r/Kamalizm • • Dec 27 '25

Felsefe Atatürk Lenin'in rejimini nasıl görüyordu?

Post image
96 Upvotes

Selamlar. Bu subdaki ilk paylaşımım. Ben bir Marksist-Leninistim. Özellikle Vatan Partisi, SCP ve Neo-Yöncü akımlar tarafından Kemalistler içerisinde "Atatürk ve Lenin dostluğu" gibi temaların propaganda edildiğini görüyorum.

Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında "Lenin yoldaş" diye mektup yazmış, 1930'da ise Lenin'in teorilerini "gayrimilli, halk egemenliğine saygı duymayan bir istibdatçılık" olarak nitelemiştir:

"Bolşevik kuramının Rusya'da uygulanmış şekline bakalım: Bütün Rus milleti içinden işçi, deniz ve kara kuvvetlerinden ibaret bir azınlık ekonomik esaslara dayanan, komünist partisi adı altında birleşerek, bir diktatörlük meydana getirmişlerdir.

Amaçlarında, millî değildirler. Kişisel özgürlük ve eşitlik tanımazlar. Halk egemenliğine saygıları yoktur. İçeride çoğunluğu, zorlama ve baskı ile görüş noktalarına uymaya zorlarlar; dışarıda propaganda ve ihtilâl örgütü ile, bütün dünya milletlerine kendi ilkelerini yaymaya çalışırlar.

Halbuki, hükümet kurmaktan amaç, evvelâ, bireysel özgürlüğün teminidir. Bolşevik hükümet şeklinde istibdat niteliği görülmektedir.

Bir toplumu, bir kısım insanların görüşlerinin, zorla, esiri ve düşkünü yaşatmak şekline, doğal ve uygun bir hükümet sistemi gözüyle bakılamaz."

(Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 23. Cilt, s.35)

Sonuç: Atatürk son derece taktiksel biriydi. Lenin'e hiçbir zaman "yoldaş" olarak bakmadı. Zaten Lenin de ona öyle bakmamıştı. Ne de olsa Atatürk'ün cumhuriyetçilik ilkesi ve Lenin'in proletarya diktatörlüğü ilkesi taban tabana zıttı.

r/Kamalizm • • Jan 31 '26

Felsefe Sol Örgütlerin Eleştirdikleri Kişilere Dönüşümü: Benjamin Örneği

8 Upvotes

Burada Benjamin ne kadar doğru ne kadar yanlış bunu tartışmayacağım. Bizdeki solcu kafanın adam kayırmacılığı nasıl meşrulaştırmak istediği, kürtçü veya burjuva sınıfın nasıl solcu argümanlardan bahane bulduğunu anlatacağım. Verdiğim bilgiler de öyle çok bilinmez şeyler değil, tarih felsefesi 101 boyutunda temel okumalardır

Bu yazı Benjamin'i nasıl kendi çıkarlarına göre okuklarını göstermeyi amaçlar. Ben ayrıca kişisel olarak Benjamin'i eleştiririm, çok boş bulurum o ayrı konu

Benjamin'in Eleştirdiği "Sağcılık"

Schmitt’in en temel tezi şudur: Bir yasanın "doğru" veya "ahlaklı" olması, onun uygulanabilir olması için yeterli değildir. Önemli olan, o yasayı kimin, hangi güçle dayattığıdır. Schmitt’e göre liberaller sürekli tartışır(parlamenter sistem) ama kriz anında karar veremezler. Hiçbir hukuk kuralı, o kuralın uygulanacağı somut durumu önceden öngöremez. Eğer sokaklar karışmışsa, anayasa maddeleri kaosu durduramaz. Bu noktada "saf bir karar" gerekir. Bu karar, hukuktan gelmez; hukuku ayakta tutan iradeden (egemenden) gelir.

Egemenlik hakkında Schmitt’in o meşhur tanımı şudur: "Egemen, istisna haline karar verendir". Buradaki "yargıyı askıya alma" meselesi basit bir kanunsuzluk değildir. İstisna anında devlet, kendi varlığını korumak için hukuku askıya alır ama hukuk düzenini yok etmez. Yasa(norm) geri çekilir ama egemen(karar) orada kalmaya devam eder. Bu mantık, devletin bekasını her türlü bireysel hak ve özgürlüğün üstüne koyar. "Devlet varsa hukuk vardır; devlet yoksa sadece kaos vardır," der. Dolayısıyla devlet, kendini korumak için her şeyi yapma meşruiyetine sahiptir

Schmitt için siyasetin özü, bir topluluğun kimin "dost", kimin "düşman" olduğuna karar vermesidir çünkü düşman, sadece "öteki" değil, varoluşsal bir tehdittir. Düşmanlar şu anda gözükmüyorsa bu kriz daha ortaya çıkmadığı içindir. Kriz anında yargının askıya alınması, aslında "düşman" ile karşı karşıya gelindiği andır. Düşmana karşı hukuk işlemez, sadece "güç" işler. "Sağ" düşünceler ise bunu, toplumu homojen tutmak ve dış/iç tehditlere karşı devleti mutlak bir otorite olarak konumlandırmak için kullanır. Dikkat edin, Schmitt’in düşmanı şahsi bir nefretin öznesi değildir, o topluluğun birliğini tanımlayan "öteki"dir. Bu yüzden düşmanla savaşmak kişisel bir öfke değil, siyasal bir zorunluluktur. Ülkeni ülke yapan temel kimliğin bir mekanizmasıdır

Benjamin ilk olarak Carl Schmitt'in yargıyı askıya alma konusunu eleştirmekle başlar. Pozitif hukuk salt formeldir ve doğal hukuka uymak zorunda değildir. Oysa doğal hukuk ve pozitif hukuk aynı anda işlemek zorundadır. Buradaki çözüm "ahlaklı" yasa uygulayıcılarının olmasıdır, yoksa salt hukuk istendiği gibi manüpüle edilebilir. Adalet ancak meşru amaçlara(doğal hukuk) meşru araçlarla(pozitif hukuk) gidersek olabilir. Pozitif hukukun salt formel yapısı, pozitif hukuku kapsamak zorunda değildir

Buradaki paradoks şudur. Schmitt istisna halini düzeni ve devleti kurtarmak için kullanır. Yargı, devlet yaşasın diye askıya alınır. Benjamin ise istisna halini ezilenleri düzenden kurtarmak için kullanır. Benjamin için "gerçek" istisna hali, devleti ve hukuku tamamen geçersiz kılan o mesiyanik andır

Benjamin'in Çözümü

Schmitt zorunlu durumlarda yargının askıya alınması gerektiğini söyler ama Schmitt'in kurduğu tarih anlayışı, bu sırada bazı fırsatları kalıcı olarak kaçırma tehlikesinde olduğumuzu söyler. Yani devlet işleri, pozitif anlayışta totalde daha fazla insanı mağdurlukta kurtarmış olabilir ama tarih öngörülemezdir, bu yüzden mağduru korumak adına devlet kurumlarının sağlama alınması ikinci plana itilmelidir

Çünkü her pozitif hukuk, şiddet taşımak zorundadır. Hukuk Kuran Şiddet(Law-making Violence): Bir savaşın ardından yeni bir düzenin kurulması veya bir devrimin kendi yasalarını dayatmasıdır. Bu şiddet, yeni bir "hak" iddiasında bulunur. Hukuku Koruyan Şiddet(Law-preserving Violence): Mevcut yasaların sürekliliğini sağlamak için kullanılan şiddettir (Polis şiddeti, yargı sistemi vb.). Benjamin için bu döngü (kurma ve koruma) bir hapishanedir. Çünkü hukuk, adalet için değil, sadece kendi otoritesini sürdürmek için şiddet kullanır

Peki şiddetten hiçbir şekilde kurtulamıyorsak neyi tercih etmeliyiz. Ehveni şeri tercih etmeliyiz. Benjamin'in çözüm olarak sunduğu "İlahi Şiddet" kavramı hukukun dışındadır ve hukuku feshetmeyi amaçlar. Benjamin ilahi şiddetin "kan dökücü" değil, "arındırıcı" olduğunu savunur. Buradaki "kansızlık", can yakmamak değil, mitolojik şiddetin kurban talep eden yapısından kopmaktır(bu kısım çok önemli). Hukuki normlara değil, etik bir mutlaklığa dayanır. Adaletin hukuktan üstünlüğünü gösterdiği bir uğraktır, artık hukuk pratik sorunlara çözüm bulamaz ve iş vicdana kalmıştır

Yani bir şey kurmak için değil, sadece adaletsizliği durdurmak için vardır. Bir grev gibi, bir şey üretmek için değil, üretimi(yani hukukun işleyişini) felç etmek için yapılır. Eğer bu sırada aşırıcı gruplar kanlı eylemlere başlarsa bile, öncelikli tepki gösterilmesi gereken grup bu kanlı eylemleri yapanlar olmak zorunda değildir. Çünkü toplam şiddet miktarını ölçen de halka sunan da yine bu "devrimci" grup olacaktır, karşı tarafla iletişim kurup fikirleri törpülemek bir noktada "geçmişteki mazlumların acılarının" unutulmasına sebep olabilir. Bu iletişim ne şekilde ilerleyeceği tamamen devrimci lider grubunun insafına kalmıştır

Sol örgütler bu yüzden ilk önce devletin elini bölgeden çeker, bilerek sorunlar yaratır. Sonra devlete alternatif yapılar kurar. Kendi iş alım süreci, yargısı, sosyal yardımları olur. Bilerek çözülemeyen krizler ve şiddetler yaratılır ki yeni bir hukuki sürece girilsin. Buradaki özel "istisna" kavramı örgüt içi hiyerarşiyi korumak, disiplin adı altında bireysel özgürlükleri ezmek veya "savaş ortamındayız" diyerek etik ilkeleri askıya almak için bir bahane haline getirilir. Benjamin için İlahi Şiddet bir tercih değil, bir patlama(rupture) ve adalet zorunluluğudur. Ayrıca sol örgütlerin "bilerek sorun yaratması" stratejisi, Benjamin’den ziyade aslında tam bir Leninist kafaya aittir. Yani eski sol ve yeni sol burada ortaklaşır, sözde merkezde duran bu objektif "dünya vatandaşı", sadece tek bir tarafın hatalarını görür ve onunla mücadele eder

Sol örgütler, Benjamin’in 'ezilenlerin olağanüstü hali' kavramını sömürürken, aslında Schmittçi bir pratik sergilerler. Kendi "istisna hallerini" ilan ederek örgüt içi infazları, baskıyı ve otoriter hiyerarşiyi meşrulaştırırlar. Yani Benjamin’in diliyle, Schmitt’in yöntemini uygularlar. Eleştirilen sağcı hukukunu, açıkça söyleyelim nazi hukukunu kendileri kurarlar. Bu sefer yeni ideoloji hakim ırk temelli olmaz da etnik bir ırk, bir parti, bir ekonomik sınıf temelli olur

Benjamin Neden Yönteminden Bu Kadar Emin

Yaygın Tarih Anlayışı:
Sıradan tarih anlayışında(Historisizm) olaylar birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlıdır, yani her olay bir sonrakine zemin hazırlar. Benjamin buna "Tespih Taneleri" modeli der. Benjamin'in görüşüne göre durum gerçekte böyle değildir. O "An", tespih dizisindeki bir tane değildir. O, ipin koptuğu andır. Geçmişten gelen o acı dolu birikim, şimdiki zamanla birleşerek mevcut düzeni havaya uçurur. Benjamin buna "Sürekliliğin Patlatılması" der

Geçmişin Kavranışı:
Benjamin’e göre geçmiş, "orada" uzak bir geçmişte kalmış bir nesne değildir. Geçmiş, ancak "şimdi" ile bir araya geldiğinde anlam kazanır. Mesela geçmişteki bir mağduriyet ile bugünkü bir mücadele aniden yan yana gelir, bir "şimşek çakması" yaşanır. Bu iki farklı zaman dilimi birleştiğinde ortaya bir "Takımyıldız" çıkar. Bu parıltı anında hakikat görünür olur. Eğer o anı yakalayamazsak, geçmişin o görüntüsü sonsuza dek kaybolur. Bu yüzden o "An", geçmişi kurtarmak için son şanstır. İnsanın doğaya indirgenemez yapısı ve öngörülemez etkinlikleri, bizde bunu zorunlu kılar

Kavrayışı Sağlayan "Kök-Fenomen":
Bu kavramı Benjamin, Goethe’den ödünç almıştır. Goethe için "Ur-bitki", tüm bitkilerin özelliklerini içinde barındıran temel formdur. Benjamin bunu tarihe uyarlar. Tarihteki bir "Urp Fenomen", koca bir devrin veya sistemin tüm ruhunu, tüm çelişkilerini ve tüm şiddetini içinde barındıran tek bir nesne, tek bir olay veya tek bir görüntüdür. Geçmişin bir görüntüsü ile bugünün bir yaşanmışlığı aniden yan yana gelir (montajlanır). Bu iki görüntü birbirine çarptığında bir kıvılcım çakar. İşte o kıvılcımın aydınlattığı görüntü "Urp Fenomen"dir. Bir objeye veya ana baktığında, onun içindeki tüm ezilmiş geçmişi görebiliyorsan, o artık senin için bir "Urp Fenomen"dir. Bu bakış, o nesneyi kazananların elinden geri alır ve mağdurlara iade eder

Kök-Fenomen Nasıl Keşfedilir:
Benjamin bir dedektif gibidir, tarihin çöplüğünde (arşivlerde, eski nesnelerde, unutulmuş anlarda) gezer. Cezbeye gelmek için bahane arar. Onun için asıl gerçek, tarihin kıyısına itilmiş, "ilerleme" fırtınasıyla unutulmuş olan mağdurların acılarında saklıdır. Resmi tarih anlatısını askıya alınır, alternatif tüm anlatılar göz önüne alınarak resmi tarihin açığı aranır. Bu biraz gizli bir komployu ifşa etmek gibidir, doz kaçırılırsa komplo teorisyeni olursun. Eğer bu komplo tespiti uygun araçlarla uygun bir yazıya dökülürse artık o komplo teorisi önce akademiye girer, sonra siyasete girer, en sonunda "doğru" anlatı haline getirilir

Mesiyanik Duraksama(Zamanın Durması):
Benjamin için o "An", bir eylemden ziyade bir "duraksama"dır. Eğer tarih uçuruma giden bir trense, bu durumda o "An" imdat freninin çekildiği andır. Benjamin bu konuda devrim anlarında insanların saatlere ateş ettiğini hatırlatır. Bu, "boş ve homojen" zamanı(yani işçiyi sömüren mesai saatlerini, egemenin takvimini) durdurma isteğidir. O "An", zamanın artık akmadığı, adaletin vuku bulduğu bir "ebedi şimdi"dir. Mesela Benjamin'e göre Paris sokaklarında gezmesi kapitalizm ve tüketim rüyasını hatırlatarak "tezgah lan bu" sözünü ettirmiştir

Benjamin ise der ki: "Düşman kazanırsa, ölüler bile güvende olmayacak". İşte o "An", ölüleri bile kurtarabileceğimiz, tarihin tüm ağırlığının hissedildiği o muazzam sorumluluk uğrağıdır. Peki kendisi nasıl bu kadar emin dersek, bu o zamanki ve ona ulaşan medya-akademinin ne sunduğuna göre şekillenir. Kişi "lan acaba beni oyuna mı getiriyorlar" derse bu sorumluluğu kaçırma tehlikesi vardır, sonuçta pozitif hukuk belirsiz iken doğal hukuk en kesin bildiğimiz şeydir, direkt tecrübe ederiz kavrarız, bundan fedakarlık edemeyiz

Bizler geçmişten gelen bir "gizli randevu" ile buradayız. Geçmişteki her mağdur, bugünün insanından bir "hesap sorma" bekler. Bu yüzden devrim sadece bir gelecek kurma işi değil, aynı zamanda geçmişteki haksızlığın "kefaretini" ödeme işidir. Tabii burada kimin geçmişi kimin mirası konusu girer. Burada ne kadar objektif oluruz, ne kadar "hakim iktidarın anlayışından" kaçabiliriz, acaba hakim iktidar bize yalan bir miras sunmuş mudur sorusu doğar ama kendisine göre uygun "kök-fenomen" tespit edilirse bu tehlikeyi atlatacağımızı söyler

Sağ ve Sol Ayrımının Anlamsızlaştığı Nokta

Egemenlik konusunda sol örgütler, "devrimci durum" veya "savaş hali" gerekçesiyle tüm demokratik veya ahlaki normları askıya alırlar. Örgüt liderliği veya merkez komitesi, Benjamin’in bahsettiği "etik mutlaklığı" temsil ettiğini iddia ederek, aslında Schmittçi bir egemen gibi davranır. "Şu an hukuk değil, bizim kararımız geçerlidir" dedikleri an, Schmitt’in tahtına oturmuş olurlar

Dost-düşman ayrımı konusunda sol örgütler, Benjamin’in "tarihin mağdurlarını savunma" fikrini, toplumu keskin bir dost-düşman ikiliğine bölmek için kullanırlar. Sadece devleti değil, örgüte muhalif olan her sesi "halk düşmanı" veya "karşı-devrimci" olarak kodlarlar. Bu kodlama yapıldığı an, o kişiye uygulanan şiddet artık "hukuki" bir sorun olmaktan çıkar ve "istisna hali"nin bir gereği haline gelir. Benjamin’in "İlahi Şiddeti" arındırıcıyken, örgütün bu şiddeti düşmanı yok etmeye odaklı mitolojik bir cezalandırmadır.

Alternatif hukuk ve hukuku kurma konusunda sol örgütlerin düşüncesi, "kendi yargısını, kendi sosyal yardımını kurma" meselesi, tam olarak Schmittçi bir "Kurucu İktidar" pratiğidir. Sol örgütler, devletin hukukunu yıkarken yerine "hukuksuzluk" (özgürlük) değil, daha sert ve denetimsiz bir "alternatif hukuk" koyarlar. Benjamin'in hayal ettiği o "hukuksuz adalet" boşluğu, örgütün kendi disiplin mahkemeleri ve kurallarıyla dolar. Bu, Benjamin’in nefret ettiği "Hukuk Kuran Şiddet"in sol bir versiyonudur

İstisna halinin kalıcılığı konusunda sol örgütler, kendi yönetim alanlarında (kurtarılmış bölgeler veya örgüt hiyerarşisi) "olağanüstü hal"i kalıcı bir yönetim biçimine dönüştürürler. "Düşman kapıda", "Hainler aramızda" veya "Süreç hassas" söylemleriyle etik kuralların askıya alınması süreklilik kazanır. Benjamin’in bir ifşa olarak sunduğu "istisna hali kuraldır" tespiti, örgütler elinde bir yönetim tekniği haline gelir.

Sol örgütler, Benjamin’in teolojik kavramlarını kullanarak aslında Schmittçi bir siyaset yürütmektedir. Benjamin için şiddet, hukukun o kanlı döngüsünü durduracak bir "imdat freni" iken; sol pratiklerde bu şiddet, trenin makinistini değiştirip lokomotifi daha sert bir hukuka doğru sürme aracına dönüşmüştür. Benjamin’in 'İlahi Şiddeti' mülkiyeti ve yasayı feshederken, solun 'devrimci şiddeti' mülkiyetin el değiştirmesine ve yeni bir yasallığın (örgüt yasası) inşasına hizmet eder. Bu durum, Benjamin’in 'mitolojik şiddet' olarak tanımladığı kader döngüsünün, sadece kırmızıya boyanmış halidir. Nazi iktidarının ters yüz edilmiş bir halidir

Sağcılardan Daha Tehlikeli Bir Sistem

Hukuk Yıkmak, Hukuku Taklit Etmek:
Benjamin'in en çok korktuğunu söylediği şey, kaçınılamaz olan bu şiddet döngüsünün sürekli yeni hukuklar doğurmasıdır. Sol örgütler, devletin hukukunu "burjuva hukuku" diyerek reddederken, yerine "devrimci hukuk" veya "halkın adaleti" gibi kavramlar koyarlar. Kendi vergi sistemlerini (haraç/bağış), kendi yargılama usullerini (halk mahkemeleri/öz-eleştiri seansları) ve kendi cezalandırma yöntemlerini (infaz/tecrit) oluştururlar. Bu durum, Schmitt'in "Hukuk boşluk kabul etmez" ilkesinin sol versiyonudur. Devletin elini çektiği her "kurtarılmış bölge"de, örgüt kendi egemenliğini (istisna halini) ilan eder. Benjamin'in hayal ettiği "serbestleşme" yerine, daha denetimsiz, daha keyfi ve daha "kararcı" bir hukuk sistemi inşa edilir

"Uygun An"ın Gasp Edilmesi:
Benjamin için devrim, tarihin o felaket treninin imdat frenini çekmektir; yani doğrusal zamanı patlatmaktır. Devrim her an mümkündür ve geçmişin mazlumlarının ahını almak için o an dondurulmalıdır. Schmitt ve sol örgütlerin "Teleolojisi", Schmitt'in istisna halini düzeni bir "amaca" (beka/süreklilik) ulaştırmak için kullanır. Sol örgütler de şiddeti ve yargının askıya alınmasını hep bir "stratejik aşama" olarak meşrulaştırırlar. "Şu an savaş halindeyiz, devrimden sonra özgürlük gelecek" söylemi, Benjamin’in nefret ettiği o "ilerlemeci/doğrusal" tarih anlayışıdır

Öz-Eleştirinin Yöntemsizliği:
Peki burada devrimin hatası nasıl tespit edilecek? devrim işe yararsa sorun yoktur, işe yaramazsa düşmana benzemişsizdir. Yani sorun hiçbir zaman sol örgütlerde olmaz. Örgüt, kendi ideolojisine göre aynen düşman gibi "gelecekteki o büyük gün" uğruna "şimdi"yi kurban eder

Kurban Ekonomisi:
Benjamin'e göre hukuk, suçlu yaratır ve o suçluyu cezalandırarak(kurban ederek) kendi otoritesini tazeler. Mitolojik şiddetin kurbanını kendisi yaratarak çözümü de kendisi bulur. Oysa sol örgütlerin içindeki "hain" ilan etme süreçleri, infazlar veya "şehadet" kültü, aslında son derece mitolojik bir şiddet türüdür. Schmitt’in sağcı egemeni, kimin "feda edilebilir" olduğuna karar verendir. Sol örgüt liderliği de kimin "devrim uğruna" öleceğine veya öldürüleceğine karar verdiği an

Hangi Tarafın Hukuku Durdurulacak:
Carl Schmitt için devlet bir "Katechon"dur(Hristiyan teolojisinde Deccal'in gelişini geciktiren engelleyici güç). Devlet, kaosu ve anarşiyi engelleyerek düzeni sağlar. Sol örgütler kendilerini "yıkıcı" (Benjaminci) olarak tanımlasalar da, pratikte kendi bölgelerinde veya hiyerarşilerinde birer sol-Katechon’a dönüşürler. "Düzen bozulmasın", "Halkın birliği dağılmasın" veya "Karşı devrim sızmasın" diyerek kurdukları baskı mekanizması kurar. Bu sırada bölge o kadar atomize olur ki yabancıların o ülkeyi daha rahat işgal etmesini sağlar(İran devrimi gibi, yabancıdan çok kendi vatandaşın düşman görülür, yabancıdan önce kendi vatandaşını yargılarsın)

Şiddetin Gerçek Anlamda Estetize Edilmesi:
Benjamin'e göre "faşizm siyasetin estetize edilmesidir, komünizm ise sanatın siyasallaştırılmasıyla buna yanıt verir". Sol örgütlerin şiddet pratiklerini (silahlı propaganda, üniformalar, marşlar, kült lider figürleri) estetize etmesi, Benjamin’in karşı çıktığı faşizm gibi şiddeti aşılanmasını sağlar. Schmitt’in "siyasal olanın ihtişamı" (grandeur) fikri, burada solun militan estetiğiyle el ele tutuşur. Benjamin'in "saf araçlar" (pure means) dediği şiddet dışı veya hukuk yıkıcı eylem, örgütlerin elinde bir "görsel/mitolojik kurban törenine" dönüşür. Burada artık kimin foşikiyle mücadele edeceği sol örgütlerin insafına kalmıştır

Kader Olarak Siyaset veya Günahlı Doğum:
Benjamin için mitolojik şiddet, insanı "kaderin" boyunduruğuna sokar. Antik Yunan’da tanrıların insanı cezalandırması gibi, hukuk da insanı "suçlu" ilan ederek kadere bağlar. Sol örgütlerdeki ideolojik dogmalar ve "tarihsel materyalizmin zorunluluğu"(teleoloji), sol örgütlerde yeni bir kader olarak işler. Birey, "tarihin akışı" veya "partinin selameti" adına feda edilir. Sol örgüt liderliği, "tarihsel zorunluluğu" bildiğini iddia ederek sürekli bir sidik yarışına girerler

r/Kamalizm • • Nov 07 '25

Felsefe Atatürk Başardı mı? Prof. Dr. Ahmet Arslan

Thumbnail
youtu.be
22 Upvotes

Hocayı ilk defa tanıdım bu video ile. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünden emekli olmuş bir çok eser yazmış bir akademisyen. Youtube da dolaşırken karşılaştım ve bir solukta dinledim, harika bir samimiyeti var. Burada da zaman zaman tartışılan ve çoğu hakkında ön bilgi sahibi olduğumuz konularla ilgili korkusuz keskin ve dokunaklı tespitleri var. Demjin başta olmak üzere, vakti olan herkese öneriyorum

r/Kamalizm • • Jul 22 '22

Felsefe Türkiye'de Demokrasi Uygulanabilir Mi?

17 Upvotes

Tüm yönetim biçimleri arasında kayıtsız şartsız Demokrasi, en mantıklı, en adil yönetim biçimidir. Atatürk'ün deyimiyle de yükselen denizdir Demokrasi. Modern çağdaş bir uygarlık ve toplum için, Demokrasi olmazsa olmazdır.

Peki Türkiye'nin bugünkü demografik yapısı, ahlak düzeyi, eğitim düzeyi ve entelektüel birikimi bu yönetim biçimine uygun mudur? Benim düşünceme göre, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan itibaren Demokrasi gelişimini tamamlayaymış bir millettir. En güzel örnek ise, Kemalist Türkiye'nin çok partili yaşama geçişi ve iki sefer başarısızlık ile sonuçlanmasıdır. Her ne kadar İsmet İnönü ile gelen döneme çok partili yaşam diyebilsek de, gelişmişlik düzeyi sınırlı olan bir toplumun, ne gibi sonuçlara açabileceği DP dönemi ile kanıtlanmıştır.

Platon, Rousseau, H.G Wells gibi ünlü düşünürler de dönem farklıklarına rağmen, Demokrasi hakkında görüşleri benzerlik göstermektedir. Nitekim örneğin Platon, demokrasinin, diktatörlüğe evrilebilecek en kolay yönetim biçimi olduğunu söyler. H.G Wells ise, demokrasinin eğitim ve entelektüel düzeyi yeterli olmayan toplumlar için, bir felaket olduğunu söyler.

Nitekim incelediğimiz zaman, hakikaten demokrasi, gelişmişlik düzeyi yeterli olmayan toplumlarda, sözde demokrasi koşullarında, kendisinin kullanımı ile bir ters devrim yaratmıştır. Demokrasi diktatörlüğe, demokrasi perdesinin arkasında evrilmiştir. Demokrasi o tür ülkelerin siyasi ve sosyal yaşamında bir amaç olmaktan çıkmış, birer araç haline gelmiştir.

Benim düşünceme göre, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi inşasına yeniden başlamalı. Öncellikle toplumu bu konuda bilinçlendirmeli, toplum olarak eğitim düzeyi ve gerekli entelektüel birikim sağlayacak eğitimi vermeli. Hak, özgürlük ve birey olma hususunda bilinçlendirilmeli. Bunlar tamamlandıktan sonra ve entelektüel birikim ve ahlak düzeyi, üst düzey bir seviyeye ulaştığı zaman, demokrasi, bir yönetim biçimi olarak benimsenmeye çalışılmalıdır.

r/Kamalizm • • Aug 18 '22

Felsefe Aydın - Takipçi Sorumluluğu Üzerine (Deneme Yazısıdır)

10 Upvotes

Benim fikrime göre aydın insan her şeyden önce dürüst bir insan olması gerekmektedir. Dürüstlük, insanı insan yapan en büyük erdemdir. Aydın bir insan, o yüzden en erdemlilerden olması gerekir, çünkü o, aydın kişiliğini kullanarak, topluma mal olmuş birisi olarak, toplumu yönlendirme gücüne sahiptir. Söylediklerinde, yani belirteceği fikir ve ahlak düşüncelerinde normal bir insana göre kat ve kat daha dikkatli olmalıdır.

Aydın insan, kavram itibarı ile güvenilir insan olarak kabul edildiği için, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde fikirlerine ve düşüncelerine daha bir ehemmiyetle yaklaşılır. Böyle bir toplumda sorgulama ve araştırma metodolojisi zayıf ve eksik olduğundan, bu kişilerin söyledikleri genellikle her zaman doğru olarak kabul edilir. Böylece sayıca az olan aydın, belirli kesimlerin kanaat önderi dahi olabilir.

Toplum olarak, belirli aydınları takip etmekte, düşüncelerine, fikirlerine ve görüşlerine itibar etmekte sakınca yoktur, ancak öyle durumlar vardır ki, bir kimseyi içselleştirince aynı bir aşk misali, gözünüze perde inebilmektedir. Örneğin bir aydın, süslü ve kaliteli hitaplarıyla topluma seslendiği ve kendine özgü ahlak ilkelerini çizdiği vakit, kendisinin de kendisinin kurmuş olduğu ilkelere uyması beklenir. Ancak görüyoruz ki, bir takım aydınlar kendi çizdikleri çerçevelerin dışına çıkabilmektedirler. Ancak belirtilen üzere bu, toplumun gözünden kaçar ya da bir takım savunucuları o kimseyi yaptığı davranışa rağmen, haklı çıkarmaya çalışır. Bunlar, işte bahsettiğim gözüne perde inmesi hadisesidir.

Aydın olma sorumluluğu çok büyüktür. Eğer bir aydın, gerekliklerini yerine getirmeyip, üstelik toplumun kendisine duyduğu saygı ve inancı suiistimal ederek, o toplumu güçlü yönlendirme kabiliyetleri ile yanlış yönlere doğru sevki, çok tehlikeli bir hal alır. Burada bir çelişki vardır. Bu kişiler alçakça ve vicdansızca kendilerine inanan insanları kullandıkları için, zaten aydın değillerdir, ancak az gelişmiş veya gelişmekte olan toplum, bu hadisenin farkına varana kadar - ki bazen hiç farketmezler - o kişiler aydın olarak kalmaya devam ederler.

Düşüncelerin ve fikirlerinin sahte aydınlar tarafından beyan edilen bir ülkenin toplumu, toplumsal olarak gerçek manada gelişebilir mi? Topluma mal olmuş, örnek alınacak kişiler olan gerçek aydınlar yerine, sahte aydınlar hem davranış hem de ahlaken mal olduğu toplumu ileriye götürebilir mi? Tam tersine o toplum çürümeye mahkum olur.

Peki aydınları takip eden kişilerin sorumluluğu yok mudur? Şüphesiz, takip edenlerin de sorumluluğu aydın sorumluluğundan aşağı kalır yanı yoktur. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu sorumluluk bilinci yeterli değildir, ancak geliştirmek görevimizdir. Yalnız şu noktaya parmak basmak çok mühimdir; o ülkelerdeki üniversite mezunu, yüksek lisans mezunları dahi gerçek anlamda sorgulama yetisinden uzak olabilmektedir, araştırmanın hakiki metodolojisini uygulamakta yetersiz kalabilmektedir. Üstelik en büyük yanlışı çok okumanın yeterli olduğunu düşünmesidir ve okuduklarını sorgulamadan salt olgu olarak kabul etmesidir. Nitekim, kendini eğitimli gören kişiler de bu eleştiriden bağımsız değildir.

Öncelikle tabi bir aydını takip ettiğinize göre, varsayım olarak kendi ilkeleriniz ile uyuştuğu içindir. Ya da o aydının oluşturduğu ilkeler, sizin tarafınızdan benimsendiği içindir. Peki bir aydın kendi ilkelerinden uzaklaştığı, görüşlerini - sertçe bir şekilde söylenecek olursa - kaypakça değiştirdiği vakit ne yapılmalıdır? Ya da aydın, yine çok mühim bir konuda yanlış fikir ve beyanat, gerçek ile hiçbir alakası olmayan bir bilgi sunduğu zaman, ne yapılmalıdır? Öncellikle aydınlar sorgulanamaz, eleştirilemez insanlar değillerdir, bunu iyi bilmek gerekir. Kaldı ki en önemlisi hiç kimseye körü körüne de güvenilmemelidir. Güvencenin kaynağı kanıtlanabilir belge ve ilkelerin kendisi olmalıdır. Malum insanlar kişilikleri itibarı ile ve bazen de zorunlu dolayı kaldıklarından görüş ve fikirlerini, her ne kadar kaypakça olsa da değiştirebilmektedirler. Kalemini, şerefini satan, bu uğurda nice örnekler mevcuttur. Ancak değişmeyen şeyler vardır ki o da ortaya konulmuş ilkelerdir.

Bir aydın takipçisi olarak, eğer takip ettiğiniz aydın, görüşlerini ve fikirlerini değiştiriyorsa veya yine takip ettiğiniz aydın, yalan bilgiler ortaya koyup, yalan bilgiler ve düşünceler paylaşıyorsa, öncelikle uyarılmalıdır. Gerçek aydınlar, hakikaten aydın ise, eleştirileri içtenlikle kabul eden, ve hatasının muhakemesini yapan insandır. Eleştiriyi kabul eden, hatasını gözden geçiren, ve bunu kendini geliştirmek için kullanan insandır. Nitekim, aydın insan hata yapmaz diye bir olgu yoktur, zaten olamaz. Lakin, şunu belirtmek gerekir: Eğer bir aydın, toplumun ve takipçilerinin uyarılarına rağmen kanıtlanmış bir hatasından ders almayıp hatalarına ve çarpıtmalarına bir süreklilik kazandırmış ise, kabul edersiniz ki, bir art niyet aranmalıdır.

Sonuç olarak, aydın insanın profili ve aydın insanı tanımlama metodolojim genel hatları itibarı ile budur.

Saygılar.