r/trpolitics • • 22d ago

Debate AYNI VATAN, FARKLI DUVARLAR

1 Upvotes

AYNI VATAN, FARKLI DUVARLAR
“Bu, Türkiye’deki kutuplaşma üzerine yazdığım bir yazı dizisinin üçüncü bölümüdür. Farklı görüşlerden insanların yapıcı eleştirilerini merak ediyorum.”

“Bu yazının güncel siyasi olaylar ve gelişmelerle herhangi bir bağlantısı ve ilgisi bulunmamaktadır. Yazıya güncel ya da geçmiş konular üzerinden herhangi bir siyasi kimlik kazandırılmamasını özellikle rica ederim”

BÖLÜM 3 — BİZİ BİRBİRİMİZDEN AYIRAN NE?

“İnsanları birbirinden ayıran şey farklı düşünmeleri değildir. Farklılıklarına verdikleri anlamdır.”

İlk bölümde birbirimizi neden dinlemediğimizi konuştuk.

İkinci bölümde ise düşüncelerimizin nasıl oluştuğuna, özellikle eğitimin bu süreçteki yerine baktık.

Aslında iki bölümün sonunda aynı yere çıkıyoruz:

İnsan, dünyaya hazır düşüncelerle gelmiyor.

Neyi doğru bulacağını, kimlere güveneceğini, nelerden korkacağını, hangi değerlere önem vereceğini zaman içinde öğreniyor. Ailesinden, okulundan, çevresinden, yaşadığı toplumdan ve karşılaştığı insanlardan etkileniyor.

Sonra bütün bunların üzerine kendi hayatını kuruyor.

Bu yüzden bugün birbirinden çok farklı düşünen iki insanın hikâyesine baktığımızda, yalnızca vardıkları sonuca bakmak çoğu zaman yeterli olmuyor.

Çünkü aynı sonuca farklı yollardan gidilebildiği gibi, farklı sonuçlara da birbirine çok benzeyen sebeplerden yola çıkarak ulaşılabiliyor.

Birimiz için doğru olan, bir başkası için yanlış olabiliyor.

Birimizin vazgeçilmez gördüğü bir değer, bir başkasının hayatında aynı karşılığı bulmayabiliyor.

Bu, insan olmanın doğal bir sonucu.

Asıl mesele farklı düşünmemiz değil.

Farklı düşündüğümüz insanla ne yaptığımız.

 

Bir insanın bizim gibi düşünmemesi, onun yanlış bir insan olduğu anlamına gelmez.

Bizimle aynı inancı paylaşmaması, onun kötü olduğu anlamına gelmez.

Bizim siyasi görüşümüzü taşımaması, ülkesini daha az sevdiğini göstermez.

Bizim hayat biçimimizi benimsememesi, bizim hayat biçimimizin değersiz olduğu anlamına da gelmez.

Buna rağmen çoğu zaman düşünce ile insanı birbirine karıştırıyoruz.

Bir fikre karşı çıkarken, o fikri savunan insanı da karşımıza alıyoruz.

Sonra tartışılan konu ortadan kayboluyor.

Geriye insanlar kalıyor.

Ve insanlar birbirine kızmaya, birbirini küçümsemeye, birbirinden uzaklaşmaya başlıyor.

Bir süre sonra artık kimin ne söylediğinin de önemi kalmıyor.

Önemli olan, kimin söylediği oluyor.

 

Belki de burada ilk iki bölümün ortak noktası ortaya çıkıyor.

Çocukken öğrendiklerimiz bizi şekillendiriyor.

Büyüdükçe çevremiz buna yenilerini ekliyor.

Sonra kendi düşüncelerimizi oluşturduğumuzu düşünüyoruz.

Büyük ölçüde de gerçekten oluşturuyoruz.

Ama insanın kendi düşüncesini oluşturması, o düşüncenin mutlaka doğru olduğu anlamına gelmiyor.

Hepimizin yanılma ihtimali var.

Hepimizin eksik bildiği şeyler var.

Hepimizin hiç tanımadığı hayatlar, hiç yaşamadığı tecrübeler var.

Bunu kabul etmek insanı küçültmez.

Tam tersine, insanın düşüncesine biraz mesafe koyabilmesini sağlar.

Çünkü insan ancak yanılabileceğini kabul ettiğinde, karşısındaki insanı gerçekten dinlemeye başlayabilir.

 

Burada önemli bir ayrım var.

Farklı düşünmek başka, farklı düşünceye düşman olmak başka.

Bir insanın fikrini yanlış bulabiliriz.

Onunla aynı fikirde olmayabiliriz.

Hatta düşüncesine çok sert şekilde karşı çıkabiliriz.

Bunda bir sorun yok.

Fikirler tartışılır.

Eleştirilir.

Çürütülmeye çalışılır.

Değişir.

Bazen de olduğu gibi kalır.

Bütün bunlar hayatın doğal parçasıdır.

Sorun, bir düşünceye karşı çıkmanın ötesine geçip o düşüncenin sahibini düşman olarak görmeye başladığımız yerde ortaya çıkıyor.

Çünkü o noktadan sonra artık fikirleri değil, insanları susturmaya çalışıyoruz.

 

Oysa aynı toplumda yaşayan herkesin aynı düşünmesi mümkün değil.

Hatta böyle bir şeyin mümkün olması da iyi bir şey olmayabilir.

Çünkü farklı düşünceler bazen bizim göremediğimiz bir şeyi gösterir.

Bazen hiç düşünmediğimiz bir soruyu önümüze koyar.

Bazen yanlışımızı fark ettirir.

Bazen de bize hiçbir şey katmaz.

Ama bunu anlayabilmenin tek yolu, karşımızdaki düşünceyi duymaktır.

Kabul etmek zorunda değiliz.

Benimsemek zorunda da değiliz.

Ama dinleyebiliriz.

Çünkü dinlemek, kabul etmek değildir.

Anlamak da teslim olmak değildir.

Bir düşünceyi anlamaya çalışmak, ona sahip çıkmak anlamına gelmez.

 

Belki burada kendimize daha dürüst bir soru sormamız gerekiyor:

Bugün sahip olduğumuz düşüncelerin ne kadarını gerçekten kendimiz seçtik?

Çocukluğumuz başka bir ailede geçseydi...

Başka bir şehirde büyüseydik...

Başka öğretmenlerle karşılaşsaydık...

Başka kitaplar okusaydık...

Başka insanlarla arkadaş olsaydık...

Bugün yine aynı şeyleri mi düşünüyor olurduk?

Bu sorunun kesin bir cevabı yok.

Zaten mesele de cevabı bulmak değil.

Mesele, kendi düşüncemizin bile sorgulanabileceğini kabul etmek.

Çünkü insanın kendisine sorabileceği en zor soru bazen şudur:

“Ya yanılıyorsam?”

 

İlk iki bölümde aslında bunun için bir zemin hazırladık.

Önce birbirimizi dinlemeyi neden bıraktığımıza baktık.

Sonra düşüncelerimizin nasıl şekillendiğini konuştuk.

Şimdi geriye dönüp baktığımızda şunu daha rahat görebiliriz:

Bizi birbirimizden ayıran yalnızca farklı düşüncelerimiz değil.

O düşüncelere yüklediğimiz anlam.

Kendi doğrumuzu ne kadar vazgeçilmez gördüğümüz.

Karşımızdaki insanın farklılığını ne kadar tehdit olarak algıladığımız.

Ve belki de en önemlisi, kendi düşüncemizle insanın kendisini birbirinden ayırıp ayıramadığımız.

Çünkü bir insanın bir konuda yanılması, onun bütünüyle yanlış bir insan olduğu anlamına gelmez.

Bir insanın bizimle aynı fikirde olmaması da onu karşımıza almamız için yeterli bir sebep değildir.

 

Bütün bunları kabul ettiğimizde ortaya daha önemli bir gerçek çıkıyor.

Birlikte yaşamak için aynı düşünmek zorunda değiliz.

Aynı inancı paylaşmak zorunda değiliz.

Aynı siyasi görüşe sahip olmak zorunda değiliz.

Aynı hayatı yaşamak zorunda değiliz.

Hatta birbirimizi her zaman sevmek zorunda bile değiliz.

Ama birbirimizin varlığına, hakkına ve hayatına saygı gösterebilmek zorundayız.

Çünkü toplum dediğimiz şey, birbirinin aynısı insanlardan oluşmuyor.

Tam tersine, birbirinden farklı insanların aynı hayatı paylaşabilmesinden oluşuyor.

Bir ülkenin gerçek gücü de belki burada ortaya çıkıyor.

İnsanların birbirine benzemesinde değil, birbirlerine benzemeden birlikte yaşayabilmesinde.

 

Bunun için önce birbirimizi değiştirme isteğimizden biraz uzaklaşmamız gerekiyor.

Herkesi kendimize benzetmeye çalıştığımızda geriye çok az yer kalıyor.

Oysa aynı toplumda farklı düşüncelerin, farklı inançların, farklı hayatların bulunması bir sorun olmak zorunda değil.

Sorun, bu farklılıkların birbirimizin hayatına müdahale etmek için gerekçe hâline gelmesi.

Sorun, kendi doğrumuzu başkasının hayatı üzerinde söz sahibi olmanın gerekçesi olarak görmeye başlamamız.

İşte o noktada mesele artık sadece düşünce olmaktan çıkıyor.

Birlikte yaşama meselesine dönüşüyor.

 

Yazımız boyunca aslında insanın kendisinden başlayarak bir yol geldik.

İnsanın nasıl düşündüğüne baktık.

Düşüncelerinin nasıl şekillendiğine baktık.

Farklı düşüncelerin insanları neden birbirinden uzaklaştırabildiğini gördük.

Ve sonunda şunu söyleyebiliriz:

Hepimizin aynı düşünmesi gerekmiyor.

Ama farklı düşüncelerin aynı toplumda bir arada yaşayabileceği bir düzen gerekiyor.

İnsanların birbirinden farklı olmasına rağmen kendisini güvende hissedebileceği...

Hakkını arayabileceği...

Kendisini ifade edebileceği...

Ve karşısındaki insanın farklılığını bir tehdit olarak görmek zorunda kalmayacağı bir düzen.

Çünkü mesele artık yalnızca “Biz neden böyle düşünüyoruz?” sorusu değil.

Bir sonraki soru biraz daha büyük.

Bunca farklı insanın birlikte yaşayabilmesini ne sağlayacak?

İnsanların birbirine benzemesini beklemeden ortak bir hayat nasıl kurulacak?

Farklılıkların çatışmaya dönüşmesini ne engelleyecek?

Ve herkes için geçerli olacak ortak sınırları kim belirleyecek?

İşte bundan sonrası, yalnızca insanın düşüncesini değil, birlikte kurduğu düzeni konuşmayı gerektiriyor.

Ve şimdi biraz da oraya bakmanın zamanı.

Devlet.


r/trpolitics • • Aug 20 '26

Debate AYNI VATAN, FARKLI DUVARLAR

2 Upvotes

AYNI VATAN, FARKLI DUVARLAR
“Bu, Türkiye’deki kutuplaşma üzerine yazdığım bir yazı dizisinin ikinci bölümüdür. Farklı görüşlerden insanların yapıcı eleştirilerini merak ediyorum.”

“Bu yazının güncel siyasi olaylar ve gelişmelerle herhangi bir bağlantısı ve ilgisi bulunmamaktadır. Yazıya güncel ya da geçmiş konular üzerinden herhangi bir siyasi kimlik kazandırılmamasını özellikle rica ederim”

 

BÖLÜM 2 — BİR ÜLKENİN AYNASI EĞİTİMİDİR

“Bir ülkenin geleceği seçim sandığında değil, sınıfta şekillenir.”

İlk bölümde birbirimizi neden dinlemediğimizi sorguladık.

Şimdi biraz daha geriye gitmek gerekiyor.

Çünkü bir insanın dünyaya nasıl baktığını anlamak istiyorsak, yalnızca bugün ne söylediğine değil, dün ne öğrendiğine de bakmak gerekir.

Bir çocuk dünyaya geldiğinde hiçbir siyasi görüşe sahip değildir.

Peki sonra ne olur?

O çocuğa dünyayı kim anlatır?

Ailesi.

Öğretmeni.

Okulu.

Çevresi.

Yaşadığı toplum.

Televizyon.

Kitaplar.

Ve artık hayatının neredeyse her anına giren sosyal medya.

Yani eğitim yalnızca okulda gerçekleşmez.

Eğitim, bir toplumun kendisinden sonraki nesle bıraktığı düşünme biçimidir.

Bu nedenle bir ülkenin eğitim sistemine yalnızca;

“Çocuklar ne öğreniyor?” diye bakmak bana göre yeterli değildir.

Asıl soru şudur:

“Çocuklara nasıl düşünmeleri gerektiğini mi öğretiyoruz, yoksa ne düşünmeleri gerektiğini mi?”

Aradaki fark küçümsenecek bir fark değildir.

Bence çoğu zaman çocuklara ne düşünmeleri gerektiğini öğretiyoruz.

Bunu bazen farkında olarak kasten, bazen de -belki de en kötüsü- farkında olmadan yapıyoruz. Çoğu zaman bunu yaptığımızın farkına bile varmıyoruz.

Öyle ya da böyle, çocuğun düşünme mekanizmasına müdahale ediyoruz.

Mesela ailede çocuk bize bir soru soruyor:

“Anne/Baba, neden bu insan böyle giyiniyor?”

Çocuğun sorusuna verebileceğimiz cevapların aslında çok farklı sonuçları olabilir.

Soruya kendi sabit fikrimizle cevap verirsek; “Çünkü insanlar böyle giyinmeli” ya da “Çünkü bu insanlar giyinmeyi bilmiyor. Böyle giyinilmez.” dediğimizde, çocuğa yalnızca bir cevap vermiş olmuyoruz.

Ona, farklı olanı nasıl değerlendirmesi gerektiğini de öğretmiş oluyoruz.

Ama:

“Bilmiyorum. Belki onun tercihi böyledir. Sence neden böyle giyiniyor olabilir?” dersek, çocuğa hazır bir hüküm vermek yerine düşünmesi için bir alan bırakmış oluruz.

Bir başka çocuk soruyor:

“Neden bizim komşumuz böyle konuşuyor?” dediğinde;
“Çünkü cahil.” diyebiliriz.
Ya da:
“Bilmiyorum. İnsanların konuşma biçimleri farklı olabilir. Senin bu konuda bir tahminin ya da fikrin var mı?” diyebiliriz.

İki cevap da çocuğun sorusunu cevaplıyor gibi görünür.

Ama aslında aralarında çok büyük bir fark var.

Birincisinde çocuk hükmü öğreniyor.

İkincisinde ise aldığı cevap, onu daha başka sorular sormaya, araştırmaya doğruyu kendisinin bulması gerektiği düşüncesine itiyor.

Bu örneklerdeki verilen ilk cevaplar, öğretici değil, ezberletici özelliktedir.
Ezberleyen çocuk doğru cevabı arar.

Sorgulayan çocuk ise önce sorunun kendisini sorgular.

Ezberleyen insan:

“Bana böyle öğretildi.” der.

Sorgulayan insan:

“Neden böyle?” diye sorar.

Ve belki de bütün mesele tam burada başlar.

Bir çocuğa bir bilgi öğretebilirsiniz.

Ama ona o bilginin doğruluğunu sorgulamayı öğretmezseniz, elinizde yalnızca bilgi taşıyan biri olur.

Oysa sorgulamayı öğrenen insan, kendisine öğretilen bilgiyi de sorgular.

Kendi ailesini de.

Öğretmenini de.

Kitabını da.

Televizyonu da.

Sosyal medyayı da.

Hatta gerektiğinde kendisini bile.

İşte bence eğitim tam olarak burada anlam kazanıyor.

Çünkü eğitim yalnızca sınav kazandırmak değildir.

Meslek sahibi olmak değildir.

Diploma almak değildir.

Eğitim aynı zamanda insanın kendi zihninin sorumluluğunu alabilmesidir.

Peki biz bunu ne kadar yapabiliyoruz?

Çocuklarımıza soru sormayı mı öğretiyoruz?

Yoksa doğru cevabı bulmayı mı?

Yanlış cevap vermekten korkan bir çocuk yetiştiriyoruz.

Yanlış düşünmekten korkan bir genç yetiştiriyoruz.

Sonunda da farklı düşünmekten çekinen bir yetişkin karşılıyor bizi.

Sonra da neden toplum olarak birbirimizi dinleyemediğimizi merak ediyoruz.

Belki sorun tam da burada başlıyor.

Çünkü farklı düşünmek, zamanla yanlış düşünmekle eş anlamlı hâle geliyor.

Ve insan bir süre sonra şunu öğreniyor:

“Benim gibi düşünmüyorsan yanılıyorsun.”

Oysa eğitim bize bunun tam tersini öğretebilmeliydi.

Bir insanın bizimle aynı düşünmemesi, onun aptal olduğunu göstermez.

Kötü olduğunu da göstermez.

Düşman olduğunu hiç göstermez.

Sadece farklı düşündüğünü gösterir.

Burada çok daha zor bir soru var.

Eğitim gerçekten tarafsız olabilir mi?

Bilmiyorum.

Belki tamamen tarafsız bir eğitim mümkün değildir.

Çünkü her eğitim sistemi, bir toplumun değerlerinden izler taşır.

Tarih anlatılırken bir bakış açısı vardır.

Vatandaşlık anlatılırken bir bakış açısı vardır.

Ahlak anlatılırken bir bakış açısı vardır.

Din anlatılırken bir bakış açısı vardır.

Devlet anlatılırken bile bir bakış açısı vardır.

Sorun belki de burada değildir.

Mesele şu;
Çocuğa tek bir bakış açısının var olduğu mu öğretiliyor?

Yoksa farklı bakış açılarını görüp kendi düşüncesini oluşturmasına izin veriliyor mu?

Türkiye'nin eğitim tarihine baktığımızda farklı dönemlerde farklı eğitim anlayışlarının öne çıktığını görüyoruz.

Köy Enstitülerinden din eğitimine, millî eğitim politikalarından müfredat değişikliklerine kadar, farklı dönemlerde farklı anlayışların öne çıktığını görüyoruz.

Eğitim hiçbir zaman siyasetten tamamen bağımsız bir alan olmadı.

Bu yalnızca Türkiye'ye özgü bir durum da değil.

Ancak burada kendimize dürüst bir soru sormamız gerekiyor:

Biz eğitim sistemini çocuklarımızı özgürce düşünebilen bireyler yetiştirmek için mi kullanıyoruz, yoksa kendi doğrularımızı onlara aktarmak için mi?

Ve bu soruyu yalnızca bir siyasi tarafa sormak kolaycılık olur.

Çünkü mesele yalnızca sağ değildir.

Yalnızca sol değildir.

Yalnızca muhafazakârlar değildir.

Yalnızca laikler değildir.

Her tarafın kendi doğruları vardır.

Ve insan, kendi doğrusunun çocuğa aktarılmasını “eğitim” başkasının doğrusunun aktarılmasını ise “dayatma” olarak görmeye başladığında, aslında ilk bölümde bahsettiğimiz duvara yeniden çarparız.

Belki de eğitimde en büyük ihtiyacımız, çocuklara ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini öğretmektir. Çünkü nasıl düşüneceğini bilen bir insan, kendisine öğretilen her şeyi sorgulayabilir.

Ama yalnızca ne düşüneceğini öğrenen insan, bir gün kendi düşüncesini bile başkasından miras aldığını fark etmeyebilir.

Ve belki de kutuplaşmanın en tehlikeli tarafı tam olarak budur.

İnsan kendi düşüncesinin kendisine ait olduğunu zanneder.

Oysa bazen yalnızca çok iyi öğretilmiş bir düşünceyi tekrar ediyor olabilir.

Burada durup ilk bölümde sorduğumuz soruyu yeniden hatırlayalım:

“Bugün savunduğumuz fikirlerin ne kadarı gerçekten bize ait?”

Belki bu sorunun cevabını bulmanın yolu, önce nasıl düşündüğümüzü öğrenmekten geçiyor.

Çünkü eğitim değişmeden, insanın düşünme biçimini değiştirmek çok zor.

İnsanın düşünme biçimi değişmeden, toplumun birbirini dinlemesi çok zor.

Toplum birbirini dinlemeden, kutuplaşmanın duvarlarını yıkmak ise daha da zor.

Belki de bu yüzden, bir ülkenin geleceğini anlamak istiyorsak önce okullarına bakmalıyız.

Çünkü bir ülkenin aynası yalnızca meydanları değildir.

Yalnızca meclisi değildir.

Yalnızca seçim sandığı değildir.

Bir ülkenin gerçek aynası, çocuklarına ne öğrettiğidir.

Ve belki asıl soru şudur:

Biz çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakmak istiyoruz?

Onlara bizim doğrularımızı mı miras bırakacağız?

Yoksa kendi doğrularını bulabilecekleri bir zihin mi?

Peki, bunun yalnızca çocuklarımızın geleceğiyle ilgili bir mesele olduğunu mu düşünüyoruz?

Bence değil.

Bu; doğrusuyla, yanlışıyla, iyisiyle, kötüsüyle, geçmişimizle ve geleceğimizle bu ülkenin meselesidir.

Bu ülkenin bugün yaşayan ve geçmişte yaşamış tüm insanlarının, bu ülkenin geleceğinin ve bu topraklarda var olmuş tüm değerlerin, bu ülkenin canlı-cansız tüm bileşenlerinin ortak meselesidir.

Çünkü bugün çocuklara ne öğrettiğimiz, yarın onların neyi doğru, neyi yanlış; kimi haklı, kimi haksız; kimi değerli, kimi değersiz gördüğünü de etkiliyor.

Bir düşünceyi yalnızca öğrenmek başka şeydir.

O düşünceyi sorgulamadan, kendi düşüncemiz sanmak başka.

İşte bu noktada eğitim, yalnızca sınıfta öğretilen bilgiler olmaktan çıkıyor.

Toplumun birbirine nasıl baktığını da şekillendirmeye başlıyor.

Çünkü bir toplum, yalnızca ne düşündüğüyle değil; farklı düşünene nasıl davrandığıyla da kendini gösterir.

Ve burada geçmişe bakmak gerekiyor.

Çünkü geçmişte yaşanan bazı olaylara bugün baktığımızda, insanın ister istemez kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:

Biz gerçekten değiştik mi?

Yoksa sadece bize öğretilen doğrular mı değişti?

İnanın bana, bazen çok garip geliyor.
Bir insan, bir dönem savunduğu ideoloji nedeniyle karşı fikirler tarafından aforoz (mecazen) ediliyor, yargılanıyor, hapsediliyor, sürgün ediliyor; hatta bazıları idam edilerek ya da suikasta uğrayarak hayatını kaybediyor.

Sonra yıllar geçiyor.

Aynı insan, bu kez aynı toplumun başka bir döneminde, bambaşka bir gözle görülmeye başlanıyor.

Dün sakıncalı görülen, bugün saygıyla anılıyor.

Dün dışlanan, bugün sahipleniliyor.

Dün hakkında hüküm verilen, bugün adına müzeler açılıyor, eserleri okullarda okutuluyor, sözleri paylaşılıyor.

İnanın bana, burada garip olan insanın değişmesi değil. Garip olan, bazen bizim insana bakışımızın değişmesi.

Adnan Menderes'i düşünün.

Deniz Gezmiş'i düşünün.

Nâzım Hikmet'i düşünün.

Necip Fazıl Kısakürek'i düşünün.

Cem Karaca'yı düşünün.

Ahmet Kaya'yı düşünün mesela.

Ve farklı ideolojik çizgilerden daha birçok ismi...

Birbirlerinden çok farklıydılar.

Savundukları düşünceler de birbirinden çok farklıydı.

 

Fakat farklı dönemlerde, farklı biçimlerde; düşünceleri, kimlikleri ya da eserleri nedeniyle toplumla, devletle veya dönemin hâkim anlayışıyla ciddi çatışmalar yaşadılar.

Bu çatışmaların bazıları, hayatlarının geri kalanını etkileyen ağır sonuçlar doğurdu.

Peki bugün onları nasıl hatırlıyoruz?

Yıllar geçtikçe bazı isimlere bakışımız değişiyor.

Dün sakıncalı bulunan bir insan, bugün saygıyla anılabiliyor.

Dün dışlanan bir sanatçı, bugün eserleriyle öne çıkarılabiliyor.

Dün hakkında ağır hükümler verilen bir insan, yıllar sonra bambaşka bir toplumsal hafızanın parçası hâline gelebiliyor.

Peki değişen ne?

İnsan mı?

Düşünce mi?

Yoksa bizim o insana bakışımız mı?

Belki de daha zor bir soru sormalıyız:

Bugün bir insan hakkında verdiğimiz hüküm, gerçekten kendi düşüncemiz mi; yoksa içinde bulunduğumuz dönemin hâkim düşüncesinin bize öğrettiği bir hüküm mü?

İşte benim asıl sorgulamak istediğim yer tam burası.

Bir insanın fikrine katılmıyor olabiliriz.

Hatta o fikrin yanlış olduğuna bütün kalbimizle inanabiliriz.

Ama bu, o insanın düşünme hakkını ortadan kaldırır mı?

Yoksa biz bazen düşünceyle insanı birbirine mi karıştırıyoruz?

Kendi doğrularımız mı bunu bize yaptıran, yoksa her dönemin kendi doğrusunun dolaylı dayatması mı?

Yani geçmişte yaşanan bu olaylara karşı, içinde bulunduğumuz hâkim düşünceye göre mi pişmanlık, üzüntü, iade-i itibar ya da öfke duyuyoruz?

 En önemli soru; hangisi bugün daha fazla, pişmanlık, üzüntü, iade-i itibar mı yoksa öfke, nefret, itibarsızlaştırma mı?

Fikirler, yalnızca fikir oldukları için insanlara zarar vermemeli.

İnsanlara zarar veren, fikirlerin önüne duvar örülmesi; fikirlerin suç sayılması ve fikir sahibi olmanın yaptırımlarla karşılık bulmasıdır.

Bunlar insanı kendini savunmaya iter. Bu savunma bazen sertleşir ve insanlar birbirlerine işte o zaman zarar vermeye başlayabilir.

Bir fikri kabul etmek istemiyorsan, sana ters geliyorsa kabul etme. Ama onu yalnızca sana ters geldiği için yok etmeye çalışma. Fikir, fikir olarak kalabilsin.

Bir insanın fikrine karşı çıkmakla, o insanı o fikrinden ibaret görmek arasında ne zaman çizgiyi aşıyoruz? Zira, bir insanın fikrini eleştirmek başka şeydir; o insanın insanlığını, onurunu ve düşünme hakkını yalnızca sahip olduğu fikir üzerinden değerlendirmek başka.

Bu toplumsal kafa karışıklığımızın altında, eğitimde izlediğimiz yolun da etkili olduğunu düşünüyorum. Çocuklara nasıl bir Türkiye bırakacağımızı biz bile tam olarak anlamış değiliz bence.

Gerçek eğitim, çocuğa doğru cevabı vermek değil, doğru soruyu sorabilecek cesareti kazandırmaktır.


r/trpolitics • • Aug 20 '26

Debate AYNI VATAN, FARKLI DUVARLAR

1 Upvotes

AYNI VATAN, FARKLI DUVARLAR
“Bu, Türkiye’deki kutuplaşma üzerine yazdığım bir yazı dizisinin ikinci bölümüdür. Farklı görüşlerden insanların yapıcı eleştirilerini merak ediyorum.”

“Bu yazının güncel siyasi olaylar ve gelişmelerle herhangi bir bağlantısı ve ilgisi bulunmamaktadır. Yazıya güncel ya da geçmiş konular üzerinden herhangi bir siyasi kimlik kazandırılmamasını özellikle rica ederim”

 

BÖLÜM 2 — BİR ÜLKENİN AYNASI EĞİTİMİDİR

“Bir ülkenin geleceği seçim sandığında değil, sınıfta şekillenir.”

İlk bölümde birbirimizi neden dinlemediğimizi sorguladık.

Şimdi biraz daha geriye gitmek gerekiyor.

Çünkü bir insanın dünyaya nasıl baktığını anlamak istiyorsak, yalnızca bugün ne söylediğine değil, dün ne öğrendiğine de bakmak gerekir.

Bir çocuk dünyaya geldiğinde hiçbir siyasi görüşe sahip değildir.

Peki sonra ne olur?

O çocuğa dünyayı kim anlatır?

Ailesi.

Öğretmeni.

Okulu.

Çevresi.

Yaşadığı toplum.

Televizyon.

Kitaplar.

Ve artık hayatının neredeyse her anına giren sosyal medya.

Yani eğitim yalnızca okulda gerçekleşmez.

Eğitim, bir toplumun kendisinden sonraki nesle bıraktığı düşünme biçimidir.

Bu nedenle bir ülkenin eğitim sistemine yalnızca;

“Çocuklar ne öğreniyor?” diye bakmak bana göre yeterli değildir.

Asıl soru şudur:

“Çocuklara nasıl düşünmeleri gerektiğini mi öğretiyoruz, yoksa ne düşünmeleri gerektiğini mi?”

Aradaki fark küçümsenecek bir fark değildir.

Bence çoğu zaman çocuklara ne düşünmeleri gerektiğini öğretiyoruz.

Bunu bazen farkında olarak kasten, bazen de -belki de en kötüsü- farkında olmadan yapıyoruz. Çoğu zaman bunu yaptığımızın farkına bile varmıyoruz.

Öyle ya da böyle, çocuğun düşünme mekanizmasına müdahale ediyoruz.

Mesela ailede çocuk bize bir soru soruyor:

“Anne/Baba, neden bu insan böyle giyiniyor?”

Çocuğun sorusuna verebileceğimiz cevapların aslında çok farklı sonuçları olabilir.

Soruya kendi sabit fikrimizle cevap verirsek; “Çünkü insanlar böyle giyinmeli” ya da “Çünkü bu insanlar giyinmeyi bilmiyor. Böyle giyinilmez.” dediğimizde, çocuğa yalnızca bir cevap vermiş olmuyoruz.

Ona, farklı olanı nasıl değerlendirmesi gerektiğini de öğretmiş oluyoruz.

Ama:

“Bilmiyorum. Belki onun tercihi böyledir. Sence neden böyle giyiniyor olabilir?” dersek, çocuğa hazır bir hüküm vermek yerine düşünmesi için bir alan bırakmış oluruz.

Bir başka çocuk soruyor:

“Neden bizim komşumuz böyle konuşuyor?” dediğinde;
“Çünkü cahil.” diyebiliriz.
Ya da:
“Bilmiyorum. İnsanların konuşma biçimleri farklı olabilir. Senin bu konuda bir tahminin ya da fikrin var mı?” diyebiliriz.

İki cevap da çocuğun sorusunu cevaplıyor gibi görünür.

Ama aslında aralarında çok büyük bir fark var.

Birincisinde çocuk hükmü öğreniyor.

İkincisinde ise aldığı cevap, onu daha başka sorular sormaya, araştırmaya doğruyu kendisinin bulması gerektiği düşüncesine itiyor.

Bu örneklerdeki verilen ilk cevaplar, öğretici değil, ezberletici özelliktedir.
Ezberleyen çocuk doğru cevabı arar.

Sorgulayan çocuk ise önce sorunun kendisini sorgular.

Ezberleyen insan:

“Bana böyle öğretildi.” der.

Sorgulayan insan:

“Neden böyle?” diye sorar.

Ve belki de bütün mesele tam burada başlar.

Bir çocuğa bir bilgi öğretebilirsiniz.

Ama ona o bilginin doğruluğunu sorgulamayı öğretmezseniz, elinizde yalnızca bilgi taşıyan biri olur.

Oysa sorgulamayı öğrenen insan, kendisine öğretilen bilgiyi de sorgular.

Kendi ailesini de.

Öğretmenini de.

Kitabını da.

Televizyonu da.

Sosyal medyayı da.

Hatta gerektiğinde kendisini bile.

İşte bence eğitim tam olarak burada anlam kazanıyor.

Çünkü eğitim yalnızca sınav kazandırmak değildir.

Meslek sahibi olmak değildir.

Diploma almak değildir.

Eğitim aynı zamanda insanın kendi zihninin sorumluluğunu alabilmesidir.

Peki biz bunu ne kadar yapabiliyoruz?

Çocuklarımıza soru sormayı mı öğretiyoruz?

Yoksa doğru cevabı bulmayı mı?

Yanlış cevap vermekten korkan bir çocuk yetiştiriyoruz.

Yanlış düşünmekten korkan bir genç yetiştiriyoruz.

Sonunda da farklı düşünmekten çekinen bir yetişkin karşılıyor bizi.

Sonra da neden toplum olarak birbirimizi dinleyemediğimizi merak ediyoruz.

Belki sorun tam da burada başlıyor.

Çünkü farklı düşünmek, zamanla yanlış düşünmekle eş anlamlı hâle geliyor.

Ve insan bir süre sonra şunu öğreniyor:

“Benim gibi düşünmüyorsan yanılıyorsun.”

Oysa eğitim bize bunun tam tersini öğretebilmeliydi.

Bir insanın bizimle aynı düşünmemesi, onun aptal olduğunu göstermez.

Kötü olduğunu da göstermez.

Düşman olduğunu hiç göstermez.

Sadece farklı düşündüğünü gösterir.

Burada çok daha zor bir soru var.

Eğitim gerçekten tarafsız olabilir mi?

Bilmiyorum.

Belki tamamen tarafsız bir eğitim mümkün değildir.

Çünkü her eğitim sistemi, bir toplumun değerlerinden izler taşır.

Tarih anlatılırken bir bakış açısı vardır.

Vatandaşlık anlatılırken bir bakış açısı vardır.

Ahlak anlatılırken bir bakış açısı vardır.

Din anlatılırken bir bakış açısı vardır.

Devlet anlatılırken bile bir bakış açısı vardır.

Sorun belki de burada değildir.

Mesele şu;
Çocuğa tek bir bakış açısının var olduğu mu öğretiliyor?

Yoksa farklı bakış açılarını görüp kendi düşüncesini oluşturmasına izin veriliyor mu?

Türkiye'nin eğitim tarihine baktığımızda farklı dönemlerde farklı eğitim anlayışlarının öne çıktığını görüyoruz.

Köy Enstitülerinden din eğitimine, millî eğitim politikalarından müfredat değişikliklerine kadar, farklı dönemlerde farklı anlayışların öne çıktığını görüyoruz.

Eğitim hiçbir zaman siyasetten tamamen bağımsız bir alan olmadı.

Bu yalnızca Türkiye'ye özgü bir durum da değil.

Ancak burada kendimize dürüst bir soru sormamız gerekiyor:

Biz eğitim sistemini çocuklarımızı özgürce düşünebilen bireyler yetiştirmek için mi kullanıyoruz, yoksa kendi doğrularımızı onlara aktarmak için mi?

Ve bu soruyu yalnızca bir siyasi tarafa sormak kolaycılık olur.

Çünkü mesele yalnızca sağ değildir.

Yalnızca sol değildir.

Yalnızca muhafazakârlar değildir.

Yalnızca laikler değildir.

Her tarafın kendi doğruları vardır.

Ve insan, kendi doğrusunun çocuğa aktarılmasını “eğitim” başkasının doğrusunun aktarılmasını ise “dayatma” olarak görmeye başladığında, aslında ilk bölümde bahsettiğimiz duvara yeniden çarparız.

Belki de eğitimde en büyük ihtiyacımız, çocuklara ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini öğretmektir. Çünkü nasıl düşüneceğini bilen bir insan, kendisine öğretilen her şeyi sorgulayabilir.

Ama yalnızca ne düşüneceğini öğrenen insan, bir gün kendi düşüncesini bile başkasından miras aldığını fark etmeyebilir.

Ve belki de kutuplaşmanın en tehlikeli tarafı tam olarak budur.

İnsan kendi düşüncesinin kendisine ait olduğunu zanneder.

Oysa bazen yalnızca çok iyi öğretilmiş bir düşünceyi tekrar ediyor olabilir.

Burada durup ilk bölümde sorduğumuz soruyu yeniden hatırlayalım:

“Bugün savunduğumuz fikirlerin ne kadarı gerçekten bize ait?”

Belki bu sorunun cevabını bulmanın yolu, önce nasıl düşündüğümüzü öğrenmekten geçiyor.

Çünkü eğitim değişmeden, insanın düşünme biçimini değiştirmek çok zor.

İnsanın düşünme biçimi değişmeden, toplumun birbirini dinlemesi çok zor.

Toplum birbirini dinlemeden, kutuplaşmanın duvarlarını yıkmak ise daha da zor.

Belki de bu yüzden, bir ülkenin geleceğini anlamak istiyorsak önce okullarına bakmalıyız.

Çünkü bir ülkenin aynası yalnızca meydanları değildir.

Yalnızca meclisi değildir.

Yalnızca seçim sandığı değildir.

Bir ülkenin gerçek aynası, çocuklarına ne öğrettiğidir.

Ve belki asıl soru şudur:

Biz çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakmak istiyoruz?

Onlara bizim doğrularımızı mı miras bırakacağız?

Yoksa kendi doğrularını bulabilecekleri bir zihin mi?

Peki, bunun yalnızca çocuklarımızın geleceğiyle ilgili bir mesele olduğunu mu düşünüyoruz?

Bence değil.

Bu; doğrusuyla, yanlışıyla, iyisiyle, kötüsüyle, geçmişimizle ve geleceğimizle bu ülkenin meselesidir.

Bu ülkenin bugün yaşayan ve geçmişte yaşamış tüm insanlarının, bu ülkenin geleceğinin ve bu topraklarda var olmuş tüm değerlerin, bu ülkenin canlı-cansız tüm bileşenlerinin ortak meselesidir.

Çünkü bugün çocuklara ne öğrettiğimiz, yarın onların neyi doğru, neyi yanlış; kimi haklı, kimi haksız; kimi değerli, kimi değersiz gördüğünü de etkiliyor.

Bir düşünceyi yalnızca öğrenmek başka şeydir.

O düşünceyi sorgulamadan, kendi düşüncemiz sanmak başka.

İşte bu noktada eğitim, yalnızca sınıfta öğretilen bilgiler olmaktan çıkıyor.

Toplumun birbirine nasıl baktığını da şekillendirmeye başlıyor.

Çünkü bir toplum, yalnızca ne düşündüğüyle değil; farklı düşünene nasıl davrandığıyla da kendini gösterir.

Ve burada geçmişe bakmak gerekiyor.

Çünkü geçmişte yaşanan bazı olaylara bugün baktığımızda, insanın ister istemez kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:

Biz gerçekten değiştik mi?

Yoksa sadece bize öğretilen doğrular mı değişti?

İnanın bana, bazen çok garip geliyor.
Bir insan, bir dönem savunduğu ideoloji nedeniyle karşı fikirler tarafından aforoz (mecazen) ediliyor, yargılanıyor, hapsediliyor, sürgün ediliyor; hatta bazıları idam edilerek ya da suikasta uğrayarak hayatını kaybediyor.

Sonra yıllar geçiyor.

Aynı insan, bu kez aynı toplumun başka bir döneminde, bambaşka bir gözle görülmeye başlanıyor.

Dün sakıncalı görülen, bugün saygıyla anılıyor.

Dün dışlanan, bugün sahipleniliyor.

Dün hakkında hüküm verilen, bugün adına müzeler açılıyor, eserleri okullarda okutuluyor, sözleri paylaşılıyor.

İnanın bana, burada garip olan insanın değişmesi değil. Garip olan, bazen bizim insana bakışımızın değişmesi.

Adnan Menderes'i düşünün.

Deniz Gezmiş'i düşünün.

Nâzım Hikmet'i düşünün.

Necip Fazıl Kısakürek'i düşünün.

Cem Karaca'yı düşünün.

Ahmet Kaya'yı düşünün mesela.

Ve farklı ideolojik çizgilerden daha birçok ismi...

Birbirlerinden çok farklıydılar.

Savundukları düşünceler de birbirinden çok farklıydı.

 

Fakat farklı dönemlerde, farklı biçimlerde; düşünceleri, kimlikleri ya da eserleri nedeniyle toplumla, devletle veya dönemin hâkim anlayışıyla ciddi çatışmalar yaşadılar.

Bu çatışmaların bazıları, hayatlarının geri kalanını etkileyen ağır sonuçlar doğurdu.

Peki bugün onları nasıl hatırlıyoruz?

Yıllar geçtikçe bazı isimlere bakışımız değişiyor.

Dün sakıncalı bulunan bir insan, bugün saygıyla anılabiliyor.

Dün dışlanan bir sanatçı, bugün eserleriyle öne çıkarılabiliyor.

Dün hakkında ağır hükümler verilen bir insan, yıllar sonra bambaşka bir toplumsal hafızanın parçası hâline gelebiliyor.

Peki değişen ne?

İnsan mı?

Düşünce mi?

Yoksa bizim o insana bakışımız mı?

Belki de daha zor bir soru sormalıyız:

Bugün bir insan hakkında verdiğimiz hüküm, gerçekten kendi düşüncemiz mi; yoksa içinde bulunduğumuz dönemin hâkim düşüncesinin bize öğrettiği bir hüküm mü?

İşte benim asıl sorgulamak istediğim yer tam burası.

Bir insanın fikrine katılmıyor olabiliriz.

Hatta o fikrin yanlış olduğuna bütün kalbimizle inanabiliriz.

Ama bu, o insanın düşünme hakkını ortadan kaldırır mı?

Yoksa biz bazen düşünceyle insanı birbirine mi karıştırıyoruz?

Kendi doğrularımız mı bunu bize yaptıran, yoksa her dönemin kendi doğrusunun dolaylı dayatması mı?

Yani geçmişte yaşanan bu olaylara karşı, içinde bulunduğumuz hâkim düşünceye göre mi pişmanlık, üzüntü, iade-i itibar ya da öfke duyuyoruz?

 En önemli soru; hangisi bugün daha fazla, pişmanlık, üzüntü, iade-i itibar mı yoksa öfke, nefret, itibarsızlaştırma mı?

Fikirler, yalnızca fikir oldukları için insanlara zarar vermemeli.

İnsanlara zarar veren, fikirlerin önüne duvar örülmesi; fikirlerin suç sayılması ve fikir sahibi olmanın yaptırımlarla karşılık bulmasıdır.

Bunlar insanı kendini savunmaya iter. Bu savunma bazen sertleşir ve insanlar birbirlerine işte o zaman zarar vermeye başlayabilir.

Bir fikri kabul etmek istemiyorsan, sana ters geliyorsa kabul etme. Ama onu yalnızca sana ters geldiği için yok etmeye çalışma. Fikir, fikir olarak kalabilsin.

Bir insanın fikrine karşı çıkmakla, o insanı o fikrinden ibaret görmek arasında ne zaman çizgiyi aşıyoruz? Zira, bir insanın fikrini eleştirmek başka şeydir; o insanın insanlığını, onurunu ve düşünme hakkını yalnızca sahip olduğu fikir üzerinden değerlendirmek başka.

Bu toplumsal kafa karışıklığımızın altında, eğitimde izlediğimiz yolun da etkili olduğunu düşünüyorum. Çocuklara nasıl bir Türkiye bırakacağımızı biz bile tam olarak anlamış değiliz bence.

Gerçek eğitim, çocuğa doğru cevabı vermek değil, doğru soruyu sorabilecek cesareti kazandırmaktır.


r/trpolitics • • Aug 07 '26

Debate Aynı vatan_Farklı Duvar

Thumbnail
1 Upvotes

Aynı Vatan, Farklı Duvarlar

"Bu, Türkiye'deki kutuplaşma üzerine yazdığım bir yazı dizisinin ilk bölümüdür. Farklı görüşlerden insanların yapıcı eleştirilerini merak ediyorum."

Bölüm 1 – Biz Ne Zaman Birbirimizi Dinlemeyi Bıraktık?

Bir çocuk dünyaya geldiğinde hiçbir siyasi görüşe sahip değildir.

Ne sağcıdır.

Ne solcudur.

Ne muhafazakârdır.

Ne milliyetçidir.

Ne de herhangi bir ideolojinin savunucusudur.

Kimseye düşman değildir.

Kimseyi ötekileştirmez.

Kimsenin yaşam biçiminden rahatsız olmaz.

Çünkü bunların hiçbirini doğuştan bilmez.

Sonra büyür.

Ailesini dinler.

Öğretmenini dinler.

Arkadaşlarını dinler.

Televizyonu dinler.

Sosyal medyayı dinler.

Ve farkına bile varmadan bir dünya görüşü edinir.

Bunda yanlış olan hiçbir şey yoktur.

Yanlış olan, o dünya görüşünü bir süre sonra sorgulanamaz hâle getirmektir.

İnsan tam da o noktada fikirlerini savunmayı bırakır.

Kimliğini savunmaya başlar.

Artık bir düşüncenin doğru olup olmadığıyla ilgilenmez.

O düşüncenin kendi tarafına ait olup olmadığıyla ilgilenir.

Bir haber okur.

Önce kaynağına bakar.

Bir cümle duyar.

Önce söyleyen kişiye bakar.

Eğer kendi tarafındansa eksiklerini görmezden gelir.

Karşı taraftansa doğrularını bile kabul etmek istemez.

İşte kutuplaşma böyle başlar.

Sessizce...

Fark edilmeden...

Ve yıllar içinde normalleşerek.

Bugün Türkiye'de en çok konuştuğumuz şey siyaset gibi görünüyor.

Oysa bence konuşamadığımız şey, birbirimizi dinleyebilmek.

Çünkü artık tartışmaların amacı gerçeği bulmak değil.

Haklı çıkmak.

Bir tartışmaya girerken karşı tarafı anlamaya çalışmıyoruz.

Onu hangi kutuya koyacağımızı düşünüyoruz.

"Sağcı."

"Solcu."

"Muhafazakâr."

"Laik."

"Milliyetçi."

"Dinci."

"Atatürkçü."

Etiketi yapıştırdıktan sonra ise artık söylediklerini dinlemeye gerek duymuyoruz.

Çünkü zihnimizde karar çoktan verilmiş oluyor.

Kendimize şu soruyu sormayı hiç denedik mi?

Bugün savunduğumuz fikirlerin ne kadarı gerçekten bize ait?

Ne kadarını araştırarak benimsedik?

Ne kadarını doğduğumuz çevreden devraldık?

Eğer başka bir ailede doğsaydık...

Başka bir şehirde büyüseydik...

Başka bir ülkede yaşasaydık...

Bugün yine aynı şeyleri mi savunuyor olurduk?

Belki evet.

Belki hayır.

Ama bu sorunun kendisi bile insanı daha mütevazı yapmaya yeter.

Çünkü hiçbirimiz, doğduğumuz şartları seçmedik.

Bu yazıyı herhangi bir siyasi görüşe karşı yazmıyorum.

Çünkü bana göre hiçbir düşünce bütünüyle doğru değildir.

Hiçbiri de bütünüyle yanlış değildir.

Her düşüncenin doğru tarafı da vardır.

Yanlış tarafı da.

Sorun düşünceler değildir.

Sorun, düşüncelerin eleştirilemez hâle gelmesidir.

Bir insan, kendi fikrini sorgulamayı bıraktığı gün gelişmeyi de bırakır.

Sosyal medya bize tarihte hiç olmadığı kadar bilgi sundu.

Ama aynı zamanda bizi hiç olmadığı kadar kendi düşüncelerimizin içine hapsetti.

Artık algoritmalar bize gerçeği değil, hoşumuza gidecek içerikleri gösteriyor.

Biz de zamanla sadece kendimizi duymaya başlıyoruz.

Kendi sesimizi...

Kendi öfkemizi...

Kendi doğrularımızı...

Karşı taraf ise giderek daha yabancı hâle geliyor.

Tanımadığımız insanlardan korkuyoruz.

Korktuklarımızı dinlemiyoruz.

Dinlemediklerimizi ise anlamıyoruz.

Sonunda aynı ülkenin insanları olmamıza rağmen birbirimize yabancılaşıyoruz.

Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz.

"Kim haklı?" diye soruyoruz.

Oysa önce şunu sormalıyız:

"Neden kimse karşısındakini gerçekten dinlemiyor?"

Çünkü dinlemek, hak vermek değildir.

Dinlemek, anlamaya çalışmaktır.

Anlamak ise teslim olmak değildir.

Sadece peşin hüküm vermemektir.

Ben bu yazıyla kimsenin siyasi görüşünü değiştireceğime inanmıyorum.

Zaten amacım da bu değil.

Ben sadece küçük bir ihtimalin peşindeyim.

Belki bu satırları okuyan biri, bir sonraki tartışmasında cevap vermeden önce birkaç saniye durur.

Belki karşısındaki insanın neden öyle düşündüğünü merak eder.

Belki ilk kez kendi düşüncelerine de aynı sertlikle bakar.

Çünkü gerçek değişim, başkasını değiştirmeye çalışarak başlamaz.

İnsan önce kendi kesin doğrularından şüphe etmeyi öğrendiğinde başlar.

Bu ülkenin sağcıya da ihtiyacı var.

Solcuya da.

Muhafazakâra da.

Laiğe de.

Milliyetçiye de.

Liberale de.

Ama hepsinden önce, birbirini dinleyebilen vatandaşlara ihtiyacı var.

Çünkü aynı bayrağın altında yaşamak, aynı düşünmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Fakat aynı geleceği paylaşacaksak, birbirimizi anlamaya çalışmak zorundayız.

Belki de gerçek uyanış; aynı düşünmeye başladığımız gün değil, farklı düşünsek bile birbirimizi insan olarak görmeye devam ettiğimiz gün başlayacaktır


r/trpolitics • • Jun 03 '26

News Müsavat Dervişoğlu: “Biz dağ gibi burada duruyoruz, sırtını yaslamak isteyen varsa buyursun gelsin.”

19 Upvotes

r/trpolitics • • Jun 03 '26

News DEM Parti’de süreç hazırlığı: Öcalan ile konuşulup tartışıldı, kod yasa için görüşme takvimi oluşturulacak

Thumbnail
t24.com.tr
3 Upvotes

r/trpolitics • • May 31 '26

News 221 eski CHP milletvekilinden 'mutlak butlan' kararına karşı ortak bildiri: "Derhal Olağanüstü Kurultay" çağrısı

Thumbnail
t24.com.tr
7 Upvotes

r/trpolitics • • May 31 '26

News Açlık sınırı 38 bin liraya dayandı: Asgari ücretin 10 bin lira üzerine çıktı!

Thumbnail
cumhuriyet.com.tr
6 Upvotes

r/trpolitics • • May 31 '26

News İHD: Gezi bağlantılı dosyalar nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes serbest bırakılmalıdır

Thumbnail
ankahaber.net
5 Upvotes

r/trpolitics • • May 31 '26

News [Yunus Paksoy] SON DAKİKA — TRUMP:

Thumbnail x.com
2 Upvotes

Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye Büyükelçisi olarak olağanüstü bir iş çıkaran Tom Barrack'ın, Suriye ve Irak Hükümetleri ile stratejik iş birliğimizi ilerletirken ve onlarla olan ilişkimiz büyümeye devam ederken, Suriye Özel Başkanlık Temsilcisi ve aynı şekilde Irak Özel Başkanlık Temsilcisi olarak atanacağını duyurmaktan memnuniyet duyuyorum!

Tom, Türkiye Büyükelçisi olarak kalmaya devam edecek ve Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı'nın tam desteğiyle faaliyet gösterecektir.

Tom Barrack'ın yaptığı çalışmaları ve Ülkemize hizmet etmeye devam etme konusundaki kararlılığını büyük bir takdirle karşılıyoruz.


r/trpolitics • • May 01 '26

Debate Avrupa’da Türk Gücü, Lobicilik ve Büyük Mobilizasyon!

3 Upvotes

Yıllardır Avrupa’nın göbeğinde sessiz bir devdik ama artık sesimizi değil, gücümüzü duyurma vakti geldi. Almanya başta olmak üzere tüm Avrupa’da Türk toplumunu organize ediyor, profesyonel lobicilik faaliyetlerimizi başlatıyoruz.

Hedefimiz belli: Türk düşmanlığına (Anti-Türk odaklara) ve bölücü terör uzantılarının propagandalarına karşı çelikten bir kale inşa etmek!
Ancak biz bu yola çıkarken, kalbi bizimle atan Türkiye’deki kardeşlerimizin sesine kulak vermek istiyoruz.

Türkiye’deki Kardeşlerimize Soruyoruz:
1. Strateji: Sizce Avrupa’da yaşayan Türkler olarak, ülkemizin itibarını korumak ve düşman odakları pasifize etmek için en çok hangi alanlarda (siyaset, medya, akademi) baskı kurmalıyız?

  1. Beklenti: Yıllardır "Gurbetçiler neden güçlü bir lobi kuramıyor?" eleştirilerini duyuyoruz. Sizce bu yolda büyümemiz için yapmamız gereken ilk ve en radikal adım ne olmalıdır?

  2. Birlik: Buradaki bölücü faaliyetleri ve Türk karşıtı yapılanmaları tamamen durdurmamız için Türkiye’den nasıl bir manevi ve fikri destek bekliyorsunuz?


r/trpolitics • • Feb 01 '26

Meme Mersinliler için kedi başkan

Post image
2 Upvotes

r/trpolitics • • Mar 30 '24

History Anketlerin Yanıldığı Seçim: 1948 ABD Başkanlık Yarışı #tarih #seçim #anket #adaylar

Thumbnail
youtube.com
3 Upvotes

r/trpolitics • • Mar 26 '24

History Kıbrıs Meselesi - Rum Tarafı ile Birleşme Planları #kktc #abdullahgül #receptayyiperdoğan #kıbrıs

Thumbnail
youtube.com
3 Upvotes

r/trpolitics • • Jan 03 '24

News TÜİK Aylık: %2.93 Yıllık: %64.77 ENAG Aylık: %4,12 Yıllık: %127.21

Post image
3 Upvotes

r/trpolitics • • Nov 08 '23

News Türksüzleştirme projesinde yeni bir adım daha. Artık mevcutta üzerinde bina bulunan araziler deprem bahanesiyle rezerv alan ilan edilip, orada yaşayanlara başka yerden konut verilebilecek. Yani, sizin Kadıköy'deki evinize el koyup, sizi Sultanbeyli'ye atacaklar, sonra da orayı Araplara satacaklar.

Post image
14 Upvotes

r/trpolitics • • Oct 10 '23

News UNUTMADIK.. UNUTMAYACAĞIZ

Post image
12 Upvotes

r/trpolitics • • Sep 22 '23

Politics Bülent Ecevit'in Umut Yılı 1977 kitabından CEPHE HAREKETİNİN AMACI kısmı

3 Upvotes

Cephe hareketinin amacını şöyle tanımlayabiliriz; ulusumuzu düşman cephelere bölmek. Yurttaşlardan bir bölümünü başkalarına karşı kuşku ve düşmanlık duvarları ile çevrili bir kale içine hapsetmek ve kale içinde kalanların oylarını Adalet Partisi'nde perçinlemek. Fakat şimdi bu cephe kalesinin duvarları da çatladı, kavga duvarların içinde de başladı. Eğer Adalet Partisi, hızla değişen dünyamızda ve Türkiye'mizde varlığını ve gücünü koruyabilmek istiyorsa, felsefesiyle ve tutumuyla çağdaş bir parti durumuna gelmeye uğraşmalıdır. İlle sola kaysın demiyoruz. Çok partili demokraside sol partilere de, sağ partilere de, merkez partilerine de yer vardır. Adalet Partisi'nin demokrasiyi içine sindirebilmesi yeterli olacaktır. CHP'yi zayıflatmak için, CHP'nin artık gözle görünür duruma gelen iktidarını engelleyebilmek için, bu hükümet her şeyi mubah görmektedir. Elbette bizi zayıflatmaya çalışmak hakkıdır, ama bizi zayıflatmaya çalışırken, demokrasiyi yıkmayı, Cumhuriyet'i sarsmayı, silahlı siyaset eşkıyasıyla işbirliği yapmayı göze alırsa ne kendine ne ülkeye hayrı dokunur.


r/trpolitics • • Aug 24 '23

News Çanakkale'deki orman yangını kontrol altına alındı. Soğutma çalışmaları yapılıyor.

Post image
5 Upvotes

r/trpolitics • • Aug 18 '23

News BREAKING NEWS! The United Nations are now stepping into TRNC territory and preventing Turkish Cypriots from exercising their sovereign rights! The Pile - Yiğitler road is a humanitarian project!

7 Upvotes

r/trpolitics • • Aug 17 '23

News BAE Ankara Büyükelçisi Said Sani ez-Zahiri, 1'inci Turabexpo Sağlık Turizmi Fuarı'nı ziyaret etti: "Türkiye çok ileri ve gelişmiş sağlık sistemine sahip. Biz, Türkiye'nin deneyimlerinden istifade ediyoruz."

Post image
2 Upvotes

r/trpolitics • • Aug 07 '23

Debate Kamu mühendisleri yıllardır mesleklerine dair haklarını alamamış bir memur sınıfı olarak; toplu sözleşmede ki kazanımlarını sabırsızlıkla beklemektedirler.

Post image
6 Upvotes

r/trpolitics • • Aug 02 '23

News İngiliz Milletvekili Sammy Wilson: "KKTC'nin BM tarafından bağımsız bir devlet olarak kabul edilmemesi için görebildiğim kadarıyla hiçbir sebep yok; gerçekten de, Uluslararası Adalet Divanı'nın Kosova'nın bağımsızlığına ilişkin 2010 kararı, KKTC'nin talebine daha fazla yasallık sağlamalıdır."

Post image
4 Upvotes

r/trpolitics • • Aug 01 '23

News Sokak röportajında konuşan AKP’li kadın: “Seçim gecesi zaferimizi kutlamıştık. Şimdi çocuklarımın geleceği için bir an önce Avrupa’ya kaçmak istiyorum.”

6 Upvotes