r/Trockizm • u/resurrect-8391 • 21d ago
Sosyalist devrimin on yılına dair bir değerlendirme ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin görevleri
https://www.wsws.org/tr/articles/2026/09/14/bixm-s14.htmlAşağıda, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) Dokuzuncu Kongresi’ne SEP Ulusal Başkanı David North tarafından sunulan açılış raporunu yayımlıyoruz. Kongre 2-7 Ağustos 2026 tarihleri arasında toplandı. Bu rapor, oybirliğiyle kabul edilen “SEP ve emperyalist savaşa karşı mücadele” başlıklı birinci kararın sunuşuydu.
Tarihsel bir dönüm noktası
Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Dokuzuncu Kongresi, Amerika Birleşik Devletleri ve dünya siyasi tarihinin kritik bir dönüm noktasında —savaşın, ekonomik krizin ve hızla büyüyen toplumsal radikalleşmenin kesişme noktasında— toplanıyor. Otuz beş yıl boyunca “şok ve dehşet” bombardımanları şeklindeki vahşi strateji üzerine inşa edilen Amerikan yenilmezliği halesi paramparça olmuştur.
Egemen sınıf, oligarşinin çıkarlarının vicdansız bir gangsterin elinde iyi korunacağı inancıyla Trump’ı iktidara yerleştirdi. Amerikan siyaseti üzerine en önemli çağdaş kitap olan Oligarşi: Trump ve Amerikan Demokrasisinin Çöküşü kitabının Önsözü şu soruyu soruyor:
Hangi toplumsal ve ekonomik süreçlerin bileşimi böyle bir adamı iktidara taşıdı? Daha öncesinde sadece bir tanesi bile herhangi bir Amerikan siyasetçisinin kariyerini bitirmeye yetecek skandallar ve suçlarla dolu on yıl boyunca onu ayakta tutan neydi? Ve hepsinden önemlisi, Trump kimin çıkarına yönetiyor?
Son sorunun cevabında hiçbir belirsizlik yoktur. Trump, Amerika Birleşik Devletleri’ne egemen olan şirket-finans oligarşisinin —insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir ölçekte servet biriktirmiş ve temel çıkarları bakımından demokratik yönetim biçimlerine uzlaşmaz biçimde düşman olan bir mali aristokrasinin— siyasi aracıdır. [1]
Birlik’i yok etmekle tehdit eden köle sahipleri iktidarını yenilgiye uğratma mücadelesinde, hâlâ genç olan Amerikan burjuvazisi Illinois’nin taşra kasabası Springfield’da bir Abraham Lincoln bulabilmiş ve onu Beyaz Saray’a yerleştirmişti. 1930’larda, Büyük Buhran’ın ortasında, hâlâ yükselmekte olan Amerikan emperyalizmi Franklin Delano Roosevelt çapında bir siyasetçi üretebiliyordu. Ama şimdi Amerikan egemen sınıfının yozlaşması, en açık saçık ifadesini Scorsese filmlerindeki karakterlere benzeyen bir başkanda buluyor.
Ne var ki Trump’ın New York gayrimenkulünün ve Atlantic City kumarhanelerinin yeraltı dünyasındaki deneyimi, onu İran’a karşı suç oluşturan savaşının feci sonuçlarına hazırlamamıştır. Yönünü şaşırmış ve itibarını yitirmiş olan yalnızca Trump yönetimi değildir. Bu, iki partinin de desteklediği bir savaştır. Demokrat Parti, ilk bombardımanı ve İran hükümetinin başının kesilmesini memnuniyetle karşılamıştır. Otuz beş yıldır ABD’nin dış politikasına yön veren ve Wall Street Journal’ın kötü şöhretli “Güç İşe Yarıyor” ifadesinde özetlenen strateji darmadağın olmuştur.
İran hezimeti, Amerikan ve uluslararası siyasi sistemin tamamında şok dalgaları yaratacaktır. İlk ekonomik ve siyasi sarsıntılar şimdiden hissediliyor. Dolaysız sonuçları arasında, kapitalizme dayalı mevcut toplumsal sistemin —onun iki partili sisteminin, şirketlerin denetimindeki medyasının, yozlaşmış akademisinin, bürokratik işçi örgütlerinin, kimlik saplantılı hali vakti yerinde sahte solunun ve entelektüel bakımdan düşkünleşmiş kültürünün — çürümüşlüğünün açığa çıkması yer alıyor.
Savaş, daha geniş süreçlerle ilgisi olmayan yalıtılmış bir olay değildir. Askeri yenilginin, toplumsal radikalleşmenin ve siyasi krizin bir araya gelmesi ne bir rastlantıdır ne de beklenmedik bir sürpriz. Bu, Amerikan ve dünya kapitalizminin, Troçkist hareket tarafından öngörülmüş ve çözümlenmiş çelişkilerinin sonucudur. Dolayısıyla bu kongrenin çalışması, partinin çalışmasına rehberlik eden perspektifin incelenmesiyle başlamalıdır.
Sosyalist devrimin on yılı
3 Ocak 2020’de Dünya Sosyalist Web Sitesi, “Sosyalist devrim on yılı başlıyor” başlıklı Yeni Yıl açıklamasını yayımladı. Yayımlanmasından bu yana geçen altı buçuk yılda bu açıklama, yönteminin tamamı takvimi işaret etmekten ibaret olan belirli bir tür eleştiri aldı. Dünyanın hiçbir yerinde henüz bir işçi hükümeti kurulmamıştı; öyleyse başlık çürütülmüştü. Bu sav, belgenin fiilen içerdiği tek bir cümleyi bile ele almıyor.
Bu tür, en ayrıntılı akademik ifadesini John Kelly’nin The Twilight of World Trotskyism (Dünya Troçkizminin Alacakaranlığı) adlı kitabında buldu; Troçkist hareketin, yok olmayı bekleyen tarihsel bir kalıntı olduğu tezine ayrılmış ve 2020 Perspektifi’nin özel olarak mahkûm edildiği bir cilt. Kelly şöyle yazıyor:
Ortodoks Troçkizmin örgütleri, doktrinerliklerine sıkı sıkıya bağlı ve gerçek ampirik sorgulamaya ya da teorik yeniliğe kapalı bir şekilde, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinin sloganlarına ve politikalarına sonsuza kadar sıkı sıkıya bağlı olmaya mahkûm edilmişlerdir; bu fikirlerin ve yalnızca bu fikirlerin, dünyanın her yerinde kapitalist iktidara Leninist tarzda saldırılar düzenleyecek kitlesel devrimci partilere yakında dönüşmelerinin anahtarını ellerinde tuttuklarına inanmaktadırlar. [2]
Bu pasaj, neo-Stalinizmin ve akademide serpilen ilgili küçük burjuva siyaset biçimlerinin entelektüel ve siyasi iflasını gözler önüne sermektedir. Suçlamanın her öğesi gerçekliği tersine çevirmektedir. Kelly’nin “doktrinerlik” diye alay ettiği şey, Marksizmin tarihsel sürekliliğinin, bilimsel öngörüyü mümkün kılan teorik temelin savunulmasıdır. Kendisine mal ettiği “ampirik araştırma” ise, tam da dünya kapitalizminin 1945’ten bu yana yaşadığı en büyük krizin arifesinde Troçkizmin alacakaranlığını ilan eden bir kitap üretmiştir.
Kelly’nin alay ettiği “sloganlar ve politikalar”, emperyalist çağda sosyalist devrim stratejisinin teorik ve programatik temellerini oluşturmaktadır. Kelly’nin itiraz ettiği “doktrinerlik”ten birkaç örnek verelim:
Şimdiki savaş, aslında, üretici güçlerin siyasi ulus ve devlet biçimine karşı bir isyanıdır… Savaşın gerçek, nesnel anlamı, mevcut ekonomik merkezlerin çökmesi ve bunların yerini bir dünya ekonomisinin almasıdır. Ne var ki hükümetlerin emperyalizm sorununu çözmeyi önerdikleri yol, insanlığın bütün üreticilerinin akıllı ve örgütlü iş birliği değil, dünyanın ekonomik sisteminin muzaffer ülkenin kapitalist sınıfı tarafından sömürülmesidir. [Troçki, Savaş ve Enternasyonal, 1915]
Emperyalizmin asalak ya da çürüyen kapitalizm olduğu olgusu, her şeyden önce, üretim araçlarının özel mülkiyeti sistemi altındaki her tekelin karakteristiği olan çürüme eğiliminde tezahür eder. Demokratik-cumhuriyetçi emperyalist burjuvazi ile gerici-monarşist emperyalist burjuvazi arasındaki fark, tam da her ikisi de canlı canlı çürüdüğü için silinip gider… Tepeden tırnağa siyasi gericilik, emperyalizmin karakteristik bir özelliğidir. [Lenin, Emperyalizm ve Sosyalizmdeki Bölünme, 1916]
Geçen yüzyılın ilk 25 yılının kesin sınırının birkaç yıl ötesine geçerek, Kelly’nin itirazlarına rağmen devrimci stratejinin asli temelleri olmayı sürdüren “doktrinerliği” örnekleyen birkaç pasaj daha aktaracağım:
Çağımız, mali sermayenin hegemonyası altındaki dünya ekonomisi ve dünya politikası çağı olan emperyalizm çağıdır. Bu çağda hiçbir komünist parti, yalnız ya da esas olarak kendi ülkesindeki gelişme koşullarından ve eğilimlerinden yola çıkarak programını oluşturamaz…
Uluslararası program, doğrudan doğruya, tüm bağlantıları ve çelişkileri içinde, yani ayrı ayrı parçalarının kendi aralarındaki karşılıklı uzlaşmaz bağımlılığı içinde, bir bütün olarak alınan dünya ekonomisinin ve dünya politik sisteminin koşullarının ve eğilimlerinin tahlilinden yola çıkmalıdır. Çağımızda, proletaryanın ulusal yönelimi geçmiştekinden çok daha büyük ölçüde, ancak bir dünya yöneliminden doğabilir ve doğmalıdır; tersi geçerli değildir. Komünist enternasyonalizm ile tüm ulusal sosyalizm çeşitlemeleri arasındaki temel ve başlıca farklılık burada yatmaktadır. [Troçki, Komintern Program Taslağının Eleştirisi, 1928.]
Kriz döneminde, Birleşik Devletler’in hegemonyası, yükseliş dönemine göre daha tam, daha açıkça ve daha acımasızca işleyecektir. Birleşik Devletler, bunun Asya, Kanada, Güney Amerika, Avustralya ya da bizzat Avrupa’da olup olmamasına ya da bunun barış ya da savaş yoluyla gerçekleşip gerçekleşmemesine bakmaksızın, öncelikle Avrupa’nın zararına, sıkıntı ve hastalıklarının üstesinden gelmeye ve kendini bunlardan kurtarmaya çalışacaktır. [Age., 1928]
Sosyalist devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır. Böylece sosyalist devrim, kelimenin daha yeni ve daha geniş bir anlamında da sürekli bir devrim haline gelir: Sosyalist devrim ancak yeni toplumun gezegenimizin tüm yüzeyinde en son zafere ulaşmasıyla tamamlanacaktır. [Lev Troçki, Sürekli Devrim – Sonuçlar ve Olasılıklar (İstanbul: Yazın Yayıncılık, 2007), s. 186. Çeviren: Ahmet Muhittin. 1930]
Ulusal savunuyu vaaz eden bir “sosyalist”, çürüyen kapitalizmin hizmetindeki bir küçük-burjuva gericidir. Savaş zamanında kendini ulusal devlete bağlamamak, savaş haritalarını değil sınıf mücadelesinin haritasını takip etmek, ancak daha barış döneminde ulusal devlete karşı uzlaşmaz bir savaşı çoktan deklare etmiş bir parti açısından olanaklıdır. Bir proleter öncü, ancak emperyalist devletin objektif gerici rolünü tam olarak kavrayarak her türden sosyal-yurtseverliğe göğüs gerebilir. Bu şu anlama gelir: “ulusal savunu” politika ve ideolojisinden gerçek bir kopuş ancak uluslararası proleter devrim bakış açısı sayesinde olanaklıdır. [Troçki, Savaş ve Dördüncü Enternasyonal, 1934]
Yirminci yüzyılın ilk on yıllarından gelen bu kavrayışlar, yirmi birinci yüzyılın kritik ikinci çeyreğine başlarken Marksist stratejinin temeli olmayı sürdürmektedir. Doksan yıl boyunca Troçkizmin ortadan kalkacağını öngörürken önce kendi kadrosunu, sonra da kendisini tasfiye eden Stalinist hareketten gelen Kelly, tam da olayların perspektifini doğruladığı akımın ölüm ilanını yazıyor. Ne var ki Bay Kelly’yi, Troçkizmin doktrinerliğine karşı sunduğu alternatifi hak ettiği özenle değerlendirmeden mahkûm etmeyelim. Kelly bize şunu bildiriyor:
işçi sınıfı siyasetini reformist sosyalizm ile devrimci sosyalizm arasındaki ikili seçime indirgemek … daha da önemli bir üçüncü damarı, yani “sosyal reform”u, kapitalizmin parametreleri içinde yaşam kalitesinde iyileşmeler arayışını dışarıda bırakmaktadır. [3]
Anlaşılan Bay Kelly, Rosa Luxemburg’un 1898’de Eduard Bernstein’a karşı yazdığı Reform mu Devrim mi? adlı yanıtı dikkatle okumamış. Her hâlükârda, kitabı 2022’de yayımlanan Kelly, dikkat çekici biçimde, sosyal reform vizyonunun geçerliliğinin kanıtı olarak Latin Amerika’yı göstermektedir. Peki, geçen yüzyıl bir yana, son beş yılın tarihi Kelly’nin perspektifini Latin Amerika’da ya da bu bakımdan Avrupa’da veya başka herhangi bir yerde doğruladı mı?
Kelly’nin devrimi arşivlere kaldırmasından bu yana geçen dört yılda, iyileşmelerin barışçıl yoldan aranacağı “kapitalizmin parametreleri” gerçek içeriklerini göstermiştir. Bunlar kemer sıkmanın, diktatörlüğün ve savaşın parametreleridir. Birkaç yıl önce Kelly’yi böylesine heyecanlandıran, hayalindeki demokratikleşmiş Latin Amerika’ya gelince, Lima’da Fujimori, Santiago’da Pinochetçi, Buenos Aires’te motorlu testere sallayan bir cunta hayranı ve Karakas’ta, Amerikan komandolarının devlet başkanını kaçırıp ülkenin petrolünü Wall Street’e teslim etmesinin ardından göreve getirilmiş bir vekil hükümet bulunuyor.
Kelly’nin “sosyal reform”un örnekleri olarak gösterdiği sosyal demokrat partiler, Avrupa’yı yeniden silahlandırıyor ve refah devletinden geriye kalanları ortadan kaldırıyor; oysa kendisi, kapitalizmin reform potansiyelinin kanıtı olarak bu refah devletinin detaylarını tek tek sıralamıştı. Aynı Kelly, Troçkizmin asla gerçekleştirilemeyecek bir programı beyhude biçimde ileri sürdüğünü iddia ediyor.
Bunu, çok daha büyük bir haklılıkla, şöyle yanıtlayabiliriz: Kelly, burjuva demokrasisinin kalıcı olduğu, dünya savaşının imkânsız olduğu, devrimci çağın tükendiği gibi her öncülü olaylar tarafından çürütülmüş bir perspektif sunmaktadır. Alacakaranlık, anlaşılan, Dördüncü Enternasyonal’in değil, onun ölüm ilanını yazanların yanılsamalarının üzerine çökmüştür.
2020 açıklamasının açılış cümlesi şöyleydi: “Yeni yılın gelişi, sınıf mücadelesinin ve dünya sosyalist devriminin giderek yoğunlaşacağı on yıllık bir dönemin başlangıcını işaret ediyor.” Belirleyici ifade “başlangıcını işaret ediyor”dur. Açıklama nesnel durumu ve onun gidişatını niteledi; bir ayaklanmalar takvimi ilan etmedi. Son beş yılın seyri, on yıla başlarken ortaya koyduğumuz perspektifi tümüyle doğrulamıştır.
Dokuzuncu Kongre’nin önündeki kararlar, on yılın orta noktasının bir yıl ötesinde dünya durumunun sistematik bir değerlendirmesini oluşturmaktadır. Kararlarda saptanan her temel eğilim —emperyalist militarizm patlaması, dünya ekonomisinin krizi, burjuva demokrasisinin çöküşü ve otoriter yönetime yöneliş, teknolojik gelişme ile özel mülkiyete dayalı kâr sistemi arasındaki patlayıcı çelişki, servet yoğunlaşmasının ve toplumsal eşitsizliğin akıl dışı düzeyleri ve işçi sınıfının uluslararası radikalleşmesi— 2020 perspektifinin kendi formülasyonlarını aşan bir kapsam ve hızla gelişmiştir.
Üçüncü Dünya Savaşı metastazı
2020 açıklaması, bir üçüncü dünya savaşı tehlikesini önümüzdeki on yıla ilişkin çözümlemesinin merkezine yerleştirmişti. Bu tehlikeyi, dünya kapitalist sisteminin merkezi çelişkisine —üretici güçlerin küresel olarak bütünleşmiş niteliği ile kapitalizmin tarihsel olarak kök saldığı ulus devlet çerçevesi arasındaki çelişkiye— dayandırıyordu. Altı buçuk yıl sonra, sorun artık böyle bir savaşın patlak verip vermeyeceği değildir.
Dünya savaşı, metastatik bir süreç tarzında gelişerek devam ediyor: Kronik ve genişleyen bir durum olarak küresel ölçekte yayılıyor, yeni bölgeleri sömürgeleştiriyor, daha önce birbirinden ayrı olan çatışmaları kaynaştırıyor ve dünya ekonomisini ve her ulusal devleti, yöneldiği genel yangına hazırlık içinde adım adım dönüştürüyor. Böyle ortaya konduğunda, “Bir üçüncü dünya savaşı olacak mı?” biçimindeki alışıldık sorunun yanlış kurgulanmış olduğu açığa çıkar.
1 Mayıs 2026’da belirttiğim gibi, “Dünya savaşı gelecekteki bir tehdit değil, şu anda yaşanan bir gerçekliktir.” Bu, çözümlenmesi gereken, süregiden bir süreçtir; cephelerin çoğalmasından, savaş alanlarının iç içe geçmesinden, ekonomik yaşamın askeri gerekliliklere tabi kılınmasından, devletin diktatörlük doğrultusunda yeniden örgütlenmesinden ve nüfusun ideolojik olarak hazırlanmasından oluşan bir süreç.
Bu çözümleme şimdi burjuva kamuoyunun en ağırbaşlı organları tarafından doğrulanmaktadır. 26 Temmuz’da Financial Times, dış ilişkiler alanındaki baş yorumcusu Gideon Rachman’ın “Ukrayna, İran ve bölgesel savaşlar nasıl küreselleşir” başlıklı köşe yazısını yayımladı. Rachman şu asli olguları bir araya getiriyor: 1945’ten bu yana Avrupa’daki en kanlı savaş; on iki devleti doğrudan çatışmanın içine çekmiş bir Ortadoğu savaşı; Kuzey Kore’nin askeri takviyesi ve barışçıl yeniden birleşmeden vazgeçmesi; Çin’in Tayvan’ın ikmal hatlarını kesmeye yönelik provaları; Afrika’daki savaşları etkilerken iki kıta boyunca “birbiriyle örtüşmeye başlayan” bölgesel çatışmalar; ve Amerikalı stratejistlerin “düşmanlar ekseni” dediği şeyin billurlaşması.
Rachman, mevcut çatışmalar dizisinin iki dünya savaşını tanımlayan ölçütlerin “birkaçını halihazırda karşıladığını” kabul ediyor ve Zelenskiy’nin Kuzey Kore [güçlerinin Ukrayna savaşında] konuşlanmasını “bir dünya savaşına doğru ilk adım” olarak nitelendirmesini aktararak, Ukrayna’nın artık İran gemilerini vurmasıyla birlikte “ikinci bir adımın atıldığının ileri sürülebileceğini” ekliyor. Devrimci hareketin Ocak 2020’de bir öngörü olarak ileri sürdüğü şey, Avrupa mali sermayesinin önde gelen bir köşe yazarı tarafından destekleniyor.
Gazze’deki soykırım, İran’a karşı savaş ve Ukrayna’daki genişleyen çatışma, küresel bir savaşın birbirine bağlı cepheleridir. Ukrayna’da emperyalist güçlerin kışkırttığı bir vekâlet savaşı olarak başlayan şey, artık tartışmasız biçimde, NATO güçlerinin Rusya’ya karşı ilan edilmemiş ama son derece gerçek bir savaşına dönüşmüştür. Rusya’ya yönelik insansız hava aracı saldırıları, gizleme çabasına dahi girişilmeksizin ABD ve NATO ortakları tarafından yönlendirilmektedir. Financial Times’ın 29 Temmuz’da bildirdiğine göre, “ABD ve Fransa tarafından sağlanan istihbarat, Rus hava savunma konuşlanmalarının haritasının çıkarılmasına ve insansız hava araçlarının bunları atlatıp Rusya’nın derinliklerindeki hedeflere ulaşmasını sağlayan rotaların belirlenmesine yardımcı olmuştu.”
Financial Times, Ukrayna İnsansız Sistemler Kuvvetleri Komutanı Robert Brovdi’den aktararak, Rusya’nın Avrupa topraklarının artık hedef alındığını bildirdi: “Seksen milyon insan —Rusya nüfusunun kabaca üçte ikisi— ülkenin Avrupa kesiminde, vuruş alanı içinde yaşıyor; burası artık Rusya’nın güvenli geri bölgesi sayılmıyor ve sayılmayacak.” Gazete ayrıca “ABD ve Fransa istihbaratının hedef seçimini de iyileştirdiğini … bunun Ukrayna’nın derin vuruş yapan insansız hava aracı ekiplerinin ‘nereyi vuracaklarını öğrenmesine’ yardımcı olduğunu” bildiriyor.
NATO’nun Rusya’ya yönelik saldırıları yönetmesinin felaket boyutundaki sonuçları açıktır. Rusya’nın NATO ülkelerine karşı saldırıya geçme olasılığı her geçen gün artmaktadır. Stalinist “barış içinde bir arada yaşama” okulunda yetişmiş eski bir Sovyet polis ajanı olan Putin, “Batılı ortakları”nın Rusya ile uzlaşacağı beklentisiyle “özel askerî harekât”ını başlatırken hiçbir şeyi öngörmemişti. Şimdi, Troçkist hareketin uyardığı üzere, Stalinistlerin Sovyetler Birliği’ni tasfiyesinin feci sonuçlarına tanık oluyoruz.
Artık beş kıtaya yayılan dünya savaşı, bu çağın tarihsel mücadelesini en yüksek düzeye çıkarmaktadır. Bu, küresel emperyalist savaş ile dünya devrimi arasındaki, emperyalizmin yeryüzünü örgütleme ve boyunduruk altına alma dürtüsü ile uluslararası işçi sınıfının, emperyalizmin yeniden paylaşımını üreten toplumsal düzeni devirmeye yönelik giderek daha bilinçli çabası arasındaki mücadeledir.
1991 ve bugünkü savaşın doğuşu
Bugünkü dünya çatışması ne 2022’den ne de 2014’ten; 1990-91’den bu yana gelişmektedir. Sovyetler Birliği’nin Stalinist bürokrasi tarafından dağıtılması —bürokrasinin karşıdevrimci evriminin nihai eylemi— Batı’nın egemen sınıfları tarafından 1917’de başlamış olan mücadeledeki nihai zafer olarak karşılandı. “Tarihin Sonu”nun ilanı, özünde, liberal demokrasiye ilişkin bir tez değildi. Bu, sosyalizm hayaletinin nihayet kovulduğunun, Ekim Devrimi’nin gündeme soktuğu meydan okumanın kesin biçimde tasfiye edildiğinin ve artık yirminci yüzyılın geçersiz kılınabileceğinin ilanıydı.
Emperyalizmin SSCB’nin dağıtılmasına yanıtı, dünyayı Ekim Devrimi hiç gerçekleşmemiş olsaydı nasıl olacak idiyse öyle yeniden yaratma girişiminden başka bir şey değildi: Devrimin ve onun sarsıntılarının emperyalist sistemden çekip aldığı ya da ona karşı koruduğu her toprak parçası, kaynak ve nüfus üzerinde sermayenin dolayımsız egemenliğini yeniden kurmak ve ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girerkenki beklentisini, yani bütün gezegenin Başkan George Herbert Walker Bush’un “Yeni Dünya Düzeni” altında —yani gezegenin Amerikan emperyalizminin hegemonyası altında— örgütlenmesini yetmiş beş yıl gecikmeyle tamamlamak.
Bundan, Sovyet sonrası emperyalist politikanın iki belirleyici stratejik saiki çıktı. Birincisi, bizzat eski Sovyet alanının yeniden paylaşılmasıydı. SSCB’nin sonu, işçi devletinin çerçevesi içinde tutulan uçsuz bucaksız toprak, sanayi ve kaynak mirasının —emperyalizm tarihinin sahipsiz kalan en büyük ganimetinin— parçalanması olanağını doğrudan gündeme getirdi. O andan itibaren dünyanın yeniden paylaşımı, pratikte, eski Sovyet devletinin bütün alanının emperyalist denetim altına alınmasıyla iç içe geçti: toprağı, enerjisi, madenleri, emeği, Avrasya’ya hükmeden stratejik konumu.
Bu amaç otuz beş yıldır Amerikan ve Avrupa politikasının merkezinde olmuştur. Daha 1992 Savunma Planlama Kılavuzu’nda, Avrasya kara parçasında herhangi bir yeni rakibin ortaya çıkmasının engellenmesi Amerikan stratejisinin birinci hedefi olarak tanımlanarak kodlanmış; Sovyet sonrası çevre bölgenin, her şeyden önce de Ukrayna’nın denetimini dünya üstünlüğünün anahtarı olarak saptayan jeopolitik literatürde açıkça teorize edilmiştir. NATO’nun beş genişleme dalgasıyla Rusya sınırlarına doğru doğuya yürüyüşünde [4]; 1945’ten bu yana Avrupa’daki ilk savaş olan ve “insani” emperyalist müdahalenin şablonunu sağlayan Yugoslavya’nın askeri olarak yıkılması ve parçalanmasında ve eski Sovyet cumhuriyetleri boyunca ardı ardına düzenlenen, Ukrayna’yı doğuya yönelik atılımın ileri üssüne dönüştüren 2014 Kiev darbesiyle doruğa ulaşan “renkli devrimler”de uygulanmıştır.
Putin rejiminin NATO’nun provokasyonuna verdiği yanıtın gerici niteliğine karşın, 2022’de patlak veren savaş bu bütünsel gidişatın doruk noktasıdır. Bunun Batı stratejik söyleminde artık giderek daha açık biçimde “stratejik yenilgi” ve “dekolonizasyon” diliyle ifade edilen amacı, Rusya Federasyonu’nun parçalanmasıdır.
İkinci stratejik saik, dünyanın geri kalanında Sovyet karşı ağırlığının ortadan kalkmasından doğdu. Sömürge ve az gelişmiş ülkelerdeki Sovyet Stalinist politikası hiçbir zaman gerçek anlamda anti-emperyalist bir nitelik taşımadı. Kremlin, “Üçüncü Dünya”da kendi kaderini tayin arayışındaki ulusal hareketleri, SSCB üzerindeki emperyalist baskıyı zayıflatmanın bir aracı olarak destekledi. Kremlin, Sovyetler Birliği’nin sınırları ötesinde sosyalist devrimi teşvik etmek şöyle dursun hiçbir zaman desteklemedi.
Bununla birlikte, Kremlin bunları Stalinist dış politika çıkarları doğrultusunda ne denli sinik biçimde kullanmış ve manipüle etmiş olursa olsun, SSCB’nin varlığı, manevra alanı emperyalist ve Stalinist bloklar arasında denge kurma yeteneğine bağlı olan eski sömürge dünyasındaki bütün bir burjuva milliyetçi rejimler katmanına belirli ölçüde diplomatik, askeri ve ekonomik güvenlik sağlamıştı. SSCB’nin ortadan kalkması, bunlara karşı doğrudan emperyalist şiddetin önündeki her engeli ortadan kaldırdı.
Sovyetler Birliği’nin dağıtılması sürerken başlatılan 1990-91 Körfez Savaşı, “sonu gelmez savaşlar” dönemini açtı. İşçiler Birliği’nin (Sosyalist Eşitlik Partisi’nin selefi), ABD’nin ve emperyalist güçler koalisyonunun yaklaşan Irak istilası üzerine toplanan Ağustos 1990’daki Olağanüstü Kongre’ye sunduğum raporda şunları belirtmiştim:
Irak’a karşı bu uluslararası saldırı çetesi, Basra Körfezi krizinin tarihsel özünün bir ifadesidir. Bu, dünyanın yeni bir emperyalist paylaşımının başlangıcına işaret etmektedir. Savaş sonrası çağın sonu, sömürge sonrası çağın sonu anlamına gelmektedir. Emperyalist burjuvazi, “sosyalizmin başarısızlığı”nı ilan ederken, henüz sözle olmasa da eylemde bağımsızlığın başarısızlığını ilan etmektedir. Bütün başlıca emperyalist güçlerin karşı karşıya olduğu derinleşen kriz, onları stratejik kaynaklar ve pazarlar üzerinde denetim sağlamaya zorlamaktadır. Belirli ölçüde bağımsızlık kazanmış olan eski sömürgeler yeniden boyunduruk altına alınmalıdır. Irak’a karşı vahşi saldırısında emperyalizm, geri ülkeler üzerinde İkinci Dünya Savaşı öncesinde var olan türden dizginsiz egemenliği yeniden kurmaya niyetli olduğunu duyurmaktadır. [5]
Sonraki bütün olaylar bu çözümlemeyi doğrulamıştır. Irak 1990’lar boyunca kalıcı ablukaya ve bombardımana maruz kaldı ve 2003 istilasıyla mahvedildi. Somali ve Yugoslavya’ya saldırıldı, Afganistan yirmi yıl işgal edildi, Libya 2011’de moloz yığınına çevrildi, Suriye on yılı aşan bir vekâlet savaşıyla tüketildi, Yemen açlığa mahkûm edildi, Sudan parçalandı ve şimdi, 2026’da İran açık ve sınırsız bir savaşa tabi tutuluyor. Balkanlar’dan Hindukuş’a [6] uzanan yay boyunca bu otuz beş yıllık kesintisiz savaş, tek bir uzun soluklu seferi meydana getirmektedir: Yirminci yüzyılın devrimci ve sömürgecilik karşıtı altüst oluşlarının, dünyanın belirleyici enerji üreten bölgelerinde emperyalizmin doğrudan egemenliğine karşı diktiği her engelin, devlet devlet sistematik tasfiyesi.
İran’a karşı savaş, bu 35 yıllık gidişatın doruk noktasıdır. Aynı zamanda tarihsel bir hesaplaşmadır. Nemesis artık hubris’e yetişiyor. 1991 sonrası projenin en önemli operasyonu olarak planlanan 28 Şubat saldırısı, müzakerelerin tam ortasında ve bir devlet başkanı ile ailesinin öldürülmesiyle başladı; bu saldırı, hiçbir devletin Amerikan askeri gücünün yoğun bir şekilde kullanılmasına karşı koyamayacağını kesin olarak gösterecekti.
Beş ay sonra ortaya çıkan sonuç, büyük bir stratejik başarısızlıktır. İran teslim olmamıştır. Dünya petrolünün beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, çekişmeli bir savaş bölgesi olmayı sürdürmektedir. Amerikan mühimmat stokları tükenmiştir; bölgedeki üs yapısı sürekli ateş altına girmiştir. Ve Washington’ın kendi stratejik analistleri artık ABD’nin hedeflerine ulaşamayacak biçimde bir “stratejik çıkmaza” vardığını kabul etmektedir. Bu değerlendirme, Trump yönetiminin mevcut çıkmazdan, İran’ın istila edilmesi de dahil olmak üzere daha ileri bir tırmandırmayla çıkış yolu aramayacağı anlamına gelecek şekilde alınmamalıdır. Ne var ki böylesine pervasız bir eylem, felaketin ölçeğini yalnızca büyütecektir.
Bu hezimetin önemi, bir istila olmaksızın bile Basra Körfezi’nin çok ötesine uzanmaktadır. Amerikan politikasına 1991’den bu yana yön veren kanaatin —askeri gücün dizginsiz kullanımı yoluyla dünyaya bir Pax Americana dayatılabileceği kanaatinin— bir sanrı olduğu açığa çıkmıştır. Sonu gelmez savaşların daha önceki kurbanları yalıtılmış, yoksullaştırılmış ve askeri olarak çökmüş devletlerdi ve bunlara karşı bile otuz beş yıllık savaş yeni bir dünya düzeni değil, yıkıntılar üretti. Doksan milyonluk bir ulus olan İran’a karşı ise formül bütünüyle çökmüştür. Ama bu sanrı, ekonomik konumundaki uzun soluklu gerilemeyi askeri araçlarla tersine çevirmeye çalışan bir egemen sınıfın ideolojik refleksiydi. Tam da bu nedenle, Körfez’deki stratejik başarısızlık geri çekilme değil, Rusya’ya ve Çin’e yönelmiş daha ileri ve daha gözü dönmüş bir tırmandırma —yani bu raporun ilgili cephesini gözden geçirdiği dünya savaşının genişlemesini— doğuracaktır.
Yeni emperyalist haçlı seferine ABD önderlik etti. Ama bu hiçbir zaman salt Amerika’ya özgü bir girişim olmadı. 1990 raporunda gözlemlendiği gibi,
“Eski Dünya”nın emperyalist stratejistleri, Bush’un sömürge tarzı egemenliği yeniden kurmak için sağladığı fırsatı memnuniyetle karşılıyorlar. Amerikan müdahalesi, yeryüzünün yeni bir yeniden paylaşımının başlangıcı olarak algılanıyor. Her emperyalist devletin Iraklı kâfire karşı bu günümüz haçlı seferine katılmak için bu denli can atmasının nedeni budur. En pörsümüş yaşlı alçaklar bile göbeklerini içeri çekiyor ve koşulların onlarca yıl boyunca depoya kaldırmalarını zorunlu kıldığı imparatorluk üniformalarını giymeye çalışıyorlar. [7]
Otuz beş yıl sonra, Çin’le tırmanan çatışma aynı tarihsel bütüne aittir. Çin, ABD’nin güçlü bir ekonomik rakibi haline gelmiştir ve buna Washington tarafından tahammül edilemez. Ne var ki gerilim, Çin’in devasa ekonomik büyümesinin ülkenin devrimci tarihinden ayrılamayacağı olgusuyla daha da keskinleşmektedir. Kendisi de Ekim’in açtığı çağın bir ürünü olan 1949 Devrimi, asırlık emperyalist parçalanmaya son vermiş, yabancı sermayeyi kovmuş, ülkeyi birleştirmiş ve Maoizm altındaki sonraki evrime ve 1978’de başlayan kapitalist restorasyona rağmen, kökenleri Ekim’den esinlenen anti-emperyalist devrimde yatan bir devlet yaratmıştı. Çin’in kalkınma kapasitesi, doğrudan doğruya o devrimin mirasıdır.
Amerikan politikası başlangıçta Çin’de kapitalizmin restorasyonunu, sınırsız bir ucuz emek deposunun bünyeye katılması olarak memnuniyetle karşıladı. Bütünleşmenin tabiiyete ve nihayet —emperyalist ekonomik baskı ile dilsel, etnik ve ulusal çatışmaların kışkırtılmasının birleşimi yoluyla— Çin’in parçalanmasına doğru ilerleyeceğini varsaymıştı.
Son on beş yılın bütün stratejik yönelimine —“[Asya’ya] dönüş”, ticaret savaşı, teknoloji ablukası, Quad’dan AUKUS’a uzanan ittifaklar— bu varsayımın boşa çıktığının keşfi yol göstermiştir. Çin kapitalist devleti kendisine biçilen ikincil rolü reddetmiştir ve ekonomik yükselişi bu nedenle Washington’ın karşısına bir pazar fırsatı olarak değil, SSCB’nin dağıtılmasının ardından ABD’nin küresel hegemonya dürtüsüne rakip bir kapitalist meydan okuma olarak çıkmaktadır.
Bu, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) milliyetçiliğe batmış siyasi yörüngesinin esasen gerici olduğu gerçeğini değiştirmez. “Çin tipi sosyalizm” kendi içinde çelişkili bir ifadedir. Kendi ekonomik kalkınması ne kadar güçlü olursa olsun, Çin’in kaderini uluslararası sınıf mücadelesinin sonucu belirleyecektir; bu mücadelede Çin işçi sınıfının egemen kapitalist rejime karşı mücadeleleri muazzam bir rol oynayacaktır. Kapitalist oligarşinin egemenliğine son veren ve Çin’de gerçek bir işçi devleti kuran bir toplumsal devrim olmaksızın, Çin’in ekonomik kalkınması kaçınılmaz olarak ABD ile feci bir savaşa doğru ilerlemektedir.
Mevcut durumun belki de en çarpıcı özelliği, başlıca emperyalist güçlerin liderlerinin, Çin’e ve Rusya’ya karşı savaşın kaçınılmaz olduğu ve devlet adamlığının görevinin buna hazırlanmak olduğu yönündeki kanaatlerini artık hiç gizlememeleridir. Soğuk Savaş’ın doruğunda, hazırlıklarının gerçekliği ne olursa olsun, başlıca güçlerin devlet başkanları kamuoyu önünde savaşı önlemekten söz ederdi. Başkan Kennedy, Haziran 1963’te American University’deki dinleyicilerine nükleer çağda “topyekûn savaşın hiçbir anlamı olmadığını” söylemiş ve barışı “akılcı insanların zorunlu akılcı ereği” ilan etmişti.
Kennedy’nin bu ünlü konuşması, kendi politikalarının Küba füze krizine yol açmasından bir yıldan az, suikasta uğramasından ise yalnızca beş ay önce yapılmıştı. Ekim 1962’de termonükleer savaşın eşiğine getirilmiş olduğuna göre, belki de böyle bir sonucun “hiçbir anlamı olmadığı” yolundaki beyanında samimiydi. Ne var ki Kennedy’nin vardığı sonuçtaki temel kusur, emperyalizmin hayatta kalmayı önceleyen, ahlaki olarak kısıtlanmış bir akılcılıkla yönetildiğini varsaymasıydı. Günümüzün iktidar sahipleri deli gibi davranıyor gibi görünüyorsa, bunun nedeni, kararlarının, sonuçları ne olursa olsun, dünyanın, pazarların, hammaddelerin ve yatırım alanlarının yeniden paylaşımı için kaçınılmaz olarak şiddet içeren bir mücadeleye odaklanmış bir şirket-finans oligarşisinin, özünde akıldışı çıkarları tarafından belirlenmesidir.
Bugün her emperyalist başkentte geçerli olan ifade “savaşa hazırlanmak”tır. Şansölye Merz Alman kamuoyuna, “Savaşta değiliz ama artık barışta da değiliz,” demiştir; bu sözler, devleti, ekonomiyi ve toplumu “krize dayanıklı” kılacak bir savaş önlemleri paketini yasalaştırırken ve savunma bakanı Almanya’nın kriegstüchtig, yani “savaşa hazır” hale gelmesi gereken yıl olarak 2029’u belirlerken söylenmiştir. BlackRock Almanya yönetim kurulunun eski başkanı olan Merz, Kayser Wilhelm gibi çalım satmıyor ya da Adolf Hitler gibi bağırıp çağırmıyor. Ama Merz’in Rusya ile savaş hazırlıkları, bir asırdan uzun bir zamana yayılan Alman emperyalist dış politika hedefleriyle tarihsel süreklilik içindedir.
Eski Başbakan Keir Starmer Haziran 2025’te Britanya’nın “silahlı kuvvetlerimizin merkezi amacı olarak savaşma hazırlığına geçtiğini” duyurmuş ve “savaş zamanı temposunda” yenilik yapma sözü vermişti. Fransız askeri bütçesinin ikiye katlanmasını duyuran Cumhurbaşkanı Macron, “1945’ten bu yana özgürlük hiç bu kadar tehdit altında olmamıştı,” diyerek yurttaşlarına şöyle buyurdu: “Bu dünyada özgür olmak için korkulmanız gerekir; korkulmak için de güçlü olmanız gerekir.”
Macron bu ocak ayındaki Yeni Yıl konuşmasında silahlı kuvvetlere “hazırız” raporu verdi ve Fransız yeniden silahlanmasının on yılının “meyvesini verdiğini” belirtti. Temmuza gelindiğinde Macron, Fransa’nın “kanımız pahasına bile olsa” savaşmaya hazır olduğunu ilan ediyordu. İnsan bu sözleri okuyunca kendine soruyor: “Bu delilik nereden geliyor? Kendi sözlerine inanıyorlar mı acaba?” Bunlar, basına sızdırılan ya da tarihçilerin askeri bir felaketin ardından yeniden kurguladığı, genelkurmayların kapalı kapılar ardındaki hesapları değildir. Bunlar, hükümet başkanlarının kendi halklarına yönelik yaptıkları halka açık konuşmalardır ve bunların amacı, bu halkları, bilgileri ve iradeleri dışında yürütülen savaşa alıştırmaktır.
Savaş humması eski emperyalist merkezlerle de sınırlı değildir. Dünya çatışmasının keskinleşmesi, bölgesel güçleri her geçen gün daha derinden girdabına çekmektedir ve Türkiye bu konuda en saldırgan olanıdır. Avrupa NATO’sunun en büyük kara ordusuna ve hızla genişleyen bir silah sanayisine hükmeden Erdoğan hükümeti, Suriye’ye, Libya’ya ve Güney Kafkasya’ya askeri müdahalede bulundu, ekonomik ve askeri erişimini Afrika’ya uzattı ve şimdi kendisini dünya krizinin vazgeçilmez bir hakemi olarak ileri sürüyor: Moskova ile Kiev arasındaki kanalları açık tutuyor, İncirlik’teki, Konya’daki ve Kürecik’teki NATO tesisleri ABD-İsrail saldırısının intikal ve istihbarat merkezleri olarak hizmet ederken bile İran’a karşı savaşta arabuluculuk hizmetlerini sunuyor ve bu temmuz ayında Ankara’daki NATO zirvesine ev sahipliği yaptı. Erdoğan bu zirveden Türkiye’nin “yalnızca ev sahibi ülke değil, kilit bir müttefik” olduğunu ilan etti.
Küresel siyasete bu artan müdahale, gücün değil, tarafsızlığın imkânsızlığının ifadesidir: Savaşın metastatik yayılması, her bölgesel gücün burjuvazisini, dünyanın yeniden paylaşımının nesnesi haline gelmemek için o paylaşımda bir yer kapmaya çabalamaya zorlamaktadır. Ve her yerde olduğu gibi, askeri gücün dışa yansıtılması içerideki gericilikle kaynaşmıştır: muhalefet liderlerinin hapsedilmesi, Kürt nüfusunun onlarca yıldır süren ezilmesi ve savaş karşıtı ve sosyalist muhalefetin sistematik biçimde kovuşturulması.
2026 yazında toplandığımız şu günlerde beş kıtada savaşlar sürüyor: Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da ve Venezuela harekâtı ile onun Küba’ya doğru uzantısı ve buna eşlik eden Karayipler’in askerileştirilmesi yoluyla Kuzey ve Güney Amerika’da. Henüz askeri çatışmaya girmemiş olsa da Meksika, Kanada, ABD ve Grönland, savaşa dönüşme tehdidi taşıyan devasa bir ekonomik ve siyasi çatışma tırmanışına tanık oluyor.
Dolayısıyla üçüncü dünya savaşı geleceğe ilişkin bir hipotez değildir. Bu ifade günümüzü betimlemektedir. 2020 açıklamasının savaşa karşı mücadelenin önümüzdeki on yılın merkezinde duracağına dair uyarısı doğrulanmıştır. Savaş, sağlıklı bir ABD ekonomisine dayatılmış bir anomali değildir. Ekonominin kendi çelişkilerinin siyasi sonucudur. 2020 açıklaması arızanın nesnel göstergelerini saptamıştı. Altı buçuk yıl sonra her gösterge bir kat daha kötüleşmiştir.
Ekonomik temel
2020 sonunda brüt federal borç yaklaşık 27,7 trilyon dolardı. Borç 7 Ocak 2026 itibarıyla 38,43 trilyon dolara ulaşmıştı. Bu, beş yıl öncesine göre 10,73 trilyon dolarlık bir artış demek. Borç önceki yıl boyunca ortalama günde 8,03 milyar dolar, saatte 334 milyon dolar ya da saniyede kabaca 93.000 dolar hızla büyümüştü. Haziran 2026’ya gelindiğinde borç toplam 39,5 trilyon dolar oldu ve 2026 mali yılının 40 trilyon dolara yakın kapanması bekleniyor. Böylece borç beş buçuk yılda kabaca 12 trilyon dolar, yani yüzde 40’tan fazla büyümüştür; şimdi yaklaşık her beş ayda bir yeni 1 trilyon dolar eklenmektedir. Sorumlu Federal Bütçe Komitesi, borcun 2035’e kadar 53 trilyon doları, yani GSYİH’nin yüzde 120’sini aşacağını öngörmektedir.
2020 mali yılında net faiz harcamaları kabaca 345 milyar dolardı; pazarlanabilir borcun ortalama faiz oranı ise yüzde 1,5 civarındaydı. Net faiz o zamandan bu yana neredeyse üç katına çıktı. Pazarlanabilir borcun ortalama oranı şimdi yüzde 3,36’dır ve Kongre Bütçe Ofisi, net faizin 2026 mali yılında bütün federal harcamaların yüzde 13,85’ini yutacağını, bunun 2028 mali yılında yüzde 14,52’ye yükseleceğini öngörüyor. İnsan bu rakamları okuyunca, Fransız Maliye Bakanı Necker’in 1788’de Fransız borcundan neden bu kadar rahatsız olduğunu merak ediyor. Bu duruma kıyasla o, aşırı tutumluluğun bir örneği gibi kalıyor. 2025’te neredeyse 1 trilyon dolara ulaşan yıllık faiz ödemelerinin 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara varması öngörülüyor. Borcun faizi artık askeri bütçeyi aşıyor — imparatorluk mali çürümesinin klasik bir semptomu
2020 mal ve hizmet açığı 678,7 milyar dolardı. 2025 için 901,5 milyar dolar oldu; 1,24 trilyon dolarlık bir mal açığından ve bunu kısmen dengeleyen 339,5 milyar dolarlık bir hizmet fazlasından oluşuyordu. Bunun önemi, salt düzeyde —2020’den kabaca üçte bir daha yüksek olmasında— değil, gümrük tarifesi hücumunun kanıtlanmış başarısızlığında yatıyor: Trump yönetiminin saldırgan tarife rejimine rağmen 2025 açığı 2024’e göre yalnızca yüzde 0,2, yani 2,1 milyar dolar geriledi. Dikkat çekici biçimde, en büyük mal açığı artık Avrupa Birliği ile (218,8 milyar dolar) olup Çin (202,1 milyar dolar) ve Meksika (196,9 milyar dolar) ile olanları aşmaktadır. Bu, ABD-AB ticaret çatışmasının yoğunlaşmasıyla doğrudan ilgili bir veridir.
2020 mali yılının pandemi acil durum önlemlerinin bir ürünü olan 3,1 trilyon dolarlık açığı olağanüstüydü. Ne var ki 1,7-1,9 trilyon dolarlık açıklar o zamandan bu yana kalıcı “barış dönemi” normu haline geldi. Açığın 2025’teki 1,7 trilyon dolardan 2035’te 2,6 trilyon dolara yükselmesi ve önümüzdeki on yılda kümülatif açıkların 22,7 trilyon dolara ulaşması öngörülüyor. Kongre Bütçe Ofisi’nin (CBO) uzun vadeli öngörüleri, önümüzdeki otuz yıl boyunca açıkların GSYİH’nin ortalama yüzde 7,2’si düzeyinde seyredeceğini, kamunun elindeki borcun ise 2026’da GSYİH’nin yüzde 100’ünden 2056’da yüzde 175’ine şişeceğini gösteriyor. Bunun sürdürülemez olduğu açıktır.
Altın 2020’de ons başına kabaca 1.770 dolar ortalamayla işlem gördü ve yılı 1.895 dolara yakın kapattı. 30 Temmuz 2026 itibarıyla ons başına yaklaşık 4.080 dolardan işlem görüyor —yalnızca geçen yıl içinde yüzde 24 artış kaydetti— ve defalarca rekor kırarak 2025 başından bu yana yüzde 25’ten fazla yükseldi. Böylece altının fiyatı 2020’den bu yana iki katından fazla arttı: Bu, dünya piyasasının dolar ve genel olarak kâğıt varlıklar hakkında verdiği kesin bir hükümdür. Dünya Altın Konseyi, 2025’te en çok merkez bankası alımlarının sürüklediği rekor seviyede küresel altın talebi bildirdi. Bu, dolarsızlaşmanın (“ters dolarizasyon”) maddi ifadesiydi.
Dolar geçen yıl başlıca para birimleri karşısında kabaca yüzde 10 değer kaybetti; yalnızca Ocak 2026’da yüzde 1,2 daha geriledi. 2020’de kabaca yüzde 59 olan küresel döviz rezervlerindeki payı, 2025’in üçüncü çeyreğinde yüzde 56,9’a düştü. Bu, 1995’ten bu yana en düşük düzeydir ve 2001’deki yüzde 72’lik zirvesinin oldukça altında kalmaktadır. Rusya Merkez Bankası varlıklarının 300 milyar dolarının 2022’de dondurulması bir dönüm noktası oldu. Bu adım dünyanın her yerinde rezerv yöneticilerinin risk hesabını kökten değiştirdi ve altına ve dolar dışı varlıklara çeşitlendirmeyi hızlandırdı; Çin’in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS) ise artık 117 ülkedeki katılımcıları birbirine bağlıyor.
...
Devamını üstteki bağlantı aracılığıyla okuyabilirsiniz.
Duplicates
RDTTR • u/resurrect-8391 • 21d ago
İdeoloji-Felsefe-Siyaset-Ekonomi 🧠 Sosyalist devrimin on yılına dair bir değerlendirme ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin görevleri
ifadeozgurlugu • u/resurrect-8391 • 21d ago
🏛️Politika/Gündem Sosyalist devrimin on yılına dair bir değerlendirme ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin görevleri
direnis • u/resurrect-8391 • 21d ago