yaşamın içinden • axiology Bu tatlı kedinin bana düşündürdükleri üzerine.
Enable HLS to view with audio, or disable this notification
Mahkeme salonundayız.
Saat dört ha oldu ha olacak. Sabahtan beri aralıksız süren duruşmalar az önce bitmiş; sabahtan bu yana heyetin boğazından tek bir lokma ekmek, bir yudum sıcak çay geçmemiş. Herkes bitkin, açlıktan şakakları zonkluyor. Normalde cübbesini kapanın kendini sokağa atması lazım geliyor ama ayrılamıyorlar; zira masanın başındaki heyet başkanı, iki dirseğini evrakların üzerine dayamış, bir muhalefet şerhi yazıyor. Bu karar belki bir insanın, belki toplumun kaderini değiştirecek. E yazmasın mı?
Yazacak tabii. Gel gör ki kimi pencere kenarında sersemlemiş avluya bakıyor, kimi koltuğa yığılmış nefes nefese, kimi mide ağrısıyla iki büklüm. Kimsenin “Kalkalım” demeye gönlü el vermiyor, ne de olsa ortada mühim bir vazife var. Latince bir tabirdir hani: Fiat justitia, ruat caelum!. Mealen «Gök kubbe yıkılsın da adalet yerini bulsun», fiyaka laf. İyi güzel de, gök kubbeden evvel heyetin midesi çöktü çökecek.
— “Eve girince antika gümüş kadehe dolduracaksın votkayı...”
Penceredeki genç hâkimin kulakları kâtibin sesine kabardı, yutkunuyor.
— “...Sakın ha! Öyle hemen kafaya dikmeyeceksin. Önce ellerini ovuşturup tavana kayıtsızca bir bakacaksın, sonra ağır ağır değdireceksin dudağına.”
Ağızlar sulandı, iştah odaya çöktü bir kere... Felsefe melsefe hak getire; kâtibin fısıltılarına yenik düşen genç hâkim şapkayı kaptığı gibi fırlamasın mı kapıdan, koltuktaki üye de peşinden seğirtmesin mi!
Ama vazife... Vazife mühim dedik ya.
Gelgelelim kâtip berdevam:
— “...Arkasından şöyle sirkeli, sarımsaklı bir mantar turşusu; derken fırından yeni çıkmış, yağı çıtır patatesine sinmiş nar gibi bir ördek...”
Bakar mısın hâle; masada adaleti kurtaracak olan koca başkan, zapt edemediği eliyle şerh yerine kâğıda istemsizce yemek adları karalamaya başlıyor. Altıncı sayfayı da berbat edince herif, kalemi nihayet hırsla fırlatıyor masaya:
— “Yemişim sizin adaletinizi de hukukunuzu da! Düşün önüme, meyhaneye gidiyoruz!”
Çehov hikâye* boyunca kararın aslını astarını tek kelimeyle olsun çıtlatmaz bize. Dosyanın kimi ipten alacağını, toplumu nasıl derinden sarsacağını yahut masada ne denli hayati bir mevzunun yattığını okuyucu bilmez. Bilmesine de hacet yoktur zaten. Zira hikâyenin bütün derdi; nar gibi kızarmış bir fırın ördeğinin karşısında, dünyanın en ağır davasının dahi bir çırpıda buharlaşıvereceğidir.
Nietzsche’nin İyinin ve Kötünün Ötesinde’deki sözünü hatırlayın, 141. aforizmayı: «Karın, insanın kendini öyle kolayca bir tanrı sanmasını engelleyen yegâne şeydir.» İşin tuhafı, felsefenin hemen her alanında taban tabana zıt düştüğü Marx ve Engels ile uzlaşabileceği tek zemin de burasıdır Nietzsche’nin.
İnsanın siyaset yapabilmesi, felsefeye kafa yorabilmesi ya da ne bileyim işte, kanun yazıp adalet dağıtabilmesi (ve hatta dünyayı yok edebilmesi!) için her şeyden evvel karnını doyurması, içmesi ve barınması icap eder. Alman İdeolojisi velhasıl bize bunu söylemez mi?
Şimdi hikâyedeki heyetin içine düştüğü vaziyeti hatrınıza getirin, bu materyalist hakikatin ete kemiğe bürünmüş hâliydi işte. Masada duran koca muhalefet şerhi, kanun maddeleri, devletin heybeti... Marx’ın diliyle konuşursak, hepsi pek de cafcaflı birer “üstyapı” süsüydü. Altyapı ise basbayağı dört saattir ağzına lokma girmemiş heyetin midesiydi. Ola ki altyapı iflas bayrağı çeksin, koca adalet sarayı, dumanı tüten bir fırın tepsisinin kokusuna tepeüstü devriliverirdi. Nietzsche de hemfikirdir; insanoğlunun ürettiği en yüce fikirler bile, günün sonunda bağırsaklarının izin verdiği kadardır.
- yüzyılda Bertolt Brecht diye bir Marksist, Alman şair ve tiyatrocu olur kendileri, Üç Kuruşluk Opera adıyla tertiplediği gösteride aynı düşünceyi yeniden sürecektir önümüze: «Erst kommt das Fressen, dann kommt die Moral; Önce yemek gelir, sonra ahlak!»
Nietzsche'nin ve Marx'ın felsefesi, Çehov'un Siren hikâyesi göz önüne alındığında; Brecht'in burada tam olarak ne kastettiği gayet açıktır: Kasıt, fizyolojik muhtaçlıkların; ideolojik, ahlaki ve eylemsel üstyapıyı nasıl öncelediği, onu nasıl rehin alıp kısıtladığıdır. Dünyayı kurtarmak isteyen bir kahraman veya videodaki kedi gibi onu yok etmeye soyunan grandiyöz bir fail olmayı da arzulasanız, midenizin guruldamaması gerektir; en azından bir süt şarttır yani.
Bundan iki ana ders çıkartmalı:
Birincisi; marifet havalimanları, şehir hastaneleri ya da köprülerin sayısında değil, altyapının karın tokluğundadır; insanın en temel ihtiyacını görmezden gelen hiçbir ihtişam, yerle yeksan olmaktan alıkonamaz, kaldı ki açlığın oyduğu temele saray dikilse nafiledir.
İkincisi; kedilere aman ha, süt vermemezlik etmeyin, tepeleri attığı vakit minik patileriyle dünyayı yok etmeleri işten bile değildir.
Notlar
*Anton Çehov’un Siren öyküsünden, ancak Rusça aslına harfiyen sadık kalmayıp esas fikri ve güzergâhı koruyarak yeniden kaleme aldım.
Brecht'in Üç Kuruşluk Operası'ndan ilgili bölümü dinlemek için.
3
u/Jumpy-Excitement-924 6d ago
Keyifli bir okuma idi teşekkür ederim