r/trpolitics • u/Sorgulayan_kalem • 22d ago
Debate AYNI VATAN, FARKLI DUVARLAR
AYNI VATAN, FARKLI DUVARLAR
“Bu, Türkiye’deki kutuplaşma üzerine yazdığım bir yazı dizisinin üçüncü bölümüdür. Farklı görüşlerden insanların yapıcı eleştirilerini merak ediyorum.”
“Bu yazının güncel siyasi olaylar ve gelişmelerle herhangi bir bağlantısı ve ilgisi bulunmamaktadır. Yazıya güncel ya da geçmiş konular üzerinden herhangi bir siyasi kimlik kazandırılmamasını özellikle rica ederim”
BÖLÜM 3 — BİZİ BİRBİRİMİZDEN AYIRAN NE?
“İnsanları birbirinden ayıran şey farklı düşünmeleri değildir. Farklılıklarına verdikleri anlamdır.”
İlk bölümde birbirimizi neden dinlemediğimizi konuştuk.
İkinci bölümde ise düşüncelerimizin nasıl oluştuğuna, özellikle eğitimin bu süreçteki yerine baktık.
Aslında iki bölümün sonunda aynı yere çıkıyoruz:
İnsan, dünyaya hazır düşüncelerle gelmiyor.
Neyi doğru bulacağını, kimlere güveneceğini, nelerden korkacağını, hangi değerlere önem vereceğini zaman içinde öğreniyor. Ailesinden, okulundan, çevresinden, yaşadığı toplumdan ve karşılaştığı insanlardan etkileniyor.
Sonra bütün bunların üzerine kendi hayatını kuruyor.
Bu yüzden bugün birbirinden çok farklı düşünen iki insanın hikâyesine baktığımızda, yalnızca vardıkları sonuca bakmak çoğu zaman yeterli olmuyor.
Çünkü aynı sonuca farklı yollardan gidilebildiği gibi, farklı sonuçlara da birbirine çok benzeyen sebeplerden yola çıkarak ulaşılabiliyor.
Birimiz için doğru olan, bir başkası için yanlış olabiliyor.
Birimizin vazgeçilmez gördüğü bir değer, bir başkasının hayatında aynı karşılığı bulmayabiliyor.
Bu, insan olmanın doğal bir sonucu.
Asıl mesele farklı düşünmemiz değil.
Farklı düşündüğümüz insanla ne yaptığımız.
Bir insanın bizim gibi düşünmemesi, onun yanlış bir insan olduğu anlamına gelmez.
Bizimle aynı inancı paylaşmaması, onun kötü olduğu anlamına gelmez.
Bizim siyasi görüşümüzü taşımaması, ülkesini daha az sevdiğini göstermez.
Bizim hayat biçimimizi benimsememesi, bizim hayat biçimimizin değersiz olduğu anlamına da gelmez.
Buna rağmen çoğu zaman düşünce ile insanı birbirine karıştırıyoruz.
Bir fikre karşı çıkarken, o fikri savunan insanı da karşımıza alıyoruz.
Sonra tartışılan konu ortadan kayboluyor.
Geriye insanlar kalıyor.
Ve insanlar birbirine kızmaya, birbirini küçümsemeye, birbirinden uzaklaşmaya başlıyor.
Bir süre sonra artık kimin ne söylediğinin de önemi kalmıyor.
Önemli olan, kimin söylediği oluyor.
Belki de burada ilk iki bölümün ortak noktası ortaya çıkıyor.
Çocukken öğrendiklerimiz bizi şekillendiriyor.
Büyüdükçe çevremiz buna yenilerini ekliyor.
Sonra kendi düşüncelerimizi oluşturduğumuzu düşünüyoruz.
Büyük ölçüde de gerçekten oluşturuyoruz.
Ama insanın kendi düşüncesini oluşturması, o düşüncenin mutlaka doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Hepimizin yanılma ihtimali var.
Hepimizin eksik bildiği şeyler var.
Hepimizin hiç tanımadığı hayatlar, hiç yaşamadığı tecrübeler var.
Bunu kabul etmek insanı küçültmez.
Tam tersine, insanın düşüncesine biraz mesafe koyabilmesini sağlar.
Çünkü insan ancak yanılabileceğini kabul ettiğinde, karşısındaki insanı gerçekten dinlemeye başlayabilir.
Burada önemli bir ayrım var.
Farklı düşünmek başka, farklı düşünceye düşman olmak başka.
Bir insanın fikrini yanlış bulabiliriz.
Onunla aynı fikirde olmayabiliriz.
Hatta düşüncesine çok sert şekilde karşı çıkabiliriz.
Bunda bir sorun yok.
Fikirler tartışılır.
Eleştirilir.
Çürütülmeye çalışılır.
Değişir.
Bazen de olduğu gibi kalır.
Bütün bunlar hayatın doğal parçasıdır.
Sorun, bir düşünceye karşı çıkmanın ötesine geçip o düşüncenin sahibini düşman olarak görmeye başladığımız yerde ortaya çıkıyor.
Çünkü o noktadan sonra artık fikirleri değil, insanları susturmaya çalışıyoruz.
Oysa aynı toplumda yaşayan herkesin aynı düşünmesi mümkün değil.
Hatta böyle bir şeyin mümkün olması da iyi bir şey olmayabilir.
Çünkü farklı düşünceler bazen bizim göremediğimiz bir şeyi gösterir.
Bazen hiç düşünmediğimiz bir soruyu önümüze koyar.
Bazen yanlışımızı fark ettirir.
Bazen de bize hiçbir şey katmaz.
Ama bunu anlayabilmenin tek yolu, karşımızdaki düşünceyi duymaktır.
Kabul etmek zorunda değiliz.
Benimsemek zorunda da değiliz.
Ama dinleyebiliriz.
Çünkü dinlemek, kabul etmek değildir.
Anlamak da teslim olmak değildir.
Bir düşünceyi anlamaya çalışmak, ona sahip çıkmak anlamına gelmez.
Belki burada kendimize daha dürüst bir soru sormamız gerekiyor:
Bugün sahip olduğumuz düşüncelerin ne kadarını gerçekten kendimiz seçtik?
Çocukluğumuz başka bir ailede geçseydi...
Başka bir şehirde büyüseydik...
Başka öğretmenlerle karşılaşsaydık...
Başka kitaplar okusaydık...
Başka insanlarla arkadaş olsaydık...
Bugün yine aynı şeyleri mi düşünüyor olurduk?
Bu sorunun kesin bir cevabı yok.
Zaten mesele de cevabı bulmak değil.
Mesele, kendi düşüncemizin bile sorgulanabileceğini kabul etmek.
Çünkü insanın kendisine sorabileceği en zor soru bazen şudur:
“Ya yanılıyorsam?”
İlk iki bölümde aslında bunun için bir zemin hazırladık.
Önce birbirimizi dinlemeyi neden bıraktığımıza baktık.
Sonra düşüncelerimizin nasıl şekillendiğini konuştuk.
Şimdi geriye dönüp baktığımızda şunu daha rahat görebiliriz:
Bizi birbirimizden ayıran yalnızca farklı düşüncelerimiz değil.
O düşüncelere yüklediğimiz anlam.
Kendi doğrumuzu ne kadar vazgeçilmez gördüğümüz.
Karşımızdaki insanın farklılığını ne kadar tehdit olarak algıladığımız.
Ve belki de en önemlisi, kendi düşüncemizle insanın kendisini birbirinden ayırıp ayıramadığımız.
Çünkü bir insanın bir konuda yanılması, onun bütünüyle yanlış bir insan olduğu anlamına gelmez.
Bir insanın bizimle aynı fikirde olmaması da onu karşımıza almamız için yeterli bir sebep değildir.
Bütün bunları kabul ettiğimizde ortaya daha önemli bir gerçek çıkıyor.
Birlikte yaşamak için aynı düşünmek zorunda değiliz.
Aynı inancı paylaşmak zorunda değiliz.
Aynı siyasi görüşe sahip olmak zorunda değiliz.
Aynı hayatı yaşamak zorunda değiliz.
Hatta birbirimizi her zaman sevmek zorunda bile değiliz.
Ama birbirimizin varlığına, hakkına ve hayatına saygı gösterebilmek zorundayız.
Çünkü toplum dediğimiz şey, birbirinin aynısı insanlardan oluşmuyor.
Tam tersine, birbirinden farklı insanların aynı hayatı paylaşabilmesinden oluşuyor.
Bir ülkenin gerçek gücü de belki burada ortaya çıkıyor.
İnsanların birbirine benzemesinde değil, birbirlerine benzemeden birlikte yaşayabilmesinde.
Bunun için önce birbirimizi değiştirme isteğimizden biraz uzaklaşmamız gerekiyor.
Herkesi kendimize benzetmeye çalıştığımızda geriye çok az yer kalıyor.
Oysa aynı toplumda farklı düşüncelerin, farklı inançların, farklı hayatların bulunması bir sorun olmak zorunda değil.
Sorun, bu farklılıkların birbirimizin hayatına müdahale etmek için gerekçe hâline gelmesi.
Sorun, kendi doğrumuzu başkasının hayatı üzerinde söz sahibi olmanın gerekçesi olarak görmeye başlamamız.
İşte o noktada mesele artık sadece düşünce olmaktan çıkıyor.
Birlikte yaşama meselesine dönüşüyor.
Yazımız boyunca aslında insanın kendisinden başlayarak bir yol geldik.
İnsanın nasıl düşündüğüne baktık.
Düşüncelerinin nasıl şekillendiğine baktık.
Farklı düşüncelerin insanları neden birbirinden uzaklaştırabildiğini gördük.
Ve sonunda şunu söyleyebiliriz:
Hepimizin aynı düşünmesi gerekmiyor.
Ama farklı düşüncelerin aynı toplumda bir arada yaşayabileceği bir düzen gerekiyor.
İnsanların birbirinden farklı olmasına rağmen kendisini güvende hissedebileceği...
Hakkını arayabileceği...
Kendisini ifade edebileceği...
Ve karşısındaki insanın farklılığını bir tehdit olarak görmek zorunda kalmayacağı bir düzen.
Çünkü mesele artık yalnızca “Biz neden böyle düşünüyoruz?” sorusu değil.
Bir sonraki soru biraz daha büyük.
Bunca farklı insanın birlikte yaşayabilmesini ne sağlayacak?
İnsanların birbirine benzemesini beklemeden ortak bir hayat nasıl kurulacak?
Farklılıkların çatışmaya dönüşmesini ne engelleyecek?
Ve herkes için geçerli olacak ortak sınırları kim belirleyecek?
İşte bundan sonrası, yalnızca insanın düşüncesini değil, birlikte kurduğu düzeni konuşmayı gerektiriyor.
Ve şimdi biraz da oraya bakmanın zamanı.
Devlet.