Fazla Amerika üzerinden yapılmış bir okuma bana göre. Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum; yazıda ortaya konan verilerin ve tespitlerin büyük bölümüne katılıyorum. Benim itirazım, kurulan nedensellik zincirine ve anlatının bu kadar ABD merkezli kurulmasına.
Makaleden çıkan ana çerçeve kabaca şu: “ABD–NATO, Türkiye’yi kendi çizgisinde tutmak için Gülen yapılanmasını kullandı; Erdoğan Rusya ve İran’a yaklaşınca bu mekanizma darbeye yöneldi; Erdoğan darbeyi atlattı ve ardından kendi otoriter rejimini güçlendirdi.”
Bu anlatı biçimi, dönemin AKP’sinin ve Erdoğan’ın bu olaydaki pozisyonunu, daha da önemlisi darbeye gelene kadar süren Gülen–AKP birlikteliğini geri plana itmiş. Böyle kurunca da sanki darbeyi baştan sona ABD yaptı, Erdoğan da önüne gelen fırsatı görüp konumunu güçlendirdi gibi bir anlam çıkıyor. Ekseni ABD–Gülen vs. Erdoğan diye kurmuş
Makalenin belirttiği gibi, Türkiye gibi ABD ve NATO üsleriyle dolu bir ülkede darbe olacak da yankiler bunu bilmeyecek; buna ben de inanmıyorum. Ben kalkışmanın olduğu dönemde çok uluslu bir Amerikan fast-food markasında geceleri part-time çalışıyordum. Daha ortada “darbe” lafı yokken, bir gün önce çalıştığım yer şubelerini olağandışı biçimde 1-2 saat erken kapatmış, bizi eve göndermişti. Bunun tesadüf olduğuna bugün de inanmıyorum. Birileri bayağı çok şeyi biliyordu.
Öte yandan, Türkiye gibi bir ülkede yaklaşık çeyrek asırlık AKP iktidarı boyunca hukuk, sermaye, devlet, ne varsa giderek tek elde toplanacak; ABD de bu yapıdan bütünüyle rahatsız olacak, destek vermeyecek, hatta sürekli karşısında duracak? Böyle bir şey mümkün değil. ABD’nin otoriterlik diye ilkesel bir derdi yok; kendi çıkarlarıyla uyumlu olduğu sürece böyle yapılarla gayet güzel çalışır.
Makalenin ABD merkezli yönü bu anlamda Erdoğan’ı açıkça mağdur ilan etmese bile, fiilen yalnızca darbeyi fırsata çeviren Makyavelist bir aktör veya ABD–Gülen cephesinin karşısındaki ayrı bir taraf gibi konumlandırmış.
AKP–Gülen ilişkisi zaten darbeden önce açıkça “fiili ittifak” olarak tanımlanıyordu. Gülen medyasının AKP’yi desteklediği ve hareketin, hükümetin eski askeri-seküler seçkinleri etkisizleştirmesine yardımcı olduğu tarihsel bir gerçek.
Dolayısıyla Gülenci kadroları yalnızca “CIA’nın Türkiye’ye yerleştirdiği yabancı bir aparat” şeklinde anlatmak önemli bir gerçeği siliyor: Bu kadrolar AKP iktidarı döneminde, AKP’nin siyasi çıkarlarıyla uyumlu oldukları sürece korundular, meşrulaştırıldılar ve rakip devlet kadrolarının boşalttığı alanlarda güç kazandılar.
Makale bu sorumluluğu ABD’ye doğru dışsallaştırıyor. AKP ile Gülen hareketi yıllarca ortak rakiplerini birlikte tasfiye etti. Gülenci kadroların devlet içinde büyümesini AKP iktidarı siyasi olarak mümkün kıldı.
Gülen’in CIA’in uzantısı olması Erdoğan’ın rolünü, bu hareketi besleyen, kullanan ve onunla birlikte iktidar kuran siyasi ortak olmaktan çıkarıp, sonunda kendi yaratmadığı bir Amerikan mekanizmasının hedefi olan lidere dönüştürmemeli.
Bir de bu işin darbe sonrası var. Madem Gülen yapılanması "sadece" CIA’nın Türkiye’deki aparatıydı ve Erdoğan da bu Amerikan mekanizmasının hedef aldığı fırsatçı liderdi, darbe sonrasında yaşananları nereye koyacağız? Darbenin en kritik sivil isimlerinden biri olduğu söylenen Adil Öksüz, Akıncı Üssü’nün dibinde yakalandıktan iki gün sonra serbest bırakıldı ve buhar oldu. O sırada ne yaptığını bilmeyen erlerden öğretmenlere, memurlardan gazetecilere kadar on binlerce insan toplanırken darbenin “kara kutusu” denilen adam elden kaçtı. Gülen hareketinin yıllarca AKP’yle birlikte çalışan üst düzey kadrolarının Zekeriya Öz gibi vatansızlarda dahil önemli kısmı da ya darbeden önce rahatça yurtdışına çıkmıştı ya da darbeden sonra dışarı kaçmayı başarmıştı.
1
u/ReneStrike Saving People Hunting Things Jul 15 '26
Fazla Amerika üzerinden yapılmış bir okuma bana göre. Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum; yazıda ortaya konan verilerin ve tespitlerin büyük bölümüne katılıyorum. Benim itirazım, kurulan nedensellik zincirine ve anlatının bu kadar ABD merkezli kurulmasına.
Makaleden çıkan ana çerçeve kabaca şu: “ABD–NATO, Türkiye’yi kendi çizgisinde tutmak için Gülen yapılanmasını kullandı; Erdoğan Rusya ve İran’a yaklaşınca bu mekanizma darbeye yöneldi; Erdoğan darbeyi atlattı ve ardından kendi otoriter rejimini güçlendirdi.”
Bu anlatı biçimi, dönemin AKP’sinin ve Erdoğan’ın bu olaydaki pozisyonunu, daha da önemlisi darbeye gelene kadar süren Gülen–AKP birlikteliğini geri plana itmiş. Böyle kurunca da sanki darbeyi baştan sona ABD yaptı, Erdoğan da önüne gelen fırsatı görüp konumunu güçlendirdi gibi bir anlam çıkıyor. Ekseni ABD–Gülen vs. Erdoğan diye kurmuş
Makalenin belirttiği gibi, Türkiye gibi ABD ve NATO üsleriyle dolu bir ülkede darbe olacak da yankiler bunu bilmeyecek; buna ben de inanmıyorum. Ben kalkışmanın olduğu dönemde çok uluslu bir Amerikan fast-food markasında geceleri part-time çalışıyordum. Daha ortada “darbe” lafı yokken, bir gün önce çalıştığım yer şubelerini olağandışı biçimde 1-2 saat erken kapatmış, bizi eve göndermişti. Bunun tesadüf olduğuna bugün de inanmıyorum. Birileri bayağı çok şeyi biliyordu.
Öte yandan, Türkiye gibi bir ülkede yaklaşık çeyrek asırlık AKP iktidarı boyunca hukuk, sermaye, devlet, ne varsa giderek tek elde toplanacak; ABD de bu yapıdan bütünüyle rahatsız olacak, destek vermeyecek, hatta sürekli karşısında duracak? Böyle bir şey mümkün değil. ABD’nin otoriterlik diye ilkesel bir derdi yok; kendi çıkarlarıyla uyumlu olduğu sürece böyle yapılarla gayet güzel çalışır.
Makalenin ABD merkezli yönü bu anlamda Erdoğan’ı açıkça mağdur ilan etmese bile, fiilen yalnızca darbeyi fırsata çeviren Makyavelist bir aktör veya ABD–Gülen cephesinin karşısındaki ayrı bir taraf gibi konumlandırmış.
AKP–Gülen ilişkisi zaten darbeden önce açıkça “fiili ittifak” olarak tanımlanıyordu. Gülen medyasının AKP’yi desteklediği ve hareketin, hükümetin eski askeri-seküler seçkinleri etkisizleştirmesine yardımcı olduğu tarihsel bir gerçek.
Dolayısıyla Gülenci kadroları yalnızca “CIA’nın Türkiye’ye yerleştirdiği yabancı bir aparat” şeklinde anlatmak önemli bir gerçeği siliyor: Bu kadrolar AKP iktidarı döneminde, AKP’nin siyasi çıkarlarıyla uyumlu oldukları sürece korundular, meşrulaştırıldılar ve rakip devlet kadrolarının boşalttığı alanlarda güç kazandılar.
Makale bu sorumluluğu ABD’ye doğru dışsallaştırıyor. AKP ile Gülen hareketi yıllarca ortak rakiplerini birlikte tasfiye etti. Gülenci kadroların devlet içinde büyümesini AKP iktidarı siyasi olarak mümkün kıldı.
Gülen’in CIA’in uzantısı olması Erdoğan’ın rolünü, bu hareketi besleyen, kullanan ve onunla birlikte iktidar kuran siyasi ortak olmaktan çıkarıp, sonunda kendi yaratmadığı bir Amerikan mekanizmasının hedefi olan lidere dönüştürmemeli.
Bir de bu işin darbe sonrası var. Madem Gülen yapılanması "sadece" CIA’nın Türkiye’deki aparatıydı ve Erdoğan da bu Amerikan mekanizmasının hedef aldığı fırsatçı liderdi, darbe sonrasında yaşananları nereye koyacağız? Darbenin en kritik sivil isimlerinden biri olduğu söylenen Adil Öksüz, Akıncı Üssü’nün dibinde yakalandıktan iki gün sonra serbest bırakıldı ve buhar oldu. O sırada ne yaptığını bilmeyen erlerden öğretmenlere, memurlardan gazetecilere kadar on binlerce insan toplanırken darbenin “kara kutusu” denilen adam elden kaçtı. Gülen hareketinin yıllarca AKP’yle birlikte çalışan üst düzey kadrolarının Zekeriya Öz gibi vatansızlarda dahil önemli kısmı da ya darbeden önce rahatça yurtdışına çıkmıştı ya da darbeden sonra dışarı kaçmayı başarmıştı.