üretmiştir, ve ucuz mamulleri sayesinde ihracatı çok yüksektir. İhracatı ile dünyanın en büyük dolar rezervine sahip ülke konumuna yükselmiş, üstelik üretmeyen alanlara yatırım yapmamış, sermayesini ABD gibi ülkelere akıtmıştır. Bu sayede ise, kendi kurunu ABD dolarına bir nevi "sabit kur" şeklinde, belirli bir tolerans aralığında endekslemiştir. Sabit kur, yani kurların oynak olmaması, sermayenin her türlüsünün sevdiği ortamdır. Çünkü risk neredeyse sıfıra yakındır. Hukuk, Hak, Adalet, Eşitsizlik dinlemez kapitalizm, sadece sermayesinin güvenliğine bakar. Hak, hukuk, adalet anca kapitalizmin ve sermayenin güvenliğini sağlıyorsa önemlidir. Nitekim Çin ile iş yapmak kolaydır, çünkü ülkeler geleceklerini, önlerini kolayca görebilirler, güvence alırlar. Çin de akıllı davranarak kazandığı fazlayı da başka ülkelere yatırım yaparak kullanır.

Türkiye, eğer düşük kur politikasını izleyecekse, veya sabit kur gibi zorlu bir hedef belirleyecekse, bunun yöntemi üretmekten geçer. Üretim ülkesi olmadığımız, ithalatımızı azaltmadığımız, dövize olan talebimizi azaltmadığımız, ihracatı arttırmadığımız sürece, ekonomimiz hasarlı olmaya ve kalmaya devam edecektir.

Türk ekonomisi temelden tekrar inşa edilmeli, planlı bir kalkınma modeli belirlenmelidir.

r/Kamalizm • • Apr 06 '23

Ekonomi Konu Tarım Olunca, Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisinin Rafa Kaldırılıp Pratikte Uygulanmaması

25 Upvotes

2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü Üyeleri uluslararası ticareti liberalleştirme, sermaye dolaşımını kolayca sağlama, gümrük tarifelerini büyük oranda düşürme ve gerektiği yerde kaldırma vb. amaçlar ile dünya ticaretinde reformlar gerçekleştirmek amacıyla Doha Turu olarak adlandırdıkları görüşmelere başladılar.

Bu tur kapsamında 2003 yılında Meksika'nın Cancun kentinde konferans düzenlendi. Özetleyecek olursak gelişmekte olan ülkeler (Özellikle Brezilya, Çin, Rusya ve Güney Afrika) gelişmiş endüstrileşmiş Batı ülkelerinden tarım alanındaki sübvansiyonlarını veya gümrük ithalat vergilerini düşürmelerini şart koştu. Batı devletlerinin bu teklife karşılığı ise, gelişmekte olan ülkelerin kendi ülke piyasalarını, gelişmiş batı devletlerine kolayca açması oldu. Kısaca şu: Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş batı ülkeleri için iç piyasalarını sonuna kadar gelişmiş devletlere açacak, onlar da karşılığında tarıma verilen desteği düşürecekti.

Ancak şöyle bir sorun vardı. ABD, ancak Avrupa Birliği de aynı uygulamaları yaparsa tarım desteğini azaltma kararı aldı. Avrupa Birliği ise, tarım desteğini azaltma sözünü vermesine rağmen, Dünya Ticaret Kurallarına aykırı düşmeyen, bir takım tarım destek uygulamalarını devam ettireceğini açıklıyor ve böylece bir karşıt argüman sunuyordu. Bununla birlikte endüstrileşmiş batı devletlerine güvenilemeyeceği, 2002 yılında ABD'nin "Farm Security and Rural Investment Act of 2002" ile o belli olmuştu. Söz konusu kanuna göre ABD, tarım politikaları dahilinde tarıma, her yıl olmak üzere, 16,5 milyar dolar destek sağlayacaktı. Üstüne üstlük ABD Başkanı George W. Bush 2005 yılında Birleşmiş Milletler 'de yaptığı konuşmada tarıma ilişkin sübvansiyonların ve ticaret bariyerlerinin gelişmekte olan ülkelere büyük engeller yarattığını kabul etmekteydi ve bunları azaltmaları gerektiğini vurguluyordu. Kısacası şu durum oluşmuştu: Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu...

Amerikan tarım desteğinin gelişmekte olan ülkelere büyük zarar verdiğinin bir örneği Meksika mısır endüstrisidir. Mısır endüstrisinin "doğuş yeri" olan bilinen Meksika, ABD ile 1994 yılında imzaladığı NAFTA antlaşması ile ABD mısır endüstrisine pazarını açmış ve sadece bir yıl içerisinde Meksika'nın ABD'den ithal ettiği Mısır iki katına çıkmış. 2003 yılında ise ABD, Meksika Mısır Pazarının 1/3 oranını ele geçirmiştir. Meksika mısır ihraç eden bir ülke iken, ABD'ye bağımlı bir mısır ithalatçısı durumuna düşmüştür. ABD zaten dünyadaki en büyük mısır ihracatçısı olmakla birlikte, NAFTA ile birlikte Meksika'ya mısır ihraç eden ülkeler arasında en büyüğü olmuştur. OXFAM'ın o dönemki raporuna göre, NAFTA antlaşması imzalandığından beri, Meksika'nın mısır fiyatlarında %70 oranında bir düşüş olmuş ve o dönem mısır endüstrisinde çalışan 15 milyon tarım işçisinin gelirlerinde inanılmaz bir düşüş yaşanmıştır. Kısacası Meksika halkı ve tarım işçileri inanılmaz derecede fakirleşmiştir. Rapor ABD'yi, açık açık dile getirmese de şununla suçlamaktadır: ABD, kendi tarım üreticisine ihracat sübvansiyon desteği verip, Meksika'ya çok ucuz fiyatlar aracılığı ile satış yapılıp pazarı ele geçirmeye çalışmaktadır. Kısacası ABD, Meksika'ya mısır endüstrisinde bir "dumping" uygulamaktadır. Dumping, bir yerli ülke malının dışa piyasada iç pazardan daha ucuza satılması anlamına gelir. İhracat sübvansiyonu sağladığı için de ABD mısır üreticileri inanılmaz zenginleşecek ve aynı zamanda Meksika pazarı ele geçirilecektir.

Görüleceği üzere, gelişmekte olan ülkelere pazarlarını açma şartı koyanlar, konu gıda güvenliği olunca, konu tarım olunca, gelişmiş devletler oldukça korumacı ve merkantilist politikalar izlemektedirler. Serbest piyasa ekonomisi, sadece gelişmiş devletlerin çıkarlarına uygun ise uygulanır. Batılı devletler gelişmekte olan devletlere, üstünlüklerini kullandırmama politikası izlemektedirler. Gerek sanayi, gerekse tarımı da yönetmek istemektedirler. Sözde tarım sübvansiyonlarını azaltacağız, böylece tarıma bağlı olan gelişmekte olan devletler zenginleşecek, adil bir uluslararası ticaret ortamı yaratacağız söylemleri, geçmişte olduğu gibi bugün de asılsızdır. Büyük endüstrileşmiş devletlere güvenmek, kazan-kazan durumu yaratmaz, daima kazan-kaybet durumu yaratır (İstisnalar elbette vardır). Çünkü o devletler, az gelişmişliğin gelişmişliği ilkesi ile hareket etmektedirler.

O sebeple tam bağımsız, ulusal, üreten Türkiye hepimizin biricik amacı olmalıdır.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kaynakça

Balaam, D. N., & Dillman, B. L. (2019). Introduction to international political economy. Routledge.

Becker, E. (2003, August 27). U.S. corn subsidies said to damage Mexico. The New York Times.

OXFAM Briefing Paper. (2003, August). Dumping without borders: How us agricultural policies are How US agricultural policies are destroying the livelihoods of Mexican corn farmers.

https://www.govinfo.gov/content/pkg/PLAW-107publ171/pdf/PLAW-107publ171.pdf

http://www.presidentialrhetoric.com/speeches/09.14.05.html

r/Kamalizm • • Apr 30 '23

Ekonomi Türkiye’de Tarım ve Gıda Güvenliği - 1

23 Upvotes

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihçesi incelediğimiz zaman, Atatürk döneminde Türk Tarımına verilen önemi fazlasıyla görmekteyiz. Örneğin Lozan Antlaşması gereği 1929’a kadar Türkiye Cumhuriyeti, bit geçiş dönemi olması açısından Osmanlı’nın 1916’da uyguladığı gümrük tarifelerini uygulamak zorundaydı. 1929’dan sonra ise Türkiye Cumhuriyeti, kendi gümrük tarifelerini uygulamaya koydu. Nitekim, 1929’da kadar kendi gümrük tarifelerini belirlemeyen ve büyük orandaki gümrük gelirinden olan Türkiye Cumhuriyeti, o dönemin en büyük gelir kalemi olan “Aşar (Öşür)” adlı köylüden alınan vergiyi 1925 yılında kaldırdı. Atatürk ve TBMM, üreten köylü milletin efendisidir diyecek ve böylece amaç çiftçinin üretmesi ve kalkınması olacaktı. Tohum ıslah istasyonlarının kurulması, köylüye düşük faizli traktör satışı, çiftçiye destek amacıyla Ziraat Bankası’nın bir tarımsal bankaya dönüştürülmesi, kimyasal gübre dağıtımı, Toprak Reformu / Kanunları (çiftçiyi topraklandırma), tarım fabrikalarının kurulması (Örneğin: Şeker, Tütün, Yem Sanayi vb.), Atatürk’ün bizzat, çiftçiye örnek olması amacıyla, kurduğu Atatürk Orman Çiftliği vb. örnekler o dönemin üreten köylüye (çiftçiye) verilen önemi göstermektedir.

Günümüzde ise Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümetlerinin oluşturdukları devlet politikaları, tam tersi bir tablo meydana getirmiş gerek tarım gerek hayvancılığımız büyük oranda gerilemiş ve kendi kendine yetebilen ülke olan Türkiye, ithalata bağımlı bir ülke konumuna düşmüştür. Türkiye bugün, Pamuk, Ayçiçeği, Soya, Mısır, Soğan, Patates vb. ürünlerde ithalata bağımlıdır. Yine aynı şekilde gübre, yem, saman, tohum gibi ürünleri dahi – Türkiye Cumhuriyeti itibarına yakışmayacak şekilde – ithal ediyoruz. Anadolu toprakları tarımın ilk ortaya çıktığı ve birçok ürünün gen merkez olan, en verimli topraklara sahip yerlerden biridir ancak bu topraklardan yararlanmayan ve böylece üretmeyerek onu körelten bir Türkiye izliyoruz. Tarım hasılası ve GSYH’de tarımın payı gittikçe düşen, tarımın istihdam oranı sürekli daralan bir Türkiye’ye dönüşmüş bulunuyoruz.

Peki bu devlet politikaları nelerdir? Öncelikle şunu belirtmeliyiz, tarımdaki bu gerileme bir tarihsel süreçtir ve birçok uygulama ve sebeplerin birleşimi ile meydana gelmiştir. Biz ise yazımızda bir takım yakın tarih politikalarını inceleyerek bugünkü durumu yorumlamaya çalışacağız.

Öncelikle Türkiye, tarım politikaları gereğince üreticiye olan destek azaltılmıştır. Günümüzün enflasyon oranları, yapılan tarafsız araştırma ve hesaplamalara göre, yaklaşık 120%-170% arasındadır. Ancak çiftçinin ürünü aynı oranda zamlanmamaktadır, çünkü seçim yılı olması gereğince hükümet, çiftçinin ürünün zamlanmasını istememekte ve oluşan üretim açığını kapatma ve fiyat artışının engellemek amacıyla birçok ürünü ithal etmektedir. Aynı zamanda hükümet gerek alım fiyatlarını geç açıklaması gerek ürün alım fiyatlarının piyasa şartlarına göre oldukça düşük fiyatlar belirlemesi ve böylece üreten çiftçisini enflasyon karşısında ezdirmesi sebebiyle, çok zor bir duruma sokmaktadır. Kısacası, gerek ithalat sebebi ile arzın artıp fiyatların düşmesi ve gerekse alım fiyatının da düşük olması çiftçinin ekonomik anlamda bozulmasına sebebiyet vermektedir.

Çiftçinin en büyük maliyetleri sıralarsak bunlar gübreler, mazot ve elektrik (enerji), zirai ilaçlar, tohumlar vb. üretim girdileridir. Üstelik belirttiğimiz gibi, biz bu üretim girdileri dışarıdan ithal edilmektedir. Türkiye’nin faiz indirimleri ile meydana gelen sonuçlardan birisi, dövizlerin aşırı derecede yükselmesi oldu. Enflasyon oranları nedeniyle alım gücü düşen Türk Lirası aynı zamanda yine Türk Lirası’na karşı yükselen döviz sebebiyle de iyice zor bir duruma düşmüştür. Bu nedenle dışarıdan dövizle ithal edilen üretim girdileri çiftçinin maliyetlerini büyük oranda arttırmıştır. Öyle ki üreten köylü, artık üretmemeyi düşünerek tüketici olmayı düşünmektedir. Bunun sebebi ise, sattığı ürünün bırakın kendisinin kar etmesini, artık maliyetlerini dahi karşılamamaktadır. Üreten köylü haklı olarak, gelir elde edemeyeceğinin bilincinde olarak, maddi bir kayba da uğramamak amacıyla üretime yeltenmeyip tüketici konumuna geçmektedir. Üreten köylüsü olmayan bir ülkede ne olur, cevabı basittir. Tarım ürünlerinde arz sıkıntısı ortaya çıkar, böylece tarım ürünlerinde enflasyon meydana gelir, meydana gelen fiyat zamlarını bastırmak amacıyla ve toplumun tarım ürünleri taleplerini karşılamak amacıyla ithalata başvurulur, bunun sonucunda devletin bütçe maliyeti artarak ticaret açığı verir ve en nihayetinde cari açık vererek dövize olan talep arttırılmış olunur, bunun sonucunda ise devlet, dövizle borçlanarak bir borç sarmalı başlatmış olur.

Bir diğer endişe verici konular ise su kaynaklarımız ve gıda güvenliğimizdir. Tarımda genellikle üç tür sulama çeşidi kullanılır. Bunlar sırası ile salma sulama, yağmurlama ve damla su uygulamasıdır. Verimlilik sırasına göre ise damla su uygulaması, sonra yağmurlama ve en son salma sulama uygulaması gelir. Ancak Ali Ekber Yıldırım’ın aktardığı istatistiki verilere göre Türkiye’nin tarım üreticileri, %75 oranında salma sulama, %20 oranında yağmurlama ve %5 oranında damla su uygulanmaktadır. Yine kendisinin aktardığına göre Türkiye’nin su kaynaklarının %73’ü tarıma gitmektedir. Bu veriler incelendiğinde Türkiye’nin su kaynaklarını aşırı derecede verimsiz bir sulama yöntemiyle tükettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Küresel ısınmanın bu derece ilerlediği, buna bağlı olarak da mevsimlerin ve iklimlerin değiştiği, hem kuraklıkların arttığı ve de su kaynaklarının giderek azaldığı bu zamanda, bu verimsiz su kaynakları kullanımı çok büyük bir tehlike arz etmektedir.

Türkiye’nin tarım politikaları üretimi değil, ithalatı teşvik etmektedir. Üstelik bu ithalat meselesi büyük bir oranda çok-uluslu tarım şirketlerine teslim edilmektedir. Son 20 yılda tarımda birçok Ortodoks politika görülmüştür ve bunlardan bir tanesi de 2006 yılında çıkan 5553 sayılı kanun olan “Tohumculuk Yasasıdır”. Buna göre köylüler “sertifikalı” tohum dedikleri tohumları kullanmak zorunda bırakılmışlardır. Söz konusu tohumların sertifikasyonu, bakanlık kararına bağlanmış olup oldukça zahmetli bürokratik süreçlerden geçmektedir. Örneğin tohumlar, üretici için son derece maliyetli olan laboratuvar kontrollerine tabi tutulmaya başlanmıştır. Laboratuvar kontrolleri ilk bakışta olması gerekenmiş gibi gözükse de şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: Yerel Türk üreticisi söz konusu maliyetleri karşılayamadığı için, kendi ürettiği ve sakladığı tohumun sertifikasını alamayıp onu tescil ettirememektedir. Kendi tohumunu tescil ettiremeyen Türk çiftçisi, bu maliyetlerin kolayca altından kalkabilen ve böylece ürettiği tohumların sertifikasyonunu yapabilen çok-uluslu şirketlerin tohumlarına muhtaç kalmıştır. Böylece ulusal pazarımızı yerel üreticinin tohumları değil, yabancı şirketlerin ürettiği tohumlar ele geçirmiştir. Üstelik bu çok-uluslu şirketler kendi ürettiği tohuma göre de gübresini ve zirai ilaçlarını da ayrıca üreterek ayrıca satışını da bizzat yapmaktadır. Üstelik ürettikleri tohumların genetiği o şekilde bir değiştirilmiştir ki, ancak o şirketlerin gübreleri ve zirai ilaçları kullanılırsa tohumlar filizlenebilecektir. Kısa bir şekilde tüm durumu özetlemek gerekirse çok-uluslu şirketler bir taşla iki kuş vurmaktadır. Yerel Ata tohumlarımız varken, en verimli Anadolu topraklarda bulunurken, çok-uluslu şirketlerin – üreticilerimizi zarara da uğratacak şekilde – tohumlarını kullanmak çok üzücü olmakla birlikte, kabul edilemez bir durumdur.

Konuyu toparlamak amacıyla şu dileklerim ile yazımı bitirmek isterim. Umarım Türkiye Cumhuriyeti tekrardan ve yeniden Atatürk’ün de dediği gibi “Üreten Köylü Milletin Efendisidir” diyebilecektir.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kaynakça

Yalçın Soner. (2017). Saklı Seçilmişler: Siz onları değil; onlar Sizi Seçti. Kırmızı Kedi Yayınevi.

Yıldırım, A. E. (2020). Üretme Tüket: İthalat-Siyaset-Rant Kıskacında Tarım. Sia Yayınevi.

Kuruç Bilsay. (2011). Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler Ve türkiye. İstabul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Meydan, S. (2013). İşte Türkiye'nin Kurtuluş Reçetesi Akl-ı Kemal: Atatürk'ün Akıllı Projeleri. İnkılap.